31 Ağustos 2012 Cuma

Paragraf...

1924-1984 yılları arasında, genel anlayışa göre hayli farklı ve eğlenceli bir hayat yaşadı. Bu hayat boyunca pek öyle kimseyi taktığı falan söylenemez, ABD/New Orleans'lı bu sıradışı adam, dünya edebiyatına birçok  unutulmaz eser de armağan etti. Ve ayrıca evet, bu yanını kimseden saklama gereği duymayan bir eşcinseldi. Şimdi bayıldığım şu paragrafına sıra geldi:

''Korku; herhangi pahalı bir psikiatristin söyleyeceği gibi depresyondan kaynaklanır. Ama depresyon, aynı psikiatristin bir vizite ücreti daha ödeyerek yaptığınız ikinci ziyarette size söyleyeceği gibi, korkudan kaynaklanır...'' :)

Truman Capote/Korku

(Hatırlattığı için değerli Hakan Bere Öngen'e teşekkür ederim...)

Yolda yalnız...


''Sana yolu gösterebilirim, ayı gösterebilirim. Ama benim parmaklarım ay değil ve sana ayı göstermeye devam edemem. Eninde sonunda parmaklarımı unutup, aya kendin bakmalısın. Yolda yalnız ilerlemelisin...''

OSHO/The Great Pilgrimage:From Here to Here

Seveni var, sevmeyeni var ve bundan daha doğal birşey de yok. Bütün tartışmaların ve nitelemelerin ötesinde; bana göre doğruyu söylüyor. Üstadlık, guruluk, hocalık falan hep bir yere kadar, sonuçta herkes kendi kendisinin öğrencisi ve o kadar...

Aya bak,yıldıza bak...



Halloooo! Na? Wie geht es? 

Bu akşam ayın bir döngüsü daha tamamlanıyor. Yine hasat zamanı geldi. Büyüdük, topladık, biriktirdik... Döngünün sonuna geldik. Şimdi atma, arınma, paylaşma, küçülme zamanı. Yeni ayda yazmış olduğumuz dilekleri okuma, değerlendirme zamanı. Külahımızı önümüze koyup düşünme zamanı...
Bugünkü dolunayın şöyle bir özel durumu da var: Eğer aynı ay içinde iki kez dolunay gerçekleşirse (ki bu ay öyle oldu) ikinciye Blue Moon (mavi ay) deniyor. Bundan sonraki Mavi Ay 2015 yılında olacak. Özel olmasını anlayın yani! :)

Dolunay zamanları hayatımızda değişiklik yapmamız gereken alanları daha bir gözümüze sokar. Yolunda gitmeyen işlerin, ömrünü tamamlamış ilişkilerin farkına varır, sapı, çöpü ayırırız. Geçtiğimiz yeni ayda yazdığımız dilekleri de gözden geçirme zamanı geldi. Olan, olmayan, güncelliğini koruyan, korumayan?.. Oturup onları değerlendirelim.  İşleme koyduklarımız var mı?.. İstemişiz ama olması için herhangi bir adım atmış mıyız? Bunlara bakalım... Değerlendirmesini yapalım. Bu sonuçlar bizi bir sonraki yeni aya hazırlayacak. 

Dolunaylar aynı zamanda tansiyonun yükseldiği zamanlardır, tolere etme gücümüz düşer, fazla dolduğumuz için patlamak olasılığı vardır. Konsantrasyon eksikliği kazalara neden olabilir, sinirli ve gergin olabiliriz. İçimizde nedenini bilemediğimiz kıpırtılar, huzursuzluklar olabilir. Hatta bunları 2-3 gün öncesinden beri yaşıyor olabiliriz. Bunlar normal... 

Bu dolunayın Balık burcunda oluşacak olması nedeniyle derinlik fena! Balıklar derin sevgiyi, şefkati, merhameti temsil ederler. Aslında yaşamlarında baş etmeyi öğrenmeleri gereken kin, öfke gibi uç duygular da vardır. Ama balıklar köşeye sıkıştırılmadıkları sürece bu duygularını dışarıya aksettirmezler. Bugün yüzleşeceğimiz konular arasında olabilir bu. Sevgiyi ve huzuru seçmek mi? Mücadele ve kavgayı seçmek mi? 
Bu dolunayın bırakma konuları zayıflık, miskinlik... Eğer bu konulardan biri ya da ikisiyle kendinize dair derdiniz varsa dengelemek için niyet zamanı. 

Ne yaparsanız yapın; ister oturup düşünün, ister düşünmeyin, ister değerlendirin ister değerlendirmeyin ama bugünü büyük oranda kendinizle geçirin. Kalabalık içinde olsanız da içinizde kalın, dışarıya çok açılmayın. Dikkat boğulma tehlikesi! :)

Bu dolunayda bulduğumuz cevaplar, açacağımız yeni yollar için önümüzdeki yeni ayda güzel fırsatlarımız olacak. 

Bu not önemli: 
Yazdıklarım kural değil. Bunları bilmenin en güzel yanı olası durumlara karşı uyanık olabilme imkanı vermesi. Hazırlıklı olmak her şeydir. Hiç haberimiz yokken, çevremizdeki insanlar kurt kesildiğinde biz de dişlerimizi kolayca çıkarabiliriz ve gerginlik tırmanır durur. Halbuki bu durumun yıldızların dizilimiyle ya da Ay'ın içinde bulunduğu burçla ilgisi olduğunu bilmek bizi daha ''farkında'' ve soğukkanlı kılabilir. 
Bu yüzden bu bilgileri endişe ya da korkuya değil, avantaja çevirelim bitte bitte bitte:)

Dolunay zamanı bünye çok hareket çok meşguliyet kaldırmaz. Daha önce de söylediğim gibi bugün daha çok kendimizle olmak, kendi içimizde olmak, sakin zaman geçirmek, dua etmek, meditasyon yapmak (her neyle rahatlıyorsanız) ve düşünmek için bir alan yaratır. Ayrıca dolunay zamanı bünye çok yemek ve içmek de kaldırmaz. Mümkünse detox yapın, değilse ağır şeyler yemekten kaçının. 

