21 Temmuz 2014 Pazartesi

Yoga eşittir ''cinsel taciz'' mevsimindeyiz!..


Şu aralar bana çok sık sorulan sorulara cevap vererek konuya toptan açıklık getirme gereği duydum:

- Evet, Yoga Academy ve kurucusu Akif Manaf ile tanışıklığım var. Kardeşim, eşi, annem ve ben Yoga Academy bünyesinde bir müddet yoga çalışmalarına katıldık. Akif Manaf'la da yoga yaptık.

- Hayır, herhangi bir cinsel tacize uğramadım, ailemden de kimse uğramadı. Yoga Academy bünyesinde yoga yaparken bu gibi bir şeyden yakınan kimseyi görmedim, duymadım. Herhangi bir dolandırıcılık hadisesi de yaşamadık. Belirlenmiş paket ders ücretini ve katıldığımız üç günlük bir özel çalışmanın bedelini ödedik, bizden başkaca bir para talebinde bulunan olmadı. Paramızı verip karşılığını almadan dolandırılmış falan değiliz yani...

- Neredeyse iki sene evvel, İzmir Soyer Sanat Fabrikası'nda gerçekleşen ve Akif Manaf'ın yönettiği üç günlük özel toplu çalışma haricinde herhangi bir yoga kampı ya da festivaline katılmadık. Bu özel çalışma sırasında, yeni doğmuştan biraz daha hallice bir bebeğin çalışma alanına bilhassa getirildiğine ve ailesi tarafından Akif Manaf'ın kucağına verilmek istenerek (üstadım, bebeği biraz kucağınızda tutar mısınız, enerjiniz ona da geçsin) sözleriyle ısrar edilmesine rağmen Manaf'ın buna yanaşmadığına bizzat şahit olduk. (Şeyh uçmaz, mürid uçurur) sözünü orada da hatırlamıştık, şimdi tekrar hatırlatmakta fayda görürüm...

- Kardeşim ve eşi yoga eğitmeni Faruk Kurtuluş'tan 200 saatlik yoga teacher training alarak eğitmen oldular. Ben de Zeynep Aksoy ve David Cornwell'dan 200 saatlik eğitim alarak yoga eğitmeni oldum. Halen Mavişehir Karma Yoga'da öğrencilerime yoga çalıştırıyorum. Bunlara ek olarak, dünya çapında tanınan bir yoga eğitmeni Godfrey Devereux ile üç günlük bir workshop yaptık, ben bazı başka eğitmenlerin tematik çalışmalarına katıldım. Ailemdeki diğer iki yoga eğitmeni, bilgilerini Hindistan'da derinleştirecek ve orada farklı hocalarla çalışacaklar. Eğitmenliklerimizin ve eğitmen sertifikalarımızın Yoga Academy ile herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Bizler uluslararası bir kuruluş olan Yoga Alliance belgeli eğitmenleriz...

- Evlerimizde Akif Manaf'ın bir çok DVD'si ve kitapları mevcuttur. DVD'lerle yogada tarz değişikliği yapana kadar uzun müddet çalıştık. Kitaplardan ise halen birer başvuru kaynağı olarak çok faydalanıyor ve kullanıyoruz. Bu kitapları kendisinin yazmadığı, onun talimatları ile bir müridler ekibinin yazdığı söyleniyor. Bize göre bu çok da mühim değil, kim ya da kimler yazmışsa eline sağlık, eğitimler sırasında bizim çok işimize yaradı bu bilgiler, halen de yarıyor. Uyduruk-kaydırık kitaplar değil hiçbiri, kütüphanelerimizde ve elimizin altında tutmakta fayda görmekteyiz...

