02 Aralık 2009 Çarşamba

Ordan-burdan araklama bir yazı...


Baştan söyleyeyim; fotoğrafı Milliyet gazetesinden arakladım. Dün gece büyük bir keyifle izlediğim, Woody Allen amcamızın son filmi ''Whatever Works'' ten arakladığım hoş bir repliği de Facebook profilime koydum ancak tabii ki kaynak gösterdim, fena niyetliler boşuna heveslenmesin:) (Bir de; farkettim ki, ben bu Facebook işinden bir hayli sıkıldım, her gün gelen onlarca mesajı tek tek  okumaya yetişemediğimden okunmamış mesajlar bölümü giderek kabarıyor ve bu da canımı sıkıyor, bunalıyorum, öfff!..)  Filmin adını dilimize ''Kim, Kiminle, Nerede?'' diye çevireni de merak ettiğimi belirtmeliyim bu arada, çünkü orijinal anlamını doğrulamıyor. Yazıya başlık atarken henüz başlayan ''Aralık'' ayı ile ''araklamak'' arasındaki ses benzerliğinden yola çıkmış olabilirim belki, bilemiyorum. Sevmem zaten Aralık ayını, nemrut bir aydır bana göre, neyse ki 2009'un Aralık'ı çat burada-çat kapı arkasında, Almanya-İstanbul-İzmir  hattındaki yoğun  seyahatlerle çabucak geçecek, o yüzden fazla durmuyorum üzerinde... Herneyse, ben bu araklama yazıyı sayfaya girerken İzmir'e şakır şakır yağmur yağıyor, Fenerbahçe-Twente maçı 0-0 devam ediyor, üzgünüm ama  netice beni hiç alâkadar etmiyor. Ankara'dan eski komşum, canım arkadaşım Esra Önen'in bana teeee Himalaya'lardan alıp getirdiği kocaman gümüş  ''OM''  kolyesi de nihayet boynumda,  huzurla sallanıyor:) Sadece kendisinden aldığım talimatlara bağlı olarak çalıştığım değerli amirim sıhhatim sebebi ile bu aralar daha ziyade  ''home office'' halinde olmamı istediğinden, sabah yataktan kalktığım köpek desenli  pijamalarım halen üzerimde duruyor. Aslında içimden öyle uzun uzun yazı yazmak da gelmiyor, doğrusu bu yağmurlu dolunay gecesinde dünyaya hayli sert değişim/dönüşüm enerjileri akarken, baştan gönüllü olarak ve elbette neticelerine katlanarak ''şeyyy, örtmenim, gece çok yağmur yağdı, elektrikler kesildi de o yüzden şaapamadım valla, kem-küm...'' şeklinde bahanelerle kıvırma vaziyetindeyim yani. İlişkiler üzerine naçizane yazdığım yazılar fena halde ilgi gördüğünden ve özellikle erkek okurlardan ciddî geri dönüşler aldığımdan (bkz. ''ilişki gurusu/kayısı kurusu'' hali) , bu defa da erkek bir yazarın yazısını alıp buraya yapıştırayım ve işin kolayına kaçayım istiyorum. Valla istiyorum bunu, yalan mı söyleyeyim, film izleyeceğim çünkü, açıkcası burada öyle fazla oyalanmak istemiyorum. Aha da buyrun, okuyun, ben müsaadenizle ortamdan çekiliyorum:)

............................................................................................................

Bir erkeğin hayatı seçtiği kadındır...


Bir erkeğin düşünsel yeteneği, estetik birikimleri ne olursa olsun, hayatta durduğu kat, içine doğduğu kattır, yani tanıdığı ilk kadının, annesinin onu bıraktığı kat...


Giyim zevkinin bulunmadığı bir bahçede doğduysanız, giyim zevkinizin gelişmiş olduğu bir bahçeye sizi ancak bir kadın götürür, sofraların inceliklerle donatılmadığı bir katta doğduysanız, incelikli sofraların bulunduğu kata sizi götürecek olan da bir kadındır.