Bitkilerinizi sakın bugün budamayın! Hatta tek bir yaprak bile koparmayın, küser gider.

Ay bu akşam üzeri 16:57'ye dek büyümeye devam edecek, her büyüyen ayda yapmamızın uygun olacağı gibi kendimize bakımın ''en iyi''  sonuç vereceği bu ay içindeki son gün! Bugün saç kestirmek, kendimize her konuda bakım yapmak gibi işleriniz varsa hemen harekete geçin. 

Ayrıca kıl tüy işleriniz varsa, ya da dibi gelmiş saçlarınızı boyatacaksanız bunlar için de dolunay sonrasını bekleyin. Daha yavaş uzarlar:))

Dolunay oluştuğu andan itibaren, ay küçülmeye başlar ve bizim için o ana kadar topladığımız enerjiyi idareli bir biçimde harcama ve kilo vermek için rejime başlama zamanı ve ağır işlere girişme günleri gelir. Evinizde, işyerinizde balkonunuzda girişmek için uygun zamanı beklediğiniz büyük işler varsa şu dolunayı geçirin ve öyle başlayın. Hatta Ay küçüldükçe daha da iyi sonuç alacağınızı bilin. 

Ha bir de bu gün ve gece, varsa kristallerinizi dolunayın ışığında ve enerjisinde temizlemeyi unutmayın!

Öpücükler, sevgiler, sarılmalar, her bişeyler!
Demet,.·´¯`·.¸ ><((((º>

Sevgili Demet'e gönülden teşekkürler, çok güzel ''ay yazıları'' yazıp paylaşıyor meraklılarıyla. Varlığına sağlık OLsun:) Ve hoşgeldin Eylül...

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Ait...

''Sahip OLmayı istiyorsan, önce ait OLmayı öğreneceksin...''
(Bunu becerebildiğinde ise hiç tasalanma artık, o ANdan sonra zaten küllîyen dünyalar senin...)

Tek OLan...

  ... ey oğul, diye başlar sözlerine hazret, ve devam eder:
''Sevgili diye, tek OLan sevgiliye derler. Gelişin de O'nadır, gidişin de O'na... O'nu buldun mu, başkasını beklemezsin gayrı. Ortada görünüp duran da O'dur, gizli OLan da O. Aslından uzak kalan kimse, tekrar birleşme zamanı arar. Yanında tutacaklarına dikkat et. Eğer sen O'ndan değilsen, O senden asla OLmaz...''

Divan-ı Kebîr böyledir işte, ihtimâl gelmiş-geçmiş en sağlam ''özgelişim'' kitabıdır, yazılışından yüzlerce yıl sonra dahî dönüp dönüp yeniden okunası. Işığına selâm OLsun...

28 Ağustos 2012 Salı

Accık acı bana ki, besleneyim...


''İnsan'' kaynaklı acındırma duygusunun ve tavrının ardında saklı olan şey aslında apaçık ''muhtaciyet'' ve ''suçlama''dır. Doğal hayat içinde, evrensel kaidelerle uyum halinde yaşayan diğer canlı türlerinde bunu göremezsiniz çünkü böyle birşeye ihtiyaçları yoktur. Birileri ''av'', diğerleri de ''avcı'' olacaktır daima, doğal döngü için bu şarttır, kimse kimseyi suçlamaz, kendini acındırmaya çalışmaz, sistem aynen devam eder. ''İnsan'' ise; şu ya da bu sebeple kendini acındırarak aslında bir ''suçluluk'' hissi yaratma ve bunun sonuçlarından beslenme ihtiyacını ortaya koyar. ''Bak, benim yoksulluğumun, çektiğim acıların, başarısızlığımın, yalnızlığımın, mutsuzluğumun, hastalığımın, dengesizliğimin, bu boktan hayatımın vs. vs. tek sebebi ve sorumlusu sensin, bütün bunlara sen sebep oldun, görüyorsun değil mi?!!'' kolaycılığı çok yaygındır. Bu tip insanlar, karşı tarafta yarattıkları derin suçluluk duygusundan beslenir ve beslendikçe de bu halkayı giderek genişletirler (bu acındırma taktiklerini en sık kullananların, genellikle en yakınımızdaki kişiler olduğunu söylememe lüzûm var mı, aile, yakın akraba, ebeveynler, çocuklar, eşler, sevgililer, samimî arkadaşlar falan, köşebaşında avuç açan dilenciden daha fazla zaafiyetimiz vardır çünkü yakınımızdaki bütün bu insanlara, onlar da bu zaafiyeti beceriyle kullanır, tabii biz buna izin verir ve göz yumarsak)... 

Hâlbûki; bu çok tipik bir ''enerji vampirliği'' türüdür, temel gayesi bu şekilde yaratılan derin suçluluk hissinden beslenmek ve kendi kurban psikolojisini, mağdur bilincini yani ''öz inancını'' desteklemektir. Hayatlarımızda olan-biten herşey içinde şahsî sorumluluğumuz vardır, bu öyle tek hareketle başkalarına yıkılabilecek birşey de değildir, olamaz. Bunun farkında OLduğumuzda; içinde bulunduğumuz durumdan ötürü kimseye kendimizi acındırma ihtiyacını zaten hissetmeyiz, OLanı OLduğu şekli ile kabûl eder ve sorumluluğunu da paşa paşa üstleniriz. ''Senin yüzünden, onun yüzünden, şunun yüzünden, bunun yüzünden...'' gibi ucu-sonu gelmeyecek geri yansıtmalara bel bağlamayız, böyle bir ihtiyacımız olmaz çünkü... Biliriz ki; her ne yaptıysak bizzat kendimiz ve kendimize yaptık, her ne OLduysa OLmasında bizim de payımız var, biz izin verdik, sustuk, kişisel çıkarlarımız adına görmezden geldik, gûya katlandık, aklımızca vaziyeti idare ettik, es geçtik, korktuk, kaçtık, saklandık, erteledik, üşendik, kendimizi kandırdık, oyaladık, egomuzu doyurduk, dayattık, zorladık, inatlaştık, bahaneler bulduk, sîneye çektik, hakikâti inkâr ettik, ''-mış gibi yaptık'' falan-filan yani, bu durumda başkaları bizi ilgilendirmez. Niye ilgilendirsin ki zaten biz bütün bu sorumlulukları dürüstçe kabûl edersek, edebilirsek? Acındırma yolu ile üzerimizde yaratılmak istenen o suçluluk duygusunu derhal giyinerek, çok değerli OLan hayat enerjimizin tüketilmesine müsaade etmemenin yegâne yolu ise bu ''acındırma draması''nın farkında OLmaktır. 