- Niçin Yoga Academy'deki yoga çalışmalarını bıraktık ve farklı bir ekolden yogaya devam kararı aldık, hatta sadece öğrenci kalmakla da yetinmeyip eğitmen olduk? Yoga kamplarından birinde, çalışmalar harici zamanlarda eğlenmek ve dinlenmek için yapılan kimi animasyon görüntülerini izlediğimizde tarz ve üslup olarak yoga felsefesi ile bağdaştıramadık. Ayrıca mütemadiyen vurgulanan ''en hakiki, en gerçek ve en doğru yoga budur, bizimki haricinde her ne varsa o yoga değil mogadır, uydurmadır, işe yaramaz, para tuzağıdır'' mesajından rahatsız olduk. Yoga felsefesi içinde bir lider ya da guruya ihtiyaç bulunmadığı halde, sürekli ve aşırı yapılan o ''tek adam'' vurgusu da bizi açmadı. Üstadlığa, hocalığa, yetkinliğe ve rehberliğe elbette hürmetimiz var ancak, bunun abartılı boyutlarının yoga ile bağdaşmadığını ve çizgiyi bozduğunu bilecek kadar teori çalışmıştık. Bunlardan hareketle;  ''Orijinal Yoga Sistemi'' olarak nitelenen bu tarzı bırakıp, klasik temel yoga ile yolumuza devam etme kararı aldık ve öyle de yaptık. Eğitmen olmanın daha fazla insana yardım ulaştırma yolu olduğunu düşündüğümüzden öğrencilikle sınırlı kalmadık, bahaneler uydurmak elbette mümkündü ama biz bunu seçmedik ve eğitimlerimizi tamamladık. Yoga Academy ile çalışmama kararımızın arkasında herhangi bir taciz ya da dolandırılma durumu mevcut değildir, bir nevi doku uyuşmazlığı demek daha doğru olur...

- Merkezlerde Yoga Academy markası altında ve tuzluca fiyatlarla birçok ürün pazarlandığı doğrudur. Eşofman, mont, şort, tişört, ayakkabı,  yoga çorabı (ki; yoga katiyen çorap-ayakkabı vs. ile yapılmaz, ayakların çıplak olması esastır), yoga matı, mat çantası, havlu, logolu kol ve duvar saatleri, kupalar, toka, saç bandı, kalem, takvim, poster, anahtarlık vs. ıvır-zıvırdan hiçbirini satın almadık, almamız için herhangi bir zorlama ile de karşılaşmadık. Lakin; piyasadaki benzer ürünlere göre hayli pahalı satılan bu logolu ürünleri kendi isteğiyle deli gibi satın alanlar olduğunu görerek şaştığımız çok oldu. Ciddi bir ticari çalışma vardı bu konuda, bilhassa yoga festivalleri ve kamplarında...

- Yoga eğitmenliği anatomi bilgisi gerektiriyor, bedeni iyi tanımak ve sakatlanmaları önlemek için şart bu. Ben derslerimde öğrencilerime pozlar sırasındaki yanlış ya da zarar görebilecekleri duruşları düzeltmem gerekebileceğini, bunun için de zaman zaman bedenlerine dokunabileceğimi, eğer böyle bir şey istemeyen varsa bu hassasiyetini bana baştan bildirmesini söylüyorum. Şimdiye kadar kimseden red cevabı almadım ama olabilir, hiç şaşırmam duyarsam, kimi insan kendisine dokunulmasından hoşlanmayabilir. Pozlardaki öğrencilerimi düzeltmek için belli bölgelere dokunuyorum, omurga, boyun, karın, baş, ayaklar, eller, kollar, dizler gibi. Cinsel bölgelerle zaten işimiz yok, kimsenin bacak arasına, memelerine ya da poposuna dokunmam gerekmiyor yani. Dolayısı ile; yoga çalışması sırasında cinsel tacize uğramak evet mümkündür ve bu zaten anlaşılır. Hoca dokunmasının hiç gerekmediği bölgelere ısrarla dokunuyorsa ve bu dokunuşlar rahatsızlık uyandıracak şekilde ise tacizden bahsedilebilir belki, bilemiyorum. Ben şimdiye kadarki yoga çalışmalarımda böyle bir durum yaşamış değilim, yaşattığımı da sanmıyorum...

- Yoga stüdyolarına, spor salonlarına ve benzeri yerlere ''karı-kız düşürülecek müsait ve bereketli mekanlar'' gözü ile bakmak erkek dünyasının çok bildik bir jargonudur. Hele bir de yogada ya da egzersizde giyilen taytları, spor sütyenleri, büstiyerleri düşünürsek, bir çok düşük tekamül seviyeli eril enerjinin ağzının suyunu akıtan konulardır bunlar. Şimdiki bilinç seviyesi içinde bunu değiştirebilmek müşkül görünüyor. Sadece şunu söyleyebilirim; yoga felsefesi içinde sadece ve saf hali ile yoga vardır, zihin-beden ve ruh yoga odağında birleşir. Yoga yaparken önünüzdekinin kıçına, yanınızdakinin memesine, ötedekinin bacak arasına bakıp yutkunmaktaysanız zaten boşuna oradasınızdır, mat işgal ediyorsunuzdur, bence boşverin, size daha müsait ortamlar araştırın. Ayrıca; insan tacize uğradığında bunu rahatsızlık olarak hemen algılar, anlaması için seneler geçmesi gerekmez. Eğer tacize uğruyor ama şu ya da bu sebeple sesini çıkartmıyorsa o da kendisini bağlar, onu mütemadiyen taciz edeni değil kuşkusuz. Bu sebepten, çok da inandırıcı bulmadığım kimi açıklamalar okuyorum gazetelerde, hangisinin doğru, hangisinin yalan olduğunu elbette Allah bilir ama, her halükarda ''iftira'' çok kötü bir karma döngüsü yaratan, infaz bedeli en ağır günahlardan biridir, insanın bırak kendisini, yedi sülalesine yayılır, sonra borcu öde öde bitmez mazallah!..