Birlikte olduğunuz kadın değiştiğinde, değişen yalnızca bir kadın değildir, hayatın neredeyse bütünü değişir, bir başka kata, bir başka bahçeye geçersiniz, orada herşey farklıdır. Dinlediğiniz müzik, okuduğunuz kitap, yediğiniz yemek, gittiğiniz yerler, buluştuğunuz arkadaşlar, hatta taktığınız kravat bile değişir. Bir erkeği hayatın içinde kadınlar gezdirir, hayatın katları arasında kadınlar dolaştırır.


Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz, bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz, esprili bir kadına rastlarsanız espriniz, zekî bir kadına rastlarsanız zekânız gelişir; yeni huysuzluklar, kaprisler, kavga nedenleri, acılar da öğrenirsiniz. Hayat, kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi kat kattır; Babil'in asma bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir. Bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür. Ve, bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat, yanınızdaki kadının terası, manzarası, hayatıdır; hayatın hangi katında durduğunuzu, yanınızdaki kadının durduğu kat belirler.


Hayatınız, seçtiğiniz kadındır.
Bir kadın değil,  bir hayat seçersiniz çünkü...

.............................................................................................................


Ahmet ALTAN abime  teşekkürlerimle,  şahsen  pek de öyle ateşli bir hayranı  sayılmam ama boşuna ''kadın dostu erkek kalem'' dememişler sanırım kendisine. Ben de bu araklamayı yapmak sureti ile,  şimdi  izleyeceğim güzel film için zaman yaratmış oluyorum kendime, konu üzerinde tartışmayı okurlara bırakıp toz olayım hemen, neme lâzım, di mi ama, he he:)


SON DAKİKA NOTU:  Ve bir üzücü haber de yurtdışından, Londra'dan çıkıp geldi. Ailemizin müzisyeni Alan Parsons'un yol arkadaşı, The Alan Parsons Project'in kurucularından değerli besteci ve müzisyen Eric Woolfson kanser sebebiyle 64 yaşında hayata veda etti:( Şarkılarını, müzikallerini çok sevdiğimiz bir sanatçı idi, yolu ışıklı olsun diyor, onu harika şarkılarıyla sonsuzluğa uğurluyoruz. Yazdığı en güzel eserlerden biri ve benim de favorim olan  ünlü GAUDI müzikalinin sonunda söylediği gibi: ''Until the next time Eric, good bye... For the time being...'' (Bir dahaki sefere kadar, hoşçakal Eric... Şimdilik...)

Şu anda ''Night Of The Proms'' turnesinin Almanya ayağını sürdürmekte olan Mr. Alan Parsons (ki; haftaya Münih'te buluşacağız umarım) Mannheim'dan Oberhausen'a otobüsle giderken haber aldığı yakın dostu Woolfson'un ölümü ile ilgili bir açıklama yaptı. ''Eric'in hastalığından haberim vardı, fakat kendisi cesurca bunun duyurulmamasını istedi hep... The Alan Parsons Project'i birlikte var ettiğimiz günleri büyük bir sevgi ve saygıyla anıyorum. Onun yarısı olan Eric'in itici gücü ve bıraktığı miras pek az sanatçının deneyimleyebildiği birşeydi ve bunun için ona her zaman şükran duyacağım..." diyen Parsons, daha sonra dün geceki konserinde, senfoni orkestrası eşliğinde yol arkadaşına ithaf ettiği ''Silence and I'' isimli şarkıyı çalarak, yüzlerce seyircinin alkışlarıyla  Eric Woolfson'u uğurladı...

30 Kasım 2009 Pazartesi

Forvet...