Hepimiz kendi karakterlerimizin, seçimlerimizin ve niyetlerimizin neticelerini ihtiva eden hayatlar yaşıyoruz, mevcut hayatlarımız birebir bizi yansıtmakta OLan aynalar, şikayete, acındırma taktiklerine, benzer duygusal enerji kaçaklarına falan hiç lüzûm yok yani, bunu bilen için gerisi hikâye. Bu sebepten; her nevî insanî acındırma gayretinin perde arkasında, aslında şiddetli bir karşı suçlama/geri yansıtma ve sorumluluk devri kolaycılığı olduğunu görebilmek gerek ( ki; bu da temelde ''acizlik'' ve ''muhtaciyet''in yansımasıdır zaten), tabii duygularınızın ve hayat enerjinizin başkaları tarafından bozuk para gibi harcanmasını, kullanılmasını istemiyorsanız... Aksi durumda zaten söylenecek birşey yoktur, aynı şeyleri aynı şekilde sürgit yaşamaya devam edersiniz, hayatınız bir ''tekrarlar toplamı''ndan ibaret kalır. Bu gezegenden ayrılma zamanı geldiğinde de avuçlarınızda o bir türlü temizleyemediğiniz suçluluk duygusu, bolca küskünlük ve bakî mutsuzluk bulunur sadece, artık boş olan bedeninizi yerine yerleştirdiklerinde onlar da uçup gider zaten, geriye hiçbir şey kalmaz. Eh, bu defa olmadı, kısmetse artık bir sonraki sefere inşallah, ne yapalım?:) Farkındalıklarınız bol OLsun...

Fikir desteği: İnsanlar bazen kendi başlarına gelen olayların sebebinin bir başkası tarafından oluşturulduğu varsayımına inanır.
Ve genelde bu olayların sorumlusu olduğunu düşündüğü kişiye karşı; yaşadığı tüm kötü olayların ve anormalliklerin devam etmesinin sebebinin o olduğuna dair baskı uygular.

Bu baskı ve suçlanma karşısında diğer insan da dramanın içine dahil olur,acındırma draması burada başlar ,suçlanan kişi tüm enerjisi tükeninceye kadar karşı tarafı beslemeye devam eder ve suçluluk duygusundan kurtulmak için tüm enerjisini harcar. 

(Değerli Altuğ Şendil'e ''Acındırma Draması'' paragrafı için teşekkür ve sevgiyle...)

Ek ve de dip: Bu yazının tüm yayın hakları yazarına, yani bana aittir. Altında başkasının imzasıyla ve kaynak gösterilmeden kullanıldığını görürsem acımam haa, ona göre :)  Ne demişler; ''intihâl  yapma ne olur, çalış senin de OLur''... :))))

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Balon...

 
Ve; ''dürüst'' OLmak da öğretilebilir+öğrenilebilir birşeydir, yeter ki istesin bunu yalanlarının balonuna binip binip, sonra balon her patladığında gümmm diye tekrar aynı yere inen her kim varsa, tabii artık bu döngüden sıkılmışsa. Sıkılmamışsa geçmiş OLsun, yapacak şey yok fazla, aynen devam o bildik inişlere-çıkışlara, ta ki; artık yama tutacak yer kalmayıncaya kadar balonda, bir yerde, bir havada, bir yerde, bir havada, bir yerd......  :)

Maalesef...

 
''Bütün düşlerimiz gerçekleşir. Kâbuslarımız da dahil, maalesef...''
(All dreams come true. Nightmares too, unfortunately...)

Stefano Elio D'anna (Tanrılar Okulu'nun yazarı, eğitmen ve daha birçok nitelemenin, unvanın sahibi...)

Ve iyi-kötü tüm niyetlerimiz düşlerimizdir aslında, biz henüz farkında olmasak da. İyi haftalar OLsun değerli okur, hepimiz ve herşey adına...


26 Ağustos 2012 Pazar

Üzümler sarardı...

 
Fotoğraf Foça'dan, bugün çekip Instagram'da yayınladıydım. Onlara bakarken de aklıma eski bir şarkı geldi, Sonat Bağcan'ın doksanlı yıllarda çıkardığı şarkıyla adaş albümün bana göre en güzel şarkısıydı bu, İstanbul'daki gece yayınlarımda sık çalardım. Aynı albümdeki ''Nereye Gidiyorsun?'' adlı şarkı da iyidir kendi çapında ama, ''Üzümler Sarardı'' onun hep birkaç adım önünde gidecektir bana göre, eskimemiştir ve eskimeyecektir. Üzümlerin sararma mevsiminde hep akla gelecektir. Yeni nesil zaten birşey anlamaz bunlardan, o yüzden bilen dinlesin en iyisi dedim ve hatırlatayım istedim...

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Yaz sonu klasiği...