- Netice itibarı ile, bütün bu olan bitenler gene yogaya zarar vermiştir. Ben bir kadın yoga eğitmeniyim ama ailemde bir erkek yoga eğitmeni de var, kardeşim. Ayrıca bir çok erkek eğitmen arkadaşımız, hocalarımız da var. Artık onların tamamı böyle bir zan altında kalmış oluyor. Şimdiden o çok tanıdık-bildik sıradan algıların ürettiği tatsız şakalar, yargılamalar, komik zannedilen ama bizlere göre hiç de komik olmayan ifadeler geliyor. Yazıktır. Hakikaten bütün odağını yogada tutarak, ticari kaygılarını yoganın önüne geçirmeksizin bilgi ve tecrübesi ile insanlara hizmet eden, öğreten, yardımcı olan eğitmenler (yoga bir din değildir, yoga yapan kişi Hindu ya da Budist olmaz, yoga yapmak için vejetaryen olma şartı yoktur, yoga her yaştan, her inançtan dileyen herkesin yapabileceği çok faydalı bütünsel bir pratiktir vs.vs.) yanında şimdi bir de bunu anlatmak, açıklamak ve böyle bir konuda uzun müddet yapılması muhtemel olan sevimsiz şakaları göğüslemek zorunda kalacaktır. Gazetelerde, ilgili haberlerin altındaki okur yorumları bunun apaçık göstergesidir, en çok da buna üzülüyorum:( Sonra diyorum ki kendime; ''yahu üzülme, su akar yolunu bulur elbette, havada uçan leyleği göstersen (vayy, karı bana çiftleşelim, üreyelim işareti çaktı, kaçırmayayım, hemen atlayayım!) olarak anlayan o zavallı bel altından yukarı yükselememiş bilinç seviyeleri her zaman olacak, ayrıca kadını-erkeği de yok aslında bu işin, magandası her daim mevcut...'' Elbette ayrışacaktır su yağdan, elbette süzülecektir posalar, geçecektir bu mevsim de, sabır ve sebatla inandığın yolda yürümek en iyisidir her zaman. Kim ne derse desin, yol senin, pusulan kalbin ve zaten çoktan belli istikametin...

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Ağır misafir...


Saat işliyor. Can bulduğun andan itibaren, bu doğumdan da evvel. Ruhun ''can''la birleştiği anda başlıyor saat işlemeye. Ve hiç durmuyor durması gereken zaman gelinceye kadar. O zaman gelip çattığında da, hiçbir gayret, hiçbir çaba, hiçbir direniş fayda etmiyor, ruh ''can''dan ayrılıyor kaçınılmaz şekilde... 

Hayat pek çok yönü ile adil görünmüyor belki, elbette dünyevi şuur ölçeklerine göre böyle bu, biz derindeki manayı her zaman göremeyebiliyoruz. Lakin; o pek de adil görünmeyen hayat herkes için, her canlı varlık için geçerli olan, çok eşit bir netice ile noktalanıyor. Ölüm hiçbir fark, hiçbir ayırım gözetmeksizin, nefes alan her varlığa aynı şekilde eşit ve adil davranıyor...