Birkaç gün sürecek bir sessizlikti; söylemiştim... Televizyonu DVD izleme amacı hariç asla açmadan, interneti zorunlu haller dışında kullanmadan, aşağıdan zart-zurt basılan kapı ziline hiç aldırmadan, çalan telefonların ve gelen mesajların pek azına cevap vererek, ruhuma ''iyi'' gelecek müzikler dinleyerek, ''iyi'' filmler izleyerek, sadece seçilmiş insanlarla bir-iki kelâm ederek, çok uyuyarak, sağdan-soldan gelen kavrulmuş et kokularından sebep, çoğu kez önümdeki sebze tabağını da itip sofradan kalkmak sureti ile gayet az yiyerek, hayatın gerçeklerinden çok daha sert kahveler içip yüzümü buruşturarak ve etrafımdaki saf ruhların gündelik serüvenlerini  izleyerek eksilip bitti işte zaman... Bu arada; dün stüdyoya girip seslendirme yapmak da bana iyi gelen şeylerden biriydi tabii, çünkü hâlâ aşkla seviyorum ben asıl mesleğimi...


İki harika film izledim. İlki; orijinal ismi ''Departures/Gidişler'' olan ama dilimize ''Son Veda'' olarak  çevrilen  çok ödüllü ve dahî bir adet de Oscar'lı  Japon filmiydi. Yojiro Takita'nın yönettiği bu sıradışı film ile ilgili detayları araştırmayı meraklısına bırakıyorum ama özellikle ölümden hâlâ korkanlar varsa, muhakkak izlemelerini tavsiye ediyorum. Yani özetle ''nefis çello tınıları ve genç aktör Masahiro Motoki'nin büyüleyici oyunculuğu bu filmi unutulmazlar arasına çoktan ekledi bile'' diyorum...


Ve diğeri de, sevgili doktorum Can Kopal'ın izlemem için seçip getirdiklerindendi. Orijinal adı ''The Kite Runner'' olan Marc Forster işi  ''Uçurtma Avcısı'' da sıradan olmayan filmler listesindeydi. Hoş müziği ile izleyeni en başından sarıp sarmalayan filmdeki ''hakiki''lik sonuna kadar da devam etti. İçinde bu tür gayet ''insanî'' yüzleşmeler olan hikâyeleri zaten hep sevmişimdir, bunu da sevdim tabii. ''Giderek daha da tahammül edilmez bir dijital ucubeye ve ucuz hâyâl tacirliğine dönüşen Hollywood sinemasına karşı direnişim aynen devam edecektir!'' diyerek, bu filmi de meraklısına hararetle tavsiye ederim...

Şimdi; sakinim, çok sakinim... ''İyi'' bir müzik eşliğinde (Sting&Chris Botti/Shape Of My Heart diyebilirim...) zengin aromalı, hayli eski bir gravyer peyniri çiğnemenin ve yanında ona yakışacak, tütsülü, buruk  lezzetini dengeleyecek  birşeyler içmenin derin hazzı içindeyim. On gün kadar sonra ise umarım Almanya/Münih'teyim. Belki de daha şimdiden, orta Avrupa'nın ısırgan soğuğundan burnum kızarmış vaziyette, ellerim ceplerimde, Münih caddelerinde, ara sokaklarında ıslık çalarak yürümekteyim. İçimde hiçbir eksik-gedik yok, böyle çok iyiyim, çünkü ben hayatın yedek kulübesinde bekleyecek bir oyuncu değilim,  şükür ki; her zaman kendi hayatımın muhteşem forvetiyim:) ... (*)


(*) forvet : İngilizce forvet (forward) sözü, ileride olan, öndeki; ön, ileri anlamları taşımaktadır. Futbolda ise takımın ileri hattında görevlendirilmiş olan oyuncu anlamında kullanılmaktadır.  Sözün bu anlamı için ''ileri uç oyuncusu'', ''hücum oyuncusu'' karşılıkları önerilmektedir... Açıklama için muchas gracias ilgili sözlük:)
..................................................................................................

''AŞK .... Sarp kayaların dehlizinde saklı, tılsımlı define gibidir.
Ele geçirilmesi bir hayli zordur.
Sabır ve meşakkât ister. Ele geçen definenin muhafazası ise;
o defineyi bulmaktan çok daha zordur.
SADAKÂT ve İSTİKAMET ister...'' demiş benim sevgili İbrahim Sudak kardeşim, e kendisine de bu vesile ile teşekkür etmez miyim?..

......................................................................................................