 
 
 
 
Yazın en kalabalık zamanlarında bizi oralarda göremezsiniz, evet... Ortalığın sakinleşmesini bekler ve öyle gideriz. Gene öyle yaptık, bayram-seyran telâşesi bitince Foça Mambo Beach Club'daki ''yaz sonu klasiği''mizi gerçekleştirdik:) Tahmin ettiğimiz gibi sakin ve gayet keyifliydi, deniz muhteşemdi, havuzla zaten işimiz olmaz, her zamanki gibi denizin tadını çıkardık. Giderken o hep sevdiğimiz yol üstündeki ufak kır kahvesinde çaylı-köpekli sabah kahvaltımızı yaptık, sonra Mambo'ya geçtik, sabahın öğleye yürüdüğü zamanlardan günbatımına kadar da oradaydık. Foça'nın orijinalinin ''eski''si olduğunu düşünür ve orayı daha fazla severiz zaten, dönüşte de bir Eski Foça turu yaptık ve tenimizdeki Ege tuzu+güneşiyle, mutlu-mesut evlerimize döndük. Çok güzel, insanı iliklerine kadar dinlendiren ve tazeleyen bir gündü hakikaten, ''yaz sonu klasiği'' ekibine gönülden teşekkürle:)

Hiçbir şey...

 
Hiçbir şeyiniz yok.
Hiçbir şeye sahip değilsiniz.
Hiçbir şey sizin malınız değil.
Özgürsünüz.
Sahip olduğunuz tek şey, ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir...


22 Ağustos 2012 Çarşamba

Kısa yollar...

 
 
 
Kısa yollarımız vardı kahve falında:) İlk durak Dikili'deki ''Kalem Adası''ydı, oradan da Burhaniye ve sonra İzmir'e dönüş. ''Kalem Adası''na ve oradaki çok güzel tesise yeniden ve daha bol zamanda gidilecek. Öğleden akşama kadar kalınmış olsa dahî büyülemeye yetti çünkü, hakikaten çok şık, çok sakin ve olağanüstü güzeldi. Burhaniye'de bazı ciddî işler vardı, bunun için bayram sonrası ilk mesai günü beklendi, vicdan borcuydu, halledildi çok şükür, şimdi yürekler daha ferah, daha rahat. ''Evren hızı sever'' deriz ya daima, hızla gittik geldik, hem biraz gezdik dinlendik, hem de insanlık borcumuzu ödedik. Yolculuk bitti, şimdi kaldığımız yerden değil, yepyeni ve farklı bir zaman diliminden başlıyoruz, haydi hayırlısı OLsun...

19 Ağustos 2012 Pazar

Herşey...

 
Ve unutulmaması gereken yegâne şey de budur aslında. Dualite dünyasının ana kuralıdır yani, herşey zıddıyla varolur, bu değişmez. Herkese kendi ''bayram'' anlayışına ve tercihlerine uygun, mutlu bayramlar OLsun...

Işıklı...


Onun yazılarını taa İstanbul'da yaşadığım zamanlardan bu yana takip ederim, blogunu tesadüfen keşfetmiştim ve çok hoşuma gitmişti. Birbiriyle hiç karşılaşmadığı halde yazılarını karşılıklı takip eden ve arada kısacık notlarla haberleşen, üstelik gûya farklı ülkelerde (!) yaşayan iki yazar kadındık. Kader plânlarımız da birbirine denkleşmişti, o benden bir müddet sonra ve oğlu Dario'ya hamileyken öğrenmişti meme kanseri olduğunu... O zor günler gelip geçti çok şükür, oğlunu da sapasağlam dünyaya getirdi, kemoterapileri, tedavileri bitti, şimdi maşallah çok iyi:) Birkaç gün önce bir e-posta geldi ondan, İzmir'de olduğunu, Bornova'da, annesinin evinde kaldığını ve Türkiye'den ayrılmadan evvel beni muhakkak görmek istediğini yazıyordu. Cep telefonu kullanmıyordu, hemen sabit telefonumu yazdım, çok geçmeden beni evden aradı ve randevulaştık. Hem heyecanlandım, hem de çok sevindim tabii, onu  Bostanlı vapur iskelesinde gördüğümde hemen tanıdım, kendine özel bir ışığı vardı çünkü. İki eski dost gibi sarılıp kucaklaştık, gülüşe-söyleşe benim çok sevdiğim bir mekânın yolunu tuttuk...

Biraz da kan çekiyordu tabii; o 1999 senesinden bu yana ana memleketim Girit'de yaşıyordu. Eşi Yorgo vegandı, Papatya ise vejetaryen. Anneannemin pişirdiği geleneksel yemekleri yapıyor, tariflerini de blogunda paylaşıyordu. Her ikisi de tam bir çevre dostuydu, hayatlarını buna göre düzenlemişlerdi ve iki güzel çocuğu, Maya ve Dario'yu da gene öyle yetiştiriyorlardı. Ayrıca eşi Yorgo; Girit'de Türkçe rehberlik yapan profesyonel bir turist rehberiydi, annemi Girit'e götürme plânım üzerine onunla da yazışmalarımız olmuştu.

Karşımda bıcır bıcır konuşan, gülen bu neşeli, mutluluk ışığı saçan hoş kadın anlattıkça hayranlıkla izliyordum onu, ''güzel kadın'' nitelemesinin içini nasıl da dolduruyordu. Hiç makyajsız, sade, doğal, pırıl pırıl, içinden yaşam enerjisi fışkıran, besbelli kendini seven ve kendine sonsuz saygısı olan bir kadın... O konuşup anlattıkça, ben ''bu kadının yetiştirdiği çocuklar dünyaya ve kimseye zarar vermez, veremez, küfredemez, kimseyi aldatmaya çalışmaz, hiçbir varlığı incitemez, hoyrat, acımasız, şımarık, ahlâksız, yalancı falan olamaz, imkânsız bu...'' diye geçiriyordum içimden. Her anne onun gibi olabilseydi eğer, evet, lûtfen herkes doğursundu, o zaman dünya kesinlikle harika bir yer olurdu! Tamamen kendisi gibi bir ''anne''ydi Papatya, çocuklarını zorlamadan, suçlamadan, yasaklar koymadan, habire yargılamadan, hiçbirşeyi dayatmadan, dünyayla ve kendileriyle barışık, mükemmel bir evrensel terbiye ve bilinçle yetiştiriyordu, doğrusu hayran kaldım. Bir arkadaşının doğumgünü partisinde, şarküteri işi katkılı kızarmış sosislere imrenerek yiyen tatlı kızı Maya için, eşiyle beraber düşünüp tasarladıkları alternatif  ''vegan sosis'' hikâyesi bilhassa, bayıldım! Bu güzel çift çocuklarının ve kendilerinin boğazından geçecek herşeyin katkısız, sağlıklı ve doğal olması için ellerinden geleni yapıyordu. Sevgili Papatya ve Yorgo, bu imrenilecek karı-koca, mutfakta ve hayatta hakikaten harikalar yaratıyordu:)
 