SON DAKİKA NOTU: Çok üzgünüm, yolu ışıklı olsun:( Karpuz kabuğundan gemiler yapmak üzere gene buluşacağız sonsuzluğun bir yerinde, inanıyorum...

26 Kasım 2009 Perşembe

Dilek...


Şöyle bir dileğim var; deriiiin bir uyku haline girsem, öyle ki; istesem de gözümü açamasam, uyusam, uyusam, şu birkaç gün içinde olacaklardan hiç haberim olmasa, herşey bitip ortalık sakinlediğinde uyansam... Birşey duymasam, birşey görmesem, kimse kapıyı çalmasa, telefonlar sussa, internet bağlantısı kopsa, dışarıdaki hayatla hiç alâkam kalmasa... Sadece yorganı başıma çekip, etrafımdaki saf ruhların nefesleri eşliğinde uyusam, uyusam, uyusam... İçinde ''kan kırmızı'' olmayan rûyalara dalsam, bir rûyadan diğerine  mutlu mutlu koşuşan koyuncukları saysam... Bayram bitince tekrar uyansam... Ha güzel  Allah'ım, olmaz mı ki?..

Fotoğraf: Selçuk/Meryem Ana Evi-Baturhan ATABEY (Olay yeri foto muhabiri)



24 Kasım 2009 Salı

Örtmenim, bi bakar mısınız, pencereden arı girdiiii...



Evrenin görkemli bilgeliği yanında benim naçiz öğretmenliğim ne ki? Ufacık bir arının varlığına o titiz çalışma disiplinini, o muhteşem üretme bilincini ve varlığının gerekliliğine olan güzelim inancı yerleştirebilen kutsal güç karşısında, benim bir dolu öğrenci yetiştirmiş olmamın övüncü en fazla ne kadar olabilir ki? Öğrenciliğim hiç bitmeyecek, öğretmenliğim de öyle, çünkü ''bilgi'' yukarıdaki fotoğrafta uçtuğunu göremediğiniz işçi arının domates çiçeği  polenlerini oradan oraya özenle taşıması gibi dağılmalı, çoğalmalı,  bölüşülmeli... Ufacık bir toz zerresinden kırmızı, hoş kokulu, lezzetli domateslere dönüşmeli, bütünü beslemeli... ''Öğretmenler Günü''mü kutlayan çok sayıda mesaj için herkese teşekkür ederim, bu tarz özel günlere pek aldırış etmem aslında ama elbette içten gelen, kendiliğinden ve sahici olan herşeyi sevgiyle alıp kabûl etmeli. Öğrencilerim olmasaydı benim öğretmenliğimin ne mânâsı olurdu diyerek hepsine şükranla gülümsemeli:)



Bu şarkı da sayfaya genel istek ve son dakika gelişmeleri üzerine şimdi eklendi, damardan gidiyoruz ve galiba artık sahiden gidiyoruz yani:)

22 Kasım 2009 Pazar

Çok uçmuşsun be Roland Abi!..


Haftasonu gideceğim dedim, gittim... Önce fuayede afişi inceledim. Bir görsel ve işitsel efekt şöleni olduğunu önceden bilmekteydim. Burada gördüğünüz gibi, Roland Emmerich'in bol sponsorlu ve geniş bütçeli filmi ''2012'' nin afişi önündeyim.


Bir de tavana bir zımbırtı yapmışlar ki; hani seyirciler filme girmeden önce kendilerini kıyametin eşiğinde falan hissetsin. Beni bağlar mı peki, hiç bağlamaz, ben her hâlükârda rujumu tazelerim efendim:) Çünkü makyaj insanın kendini iyi hissetmesi  içindir, başkaları için yapıldığında fazlasıyla makyaj olarak sırıtır adamın suratında, bilirim. Film afişinin tepesinde koca koca harflerle ''BİZİ UYARMIŞLARDI'' yazıyor ve bu doğru da, ancak bu kadar Amerikanvarî  bir hikâye  için uyarılmadığımızdan adım gibi eminim. Koskoca Antik Maya uygarlığının binbilmemkaç sene önce, kendilerinden sonrakileri böyle dandik kıyamet senaryoları  için uyardığını düşünen varsa da, müsaadenizle ona biraz gülmek isterim:))) (Ne tarafımla güldüğüm sadece beni alâkadar eder, onu açıklamak mecburiyetinde hiç değilim...)

İnsanın kendisi tarafından yaratılmış en büyük yanılsama olan zamanın sonu gelip çattığında, yani kıyametin ayak sesleri gümbür de gümbür duyulduğunda eğer hâlâ yaşıyor olursak bizim yapacağımız bellidir. Muhtemelen yere bağdaş kurulup oturulacak, evdeki cümle saf ruh etrafa toplanacak, onlara ''evet çocuklar, artık cümleten gitme zamanı geldi, korkmayın, çok kısa sürecek, hadi geçişimiz kolay, dünya hayatından özgürleşmemiz evren adına hayırlı olsun'' denecek ve o an sükûnetle beklenecektir. Öyle cep telefonuna sarılıp veda için aramalar, yok efendim her ne olursa olsun mabad kurtarmaya çalışmalar, kaçmalar, uçmalar falan olmayacaktır. Dolayısı ile ve bu mantıktan hareketle; Roland Abimizin çektiği bu uzuuun film (söylemesi değil, söylememesi ayıptır, üç saate yakındır!) bizi sıkacaktır. Bol teknolojili, komple dijital Amerikan sineması adına üzgünüm ama öyledir...


Apartman hayatını zorunlu olarak paylaştığımız komşuların birbiri ile hırgürü bir türlü nihayet bulmadığından ve yataktan genellikle karıya ya da kocaya okunan manîdar lânet mesajlarıyla sıçrandığından ''ne len bu, hergün hergün aynı şey, yürütemiyorsanız boşanın olsun-bitsin, hepimiz rahat edelim be kardeşim!'' ana fikrini paylaştığımız eski bir arkadaşım, sevgili Mehtap sağolsun bugün beni gülmekten kırdı geçirdi:) ''E bazı tipler de bundan beslenir ... Tepişmeden uyumayalım durumu yaygın hayatım, ne denir?..'' şeklindeki ifadesiyle ağzımdaki kahveyi ''puhhhaaaa:))))'' diye püskürtmeme sebep oldu, öyle ki hâlâ bağır-çağır devam etmekte olan kavgadan bile kopardı beni. Şimdi bunun ''2012'' filmi ve o çok tartışılan kıyamet teorisiyle ilgisine gelelim derseniz, dünya hayatının sonlu olduğu zaten baştan belli, evrenin işlerlik yasası da gayet açık ve net, iyi ya da kötü, yaptığın her ne varsa, tamamı benzer enerjiyle sana dönecek. Yani sen ''A'' dersen sana cevap ''B'' olarak gelmeyecek (kırılıp öfkelendiğinde de, kırıp öfkelendirdiklerin kadar dünyaya acı ve ıstırap vereceksin, kısaca gene bütünü etkileyeceksin). Zaman diye diye sığındığın o şey ise zaten çok kısa, ne sana, ne bana, ne ona, hiçkimseye yetmeyecek. E o halde nedir bu sonsuz tepişmenin mânâsı be güzelim, eskilerin tabiriyle ''vur kıçına rahvan gitsin'', değil mi? Hayatın kum saati tükeniyor durmadan, aloooo, mânâ ''AN''larda gizli, onu da tepiş-dövüşle kaçırırsan evrenin burnuna dayacağı mesaj belli: ''VALLA I AM SORRY AMA BU GİDEN SON TRENDİ!..''

Sizi bilmem ama, benim artık uykum geldi... Şöyle bitireyim isterim bu yazıyı:
''Efektler iyi, makyaj güzel de, çok uçmuşsun be Roland Abi!..'' :)

(Bu Pazar yazısı da sinema dönüşü, gece kahvesinin son yudumları ile birlikte, saat 02.00 civarında yazılıp bitirildi...)