Artık geride bıraktığımız ortak hastalığımızdan da konuştuk, tamamen benimle aynı fikirdeydi ve aynı şekilde uğurlamıştı kanserini. Kendisini hâlâ yeterince sevmeyen kanser hastalarının bunu en kısa zamanda başarmasına niyet ettik ikimiz de... Tanrım, ne çok ortak şeyimiz vardı, keşke zamanımız daha fazla olsaydı. Benimle buluşacağı için o günkü kahvesini içmemiş, hakkını birlikte içmeye saklamıştı:) Keyifle içtik bol sütlü kahvelerimizi, güle-oynaya, harika zaman geçirdik. Sonra sırf beni görmek için Bornova'dan kalkıp Karşıyaka'ya gelen bu ışıklı kadını otobüse bindirip uğurladım, uzun süre el salladım arkasından. Adı gibi papatyalar açtırdı sanki içimde, evime dönerken yüzümde gülümseme vardı sayesinde:) İsterim ki sizler de okuyun onu, meselâ şu yazısını, suyun öte yanındaki sade ama çok güzel hayatına, serüvenine tanıklık edin, eminim seveceksiniz. Teşekkürler sevgili arkadaşım, ışığın daima seninle OLsun...

16 Ağustos 2012 Perşembe

Hayırlı yolculuklar...

 
 
Saat tam 20.00'de, İzmir Alsancak Garı'ndan Konya'ya gitmek üzere hareket etti, bu ilk seferiydi. Karşılığı da aynı saatte Konya'dan kalktı. Artık İzmir'den akşam bu son derece konforlu trene binip, sabah Konya'ya inebilecek yolcular. Yataklı vagonu ve yemek servisi de var tabii, gayet keyifli yani:) Henüz kimse binmeden siftah ben bindim, zaten trenleri ve garları hep sevdim. T.C. Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Sn.Binali Yıldırım ve T.C.Kültür ve Turizm Bakanı Sn.Ertuğrul Günay'ın da katıldıkları törende gene kürsüde, mikrofon başındaydım. Kışa doğru bu trenle bir Konya yapmaya karar vermiş bulunmaktayım. Vatana-millete hayırlı OLsun, diğer toplu taşıma araçlarına göre yavaş kalıyor olsa da, hepten unutmayın e mi trenleri, aklınızın bir köşesinde bulunsun. Haydi hayırlı yolculuklar bakalım...

Nazlı&Canip ve...

 
 
Ankara günlerinde acı-tatlı pekçok şeyi paylaştığımız sevgili arkadaşlarım Nazlı&Canip, sürpriz yaparak kısa bir süre sonra yeniden İzmir'e geldiler. Mavişehir'de, kolejden arkadaşları olan şeker Ünal ailesinin evinde, başka dostlarla birlikte harika bir akşam geçirdik. Aradan geçen zamanda olan-bitenlerden, sevgili İpek'in elinden çıkma muhteşem pasta ve çikolatalardan, kaybettiklerimizden, kazandıklarımızdan, kedi canlarımızdan konuştuk. Sevgili Ünal ailesinin özenle hazırladığı çok lezzetli vejetaryen yemekleri afiyetle yedik, bilhassa sevgili İdil'in eşi Gökhan'ın  bu akşam için bizzat mutfağa girip pişirdiği ''enginarlı pilav''a aşık olduk, güzel İpek'in el yapımı özel çikolatalarıyla  da final yaptık. Ankara'dayken, benim güzel bahçemdeki bol kedili uzuuuuuun Pazar kahvaltılarında buluşmayı çok sevdiğimiz canım arkadaşlarımla bu kez İzmir'de biraraya gelmek o kadar mutlu etti ki beni, sağolsunlar:) Her zaman böyle güzelliklerde buluşmaya niyet ediyoruz, değil mi arkadaşlar? Hepinizi çoook seviyorum...

Bu arada; bizim sevgili ''Kedi Kadın''ımız Nazlı, büfenin üzerinde duran bu karnaval maskesini görünce fırsatı kaçırmadı tabii:) Kısa bir süre önce ışığa uğurladıkları evlerinin kıymetlisi, güzel Bandit'in anısına da selâm OLsun...

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Bir hoş sedâ...

 
Bir veda daha; uğurladık ışıklı yollara. ''Bakî kalan bu kubbede bir hoş sedâ''dır, daima...

İnanıyorum...

 
Ben daha dün  Aykut'un kapağı aynalı 2.kitabından alıntı yapmıştım ya, sevgili Nil Gün de aynı konu üzerine yazmış ve bu kitabı tavsiye etmiş. Türkiye'de ''özgelişim'' yazarlığının öncülerindendir kendisi, kimse yokken o vardı yani, halen de devam ediyor, severim kendisini... Bir hafta önce yazdığı yazıyı paylaşmayı önemli buldum, kitabı da alıp okumalı elbette. Kuraldışı Dergi'yi takip etmek de çok şey kazandırır konunun meraklılarına, onu da söylemiş olayım bu arada... Ve evet:


aslında...