Ek ve de dip: Aha da az evvel canımın Cân'ı, sevgili gecea'dan şu bağlantı  geldi ve tabii Engin'imiz Ardıç'ımız tarafımızdan bir kez daha takdir edildi:) Yâhû; ben bu adamla, birbirimizden hiç habersiz olmamıza rağmen böyle senkronize yazdığımızda ve neticede konuyu aynı anafikire bağladığımızda çok keyifleniyorum, e ikimiz de  Balık burcuyuz  tabii:) Sağolasın gecea'm... Her zamanki gibi...

20 Kasım 2009 Cuma

Gelevera deresi da iki dağun arasi, yüzünden silinmesun piçağumun yarasi...



Her zamanki gibiydi; sahneye kendine özgü enerjisiyle çıkıp halkıyla bütünleşen, saatlerce yöreden yöreye, şarkıdan türküye, duygudan duyguya gidip gelen ve seyircisini de götürüp getiren bir adamdır o, zaten ben şimdiye kadar onu sahnede, aşığı olduğu işini yaparken hiç kötü görmedim ki...


Konserden sonra birbirini çiğneyen, adetâ vahşî birer yaratığa dönüşen hanım hayran kitlesinin arasından menejeri sevgili İsmail Bey'in ve lâmba cini cüssesindeki dev korumaların kutsal yardımı ile koparılıp kulise geçebildim! Savaştan çıkmış gibi görünüyor olsam gerek ki, beni hemen yanına oturttu, ''uyyy hele sen biraz nefeslen, dinlen...'' dedi.  Ortalık biraz sakinleyip, hanım hayranlar nihayet (!) evlerine dönmeye ikna edildiğinde  bendeki emanetlerini verdim, sevgiyle aldı, kabûl etti, bilhassa bez torba içindeki anneanne sabunlarına çok sevindi:) Sonra ''hani şu senin (Cerrahpaşa'ya koydum canimun yarisuni...) hikâyen var ya, işte ben de aynen onun gibi, bundan üç sene önce Ankara'da biraktum göğsümun birisuni, kanserle tanıştım ben de Volkan'um...'' dediğimde gözleri bulutlandı, ailesinden, dostlarından bu hastalığa verdiği canları yeniden hatırlayıp acılandı sanki...


Ama ağlamadık; ne o, ne de ben, ağlamadık hakikaten... Biraz bulutlansak da yağmadık yani, bu fotoğraf ben ona hastalığımı söyledikten hemen sonra çekildi. Hani belki o sebepten, ikimiz de biraz buruk gülümsemişiz gibi...


Ve işte bize kısa süreliğine uğrayan o hüzün de böylece geçip gitti, ''uyy benum güzel Handan'um, sen o işu bitirdun, bi daha da lâfuni etme artuk daaa...'' dedi. Başını başıma yaslayıp objektife o her zamanki dost Volkan olarak gülümsedi:) Ben de ona katıldım tabii...