Benden:)

 
 
İstanbul'dan uçakla dört saat elli dakikalık mesafe, İzmir'i de eklersen evet, alenen binlerce kilometre... Avrupa kıtasının en batı ucu, sonrası okyanus zaten. Velâkin; daha gitmeden oda oda gezebilmektesin kalacağın evi, hangi odada uyuyacaksın, sabahları pencerenden hangi manzara görülecek, nasıl bir salonda oturup keyif yapacaksın, ne tarz bir mutfakta cümleten şenlikli yemekler pişirilecek, nasıl bir masada cümbür-cemaat yenecek, nasıl bir banyoda yıkanacaksın falan, hepsini daha gitmeden görüp karar vermek mümkün artık. Hele de seçme işi ortak kararla bana bırakılmışsa, tadından yenmez:) Herkes farklı yerlerde, hâttâ farklı ülkelerde, işiyle-gücüyle uğraşırken bir yandan da gönderdiğim seçenekleri inceleyebiliyor, fikirlerini söyleyebiliyor, özel istekleri varsa bildirebiliyor, yoğun bir e-posta trafiğine bakıyor yani iş. Akşamına kalmadan da karar veriliyor zaten, mesele değil yani. İnternetin faydaları işte:) Artık otelde kalmanın modası geçti, hiçbirimiz de seyahat acentası ile ülke gezen klasik tur insanlarından olmadığımıza, ne zaman uyuyup uyanacağımıza, ne zaman nereye gideceğimize, nerede ne yiyeceğimize kimseyi karıştırmak istemediğimize göre, özellikle bizim gibi birbirini çok iyi tanıyan, huyunu-suyunu bilen birkaç kişi seyahate çıkarsa, kısa dönem ev kiralamak hem çok ekonomik, hem de muazzam keyifli. O vakit; ortak zevklerden yola çıkarak böyle 18.yüzyıldan kalma eski ama çok şık bir apartman seçebilir, hangi yatakta yatacağına karar verebilir, Lizbon'un neresine kaç dakikalık yürüyüşle gidebileceğini  ve hâttâ sabah kahvaltısı için taze ekmeğini, peynirini, yumurtanı falan hangi şarküteriden alabileceğini bile bilirsin ki; hiç yabancılık çektirmez sana bu ön bilgiler. E daha ne olsun? ''Bundan iyisi, Şam'da kayısı'' derler ya... Farklı ülkelerden gelecek ekip tamamlandığında, ilk akşam yemeğinde ne pişireceğimize de orada karar verelim artık, vejetaryen yemekler benden:)

14 Ağustos 2012 Salı

Amin...

 
Muazzam kâinatın ihtişamlı bütünlüğü içinde, aslında bir mavi toz zerresi bile sayılamayacak kadar küçük kalan dünyamızda her türlü yoksunluğun, yoksulluğun, zûlmün, savaş, şiddet ve kötülüğün son bulmasını dilemek, olmayacak duaya ''amin'' demekten öteye geçmez, geçemez, farkındayım. Zira; bu dünya, bu boyut ''dualite'' (zıtlık, ikilik) esası üzerine varedilmiş İlâhî OLan tarafından, beyazın varolabilmesi için siyaha, aydınlığın varolabilmesi için karanlığa, netliğin varolabilmesi için gölgeye, iyinin varolabilmesi için de kötüye lüzûm var, ne çare, böyle bu... (Aksinin geçerli olabilmesi için ilâhî mimarın, yüce varedenin ana kodları değiştirmesi ya da toplam bilince şok etkisiyle boyut sıçratması gerekiyor ki, ona biz zaten müdahale edemeyiz, zamanın bir yerinde olur ya da olmaz, onu da bilemeyiz.) Lâkin; bu zıt kavramların dengede OLma hali üzerine kurulmuş bir düzen bu elbette, mütemadiyen birinin diğerini galebe çalması değil yani. Bu sebepten; ben kutsallık atfedilen, hep birlikte dua ve ibadet edilen ne kadar zaman varsa, hepsinde bu temel ''denge'' için dua ve niyet ediyorum haylidir, gene öyle yapacağım. Bilhassa dünyanın canının acıdığı bölgeleri düşünerek, oraların şifalanması için niyet ederek yapacağım çalışmamı. Ve tür ayırdetmeyeceğim elbette, haddime mi düşmüş o benim, tövbe! Kollektif bilincin yükselmesi için, bizlerin ve bütünün en yüksek hayrı için OLsun dualar, niyetler bu gece, yüce Allah hangilerini kabûl edip-etmeyeceğini ilâhî iradesi ile biliyor nasılsa. Kadir Gecesi hayırlı OLsun, etrafımız ilâhî nurla, melek enerjileriyle dolsun, hayır dualar, niyetler dünyamıza, insanlığa şifa OLsun, ve öyledir. Amin...

Sağolsun...

 
İstanbul-Kemerburgaz'da, halen yaşadığı evden görüşmemizi tamamlayıp ayrılırken, ısrarlarımıza rağmen gene de ayağa kalkarak kapıya kadar gelen yaşlı adam kısa bir süre için ortalıktan kayboldu. Daha sonra elinde beyaz, ince kağıda sarılı küçük bir paketle koridorda belirdi ve ''Bunu sizin için hazırladım, inşallah seversiniz...'' diyerek elindekini bana uzattı. Hiç beklemediğim birşeydi bu, bir asıra çok yaklaşmış hayatının hatırlayabildiği  detaylarını  bana içtenlikle anlatan değerli İsak S.Şarhon'a şaşkınlıkla baktım ve ''Eee, nnn-niye zahmet ettiniz, hay Allah, çok teşekkür ederim...'' falan diye kekeledim. ''Rica ederim...'' diyerek gülümseyen ve hediyesini açmamı bekleyen yaşlı adamın önünde özenle ambalajlanmış paketi açtım, içinden bu şık hanımefendi biblosu çıkıverdi. Eşiyle birlikte yaşadığı evlerinden bir hatıraydı bu, eski şeyleri sevdiğimi hocam olan büyük oğlundan öğrenmiş, bu nedenle bibloyu bana vermek istemişti ve ben kendisiyle görüşmeye gelmeden bir gün evvel de paketleyip hazırlamıştı. Hem çok sevindim, hem de hüzünlendim. ''Benim için çok değerli bu, çok naziksiniz, yaşadıkça saklayacağım...'' demem üzerine gene hafifçe gülümsedi, ardından iyi dileklerle uğurladı bizi. Yol boyunca arabada elimde tuttum bu hoş porselen bibloyu, sonra valizime özenle yerleştirdim ki uçakta zarar görmesin, kırılıp dökülmesin. Evime döndüğümde de, her zaman görebileceğim bir yere yerleştirdim. Sağlık durumunun şu sıralar pek de iyi olmadığını üzülerek haber aldığım, ''Türkiyeli ötekilerin'' en yaşlı temsilcilerinden biri olan değerli İsak S.Şarhon'a bu vesile ile şifa dilemek ve tekrar teşekkür etmek istedim, sağolsun... 