Ooze Venue tıklım tıklım doluydu. Cep telefonları neredeyse bütün konser boyunca başların üzerinde, video kaydındaydı. Ben bunu pek anlayamamışımdır, isteyen yapsın tabii de, cep telefonu ile yapılan kayıttan ne hayır gelecek yani, işte oradasın, dinliyorsun, yaşıyorsun zaten, yetmez mi? Sadece ''Yarim Yarim'' okunurken ve haliyle salon yıkılırken, bu şarkıyı pek bir seven anacığımı arayıp kısa bir bölümünü dinlettim, çok sever Volkan'ı ama bu defa konser mekânı sağlık durumuna ve yaşına uygun olmadığından gelemedi:( Mecburen gayet samimi bir şekilde ve başından sonuna ayakta (!) izlenen konser sırasında tam arkamda duran ve Volkan'ın söylediği sevda şarkılarına ruhunu kaptırarak benimle yanyana duran sevgilisiyle birlikte, arada hatunları karıştırıp benim belime de sarılan delikanlı üçüncü defa utanarak ''ayyy, pardon...'' dediğinde ona dönüp ''boşver artık'' dedim. ''Nereden baksak benim yarı yaşımdasın, hani biraz sıksam senin kadar oğlum olurdu, önemli değil, dert etme çocuğum, keyfine bak sen:)'' Delikanlı bana minnetle gülümsedi:) O sırada birden dikkatimi çekti; duvara dayanmış şekilde konseri izleyen genç bir kadın gözyaşlarının seline kapılmış vaziyetteydi, hıçkırmaktan omuzları sarsılıyor, makyajına karışan yaşlar çenesinden yere damlıyordu. Çantamı güç-belâ açıp bir kağıt mendil çıkardım, beni ikide-bir sevgilisiyle karıştıran delikanlının omuzu üzerinden ona uzattım. Kırık bir gülümsemeyle aldı mendili, gözlerini, ağzını-burnunu ve belki yüreğinin sızısını da sildi. O sırada Volkan Konak sahnede rahmetli Kazım Koyuncu ile birlikte yazdıkları meşhur Gelevera Deresi'nin ''Koyverdun gittun beni, Allah'undan bulasun, kimse almasun seni, yine bana kalasun...'' bölümünü terennüm etmekteydi. Sözün özü; bu güzel bir adamın verdiği güzel bir konser ve benim için de harika bir geceydi. Volkan'cığım şimdi karavanında ''Tırmık İzi'' kitabına göz atıyor olsa gerektir, eh, ben de öyle eski İstanbul günlerimizdeki gibi ''tazecuk bir yeşul eruk'' değilim tabii, benim için de artık uyku vakti geldi:)

(Zira; işbu yazı konser dönüşü fena halde sızlayan ayaklar ve bir fincan sert kahve eşliğinde, sabaha karşı yazılıp yayına verildi...)

18 Kasım 2009 Çarşamba

Sen kalem ol, ben de kağıt, yaz beni yarim yarim...


“VAZODAKİ ÇİÇEĞİN ÖMRÜ BİR HAFTA OLUR, TOPRAKTAKİ ÖMÜRLÜKTÜR, YÖRESELLİKTEN KOPMAYI DÜŞÜNMÜYORUM...” dediğin için sana o boynu bükülmeye hazır, mahsun kesme çiçeklerden getirmeyeceğim. Topraklı kısmı gazete kağıdına sarılmış, ufak bir fidanla geleceğim kulise, belki yanına has pirinadan evde ve tabii elde yapılmış, anneanne işi birkaç kalıp sabun da eklerim, sen seversin öyle şeyleri, hem saçlarını yıkarsın diye:)

''Bir şiirimde söylüyorum: Çok sevdim kadınları, çook... Aldattıklarım da oldu, aldatıldığım da. Ama asla konuşmadım arkalarından...'' diyorsun ya, ben de ''senin canın sağolsun be Volkan'um, yakışır sana...'' diyeceğim. ''Volkan, biliyor musun, bu yaz hep senin sesinle gidip-geldim yolları, ne çok çınlatıldı kulakların o yollarda, Mimoza albümün hâlâ arabada, bir sürü gülümseme, bir o kadar da gözyaşı birikti o şarkılarda...'' diyeceğim.  ''Sonra bir yaz gecesi Alaçatı'da, Sunay Akın'la ikinizi  gülerek izlemiştim televizyonda:)'' diye ekleyeceğim. ''Yazın Karşıyaka/Açıkhava'ya gelmiştin ama işte kısmet olmadı, o vakit ben sana gelemedim, şimdi hatırlamıyorum bile, o zaman kimbilir nerelerdeydim? Bu defa da aynısı olsun istemedim, işte kalktım geldim, yeşul eriğum, efulim, ben seni çok özledim...'' diyeceğim. Belki omuzuna yaslanıp biraz ağlayacağım, sonra ihtimâl burnumu çekip ''ula ne ağlayisun daaa, ağlamaya mu gelduk hapuraya!..'' deyişine güleceğim:) Yarın gece, Bornova'da ben de seni dinleyeceğim, hoşgeliyorsun İzmir'e kuzeyin oğulcuğu, ben senin o ''kendin gibiliğini'', ''adam gibi adam''lığını hep çok seveceğim...


müzik - volkan konak yarim yarim 2009 | izlesene.com