Ek ve de dip: Artık ben de bir ''Instagram''cıyım, ilk fotoğrafımı da bu hatıra biblo için çekerek programda düzenledim. Fazla başarılı olmayabilir ama kısa sürede bu işin inceliklerini çözeceğim:) Picasa'dan çok farklı ve daha ayrıntılı da değil zaten, gayet basit. Android sistemle çalışan telefonunuzla fotoğrafı çekiyorsunuz, gene telefonunuzdan Instagram'a giriyorsunuz, orada düzenleyip hesabınızda yayınlıyorsunuz, o kadar yani...

Değişim?..

 
''Karşınızdaki bir insan da olsa, bir kurum da olsa, kendi istemedikçe değişmeyecek. Birgün anlayıp değişeceklerini umut etmek ÖLÜ BİR YATIRIMDIR. Yani ne yatırıyorsanız, kesinlikle kaybedeceksiniz. Çünkü KARŞI TARAF DEĞİŞMEYECEK. Özellikle onlar istemedikçe...''

Aykut OĞUT/''Aynalı Kitap''tan, bana göre kitabın en önemli kısmı olan ''Sessiz Anlaşmalar'' bölümünden...

12 Ağustos 2012 Pazar

Harika haber:)

 

Öldürüldüğün yerde bekle beni...

 
Koltuğumun altında tam altı dava dosyası ile, birkaç güne kalmaz oradayım... Küskün ruhun bir yere gitmesin sakın.

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Alaçatı'da ''ÖZ''ümüze Yolculuk...

 

27 Eylül 2012 Perşembe akşamı, saat 18.00'de, Alaçatı Kandela Otel'de buluşmayla başlayacak ve 30 Eylül 2012 Pazar akşamı saat 18.00'de sona erecek olan spiritüalite+özgelişim kampımızın programı nihayet tamamlandı:) Bugün değerli hocam Sami Şarhon ile oturduk, program üzerindeki son çalışmalarımızı da yaptık ve artık herşey tamam. 29 Eylül 2012 Cumartesi gecesi Koç burcunda gerçekleşecek dolunayı da gözeterek hazırladık programımızı... Hocamız Sn.Sami Şarhon, bu özel gecede katılımcılara, hava şartları müsaade ederse, inşallah gökyüzündeki güzel ayın altında, açıkhavada  bir ''Dolunay Meditasyonu'' yaptıracak. Spiritüel film gösterisi, her sabah yoga ve dinamik meditasyon, gün içinde farklı konularda interaktif çalışmalar, okuma ve fikirleşmeler, akşam enerjilerimizi topraklamak için özel ''Kundalini Meditasyonu'', bizim için özel hazırlanmış sağlıklı vejetaryen öğünler, çaylar, ev yapımı kekler, kurabiyeler, sohbetler, bol bol enerjiler ve hep beraber öğrenip deneyimleyeceğimiz daha neler neler... Bir ''Ezberbozan Atölye&Yod Meditasyon'' ortak yapımı olan bu kamp programına dahil olmak ve detayları öğrenmek isteyen dostlarımız; lûtfen atolyeezber@gmail.com ya da yod.meditasyon@gmail.com adreslerine e-posta ile başvurunuz. Sami Şarhon ve Handan Demiralp rehberliğinde, sonbaharın sessiz, sakin ve güzel Alaçatı'sında ''ÖZ''ümüze yolculukta buluşmak dileğimizle. Bizlerin ve bütünün en yüksek hayrı için OLmasına niyet ettik ve öyledir:) Sevgi ve teşekkürlerimizle...

Gecenin notu...

 

Tehlikeli!..

 
Almanya'da bir hayvanat bahçesinde, ''DÜNYANIN EN TEHLİKELİ TÜRÜ'' yazan bir bölüm vardır. İçeriye girdiğinizde ise sadece bir ''AYNA'' görürsünüz...

(Teşekkürler sevgili Külkedisi...)

10 Ağustos 2012 Cuma

Cuma raporu...

 
Geçtiğimiz Pazar gününden bu yana, kaç kişiyle telefon görüşmesi yaptığımı, bana kaç telefon geldiğini, kaç e-posta yazdığımı ve cevapladığımı hatırlayamıyorum artık! Or-Jan'da yaşanan müessif hadise ile alâkalı iletişim trafiği o kadar hızlı ki, hassasiyet göstererek bana ulaşan ve gördüklerini-bildiklerini-duyduklarını anlatan herkese müteşekkîrim diyebiliyorum ancak... Belediye yetkilileri ile yaptığım görüşmelerden çıkan netice ise açıkca şu: ''Birileri alenen yalan söylüyor ama bunu niçin ve ne adına yaptıklarının bile farkında olduklarını sanmıyorum!..'' Bu ''birilerinin'' (!)  fena halde korktuğu ve bu korkuyu dışarıya hiç de dürüst olmayan ifade ve taktiklerle yansıttığı ortada, havada uçuşan hakaretler, gizli ya da açık saldırılar, kifayetsiz savunmalar, fokur fokur kaynayan dedikodu kazanları falan hep bunun ifadesi zaten, muazzam çelişkilere ve yalan ifadelere şahit olmaktayım, hayretler içindeyim???!!! Bunun ne kadar açık olduğunu anlattığımda herkes görüp anlayacak zaten. Zira; yaptığım görüşmelerin ayrıntılarını bütün çıplaklığı ile bilâhare yazacak ve duyuracağım, bu sabah beni hadiseye en yakından şahit olan hanım aradı ve anlattı. Onu da dinledim. Ayrıca sitenin yönetim kurulu başkanı da yazdığım e-postaya cevap verme nezaketini gösterdi! Hepsini açıklayacağım daha sonra... Bildiğim odur ki; ''sakladığı birşeyi olmayanın korkacak birşeyi de yoktur!..'' Buradaki mesele, ''birileri'' öyle isteyip buyurduğu için site görevlileri tarafından sabaha karşı tekme-tokat, sürüklenerek, çığlık çığlığa dövülerek canından edilen ve leşi alınıp bir tenhaya atılan (gömme zahmetine katlandıklarını sanmam, eğer öyle ise de çevreci anlayışlarından dolayı sağlam bir tebriki hakeder zaten bu arslan parçaları, hepsinin çoluğu-çocuğu vardır ya bunların, zoru görünce hemen ağlamaya başlayıp ''biz emir kuluyuz vallahi de billahi de, bizim de çoluk-çocuğumuz var, ühü, ühü:('' diye acındırmak tek ezberleridir, o çoluk-çocuğa yedirdikleri ekmeğe haksızlık, zûlüm ve eziyet bulaşıp-bulaşmaması hiç mühim değildir ama onlar için, mâlûm! O garip atıldığı yerde çürüdükce, bunların da vicdanının, insanlığının çürümekte, kurtlanmakta, kokuşmakta OLduğunu anlayacak izandan o kadar yoksundur ki bu acizler, cidden acınacak durumdadırlar aslında, o yüzden; haydi şimdi koro halinde acıyalım bu emir kulu, görünüşte dinli-imanlı, temiz, dürüst ve saf halk çocuklarına! Kötülüğün hizmetkârı olduklarını farkedene kadar mütemadiyen acıyalım bu zavallılara...) kimsesiz bir sokak köpeği değildir artık, bunu fersah fersah aşmıştır! Şimdilik;  bu konuya dolaylı olarak müdahil olanlardan birinin, değerli Güray Tekin'in şu ifadesi ile bu özet raporu tamamlamak isterim:

DEĞERLİ ARKADAŞLAR,BU DÜNYADA HAYVANLARLA BİRLİKTE YAŞAMAK ZORUNDA OLDUĞUMUZU, HAYVANLARA ''HAYVAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ''GEREĞİ EN AZ KENDİ ÇOCUKLARIMIZ GİBİ ŞEFKATLİ DAVRANMAMIZ GEREKTİĞİNİ,İNSANLARIN İNSANLIK DIŞI DAVRANIŞLARINI ''
HAYVAN''LARA BENZETMEMEMİZ GEREKTİĞİNİ UNUTMAYALIM. İNSANLARIN ''KÖTÜ DAVRANIŞLARINI'',''HAYVAN ...VB.''YERİNE ''ŞEYTAN VEYA YARATIK'A'' (TABİRLERİNİ KULLANARAK) BENZETELİM.ÇÜNKÜ İNSANLIĞIN EN BÜYÜK DÜŞMANI ''ŞEYTAN''DIR VE İNSANLIĞI İNSANLIK DIŞI DAVRANIŞLARA ''ŞEYTAN'' YÖNELTMEKTEDİR...

Sabır...

 
''Canı yanan sabretsin. Can yakan da yanacağı günü beklesin...''
Hz.Muhammed (S.A.V)

Işıklı varlığına selâm OLsun...

9 Ağustos 2012 Perşembe

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Hayırlısı...

 
Rûyamda hamile bir kadın gördüm, Allah hayra çıkarsın. Bu tanımadığım hamile kadın açısından hayli sıkıntılı bir rûyaydı; öyle ki uyandığımda yüksek rehberliğin  bütün hamile varlıklara yardımcı olmasını diledim. Gördüğüm bu tuhaf hamileli rûya, İrlandalı şair-yazar Oscar Wilde'ın şu cümlesini getirdi aklıma nedense:

''Yaşamak çok nadir rastlanan birşeydir. Çoğu insan sadece varolur, hepsi bu...''

Hayırlısı...

Geriye sayım:)

 

7 Ağustos 2012 Salı

Yoga vakti:)

 
Bizim evde herkes yoga yapabiliyor:)

Yukarıda?..

 
Balıkesir'in Burhaniye ilçesinde bulunan Or-Jan Tatil Sitesi'nde yaşanan nahoş hadiseler ile alâkalı bilgi alış-verişi ve çalışmalar son sürât devam ediyor. İnsanlar artık çaresizce ağlamıyor telefonlarda, herkes bildiklerini, gördüklerini, zaman içinde şahit olduklarını gayet güzel şekilde ifade ediyor, anlatıyor. Dün savcılığa suç duyurusunda bulunuldu. Olay takipte, insanî duyarlılığını muhafaza eden ve sorumluluğunun bilincinde olan herkese gönülden teşekkür ederim. ''Böyle gelmiş, böyle gitmez...'' olarak değiştiriyoruz ezberleri hep birlikte, ta ki işler düzelene kadar... Hani hep ''yukarıda Allah var'' denir ya, ifade yanlıştır aslında, yukarıda falan değil O, bilâkis; herkesin kendi vicdanının tam da ortasında...

6 Ağustos 2012 Pazartesi

''İyi ki geldin'' dedirten...

 
''İyi ki geldin...'' dedirten kaç kişi sayabilir ki insan, hakikaten, içten, hiç numara yapmadan?..