Fotoğraftaki geniş alınlı, muhtemelen mavi gözlü, bukleli saçlı ve çok tatlı kız çocuğu güzelce giydirilmiş, sandalyeye oturtulmuş ve fotoğrafı çekilmiş. Onun kısa hikayesinden ailesine ve sonraki zamanlara kalacak son hatıra bu fotoğraf çünkü bu ufak kız fotoğraf çekildiğinde artık bir ölü, nefes almıyor. Kızın ellerinin duruşu aslında bu durumu ele veriyor ama hemen ilk bakışta anlamak kolay değil tabii. Victoria dönemine ait bir gelenek bu, ''memento mori/ fani olduğunu hatırla'' ya da ''post mortem/ ölümden sonra'' gibi isimleri var. Vefat eden aile bireyleri inanç ve geleneklere göre sonsuzluğa uğurlanmadan evvel ya tek başına, ya da diğer yakınlarla fotoğrafları çekiliyor. Bu işte uzmanlaşmış özel fotoğrafçılar var ve cansız bedenlere çeşitli şekillerde pozlar verdirebilmek için bazı dayanak ve düzenekler kullanıyorlar. Bugünün insanına belki çok tuhaf ve ürkütücü gelebilecek bu Victorian dönem geleneği, aslında ölümü bir kabulleniş biçimi, gürültülü-patırtılı isyanlardan ziyade sessiz, sakin bir matem belki, kaçınılmaz olanı kabul ederek ilahi iradeye teslim olmak. Zaten başka çare var mı ki?..

Victoria dönemi bu ''post mortem'' fotoğrafları şimdi çok değerli. Ölümlerinin üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçen insanların hatırasını yaşatıyor olması bir tarafa, hastalıklara şimdiki gibi çarelerin olmadığı, bugün leblebi gibi kullanılan antibiyotik ve benzeri ilaçların henüz bulunmadığı, basit bir grip salgınında dahi yüzlerce kişinin hastalanıp öldüğü, insanların anlaşmazlıklarını silah ve düello ile hallettiği zamanlardaki hayata ilişkin pek çok bilgi taşıyor günümüze bu sepya fotoğraflar. Müzayedelerde yüksek fiyatlara alıcı bulmaları, antikacılarda özellikle aranmaları şaşırtıcı değil...

Ben ''korku'' değil, ''kabul'' okuyorum bu fotoğraflardan. Bir nevi yüzleşme, daima hayatın içine geçmiş durumda bulunan ölümün tescili. Kaçınılmaz olarak ve muhakkak her eve uğrayacak bir ağır misafiri buyur etmek gibi, hepimizi birbirimize eşitleyen o en adil ve ağır misafiri...

30 Haziran 2014 Pazartesi

İçinden bir çok kalp geçen yazı... ❤️



Ayvalık'ta, geçen Cumartesi günü bir ara sokakta karşıma çıktı bu tabela, sektirmedim, hemen durup çektim tabii. Herkeste farklı bir algı oluşturabilir, ben samimi buldum. Birden fazla anlam taşımakta bana göre, (ansızın kalp krizi geçirme riskim var, acilen hastaneye götürülmem icap edebilir, garaj önüne park edilirse buradan araba çıkamaz, lütfen...) ve (kalbim müstakil evin garajı önüne langadanak araç parketme hödüklüğünü kaldırmaz, çünkü kalp hastasıyım, ani öfke ve sinir halleri bana hiç yaramaz, mazallah tık der giderim, günaha girmeyin...) şeklinde. O kalbe buradan selam ederek şifa diliyorum.❤️


Gene geçen Cumartesi, gene Ayvalık, gene bir sokak arası ve bir evin duvarı... 23.02.2014 Pazar benim 49. yaşıma girdiğim gün. Enteresan bir hizalanma, muhtemeldir ki bir aşk acısı, işin içinde gene bir kalp var yani. Ona da selam ederim, şimdiye artık teselli bulmuş olmasını dilerim.❤️ 

Ben de kalbimi Ayvalık'ın o güzelim sokaklarından birindeki çok eski bir taş Rum evinin avlusuna emanet bıraktım, yakında bedenim ve ruhumla orada tekrar kavuşturmak üzere:) Kendi kalbime de selam ederim elbet.❤️ İçinden bir çok kalp geçen bu yazı burada biter ve ben bisikletime atlar giderim... 

23 Haziran 2014 Pazartesi

Mardin kapısından atlayamadım...

''Liralarım döküldü, toplayamadım, o yare mektup yazdım, yollayamadım, vurmayın arkadaşlar ben yaralıyam, el alem al giymiş, ben karalıyam...'' diye devam edip gider bu güzel türkü. Olay yeri inceleme ekibimiz Gülsün ve Haluk, yanlarına anneleri de alıp geçen ay bir Diyarbakır-Mardin seyahati yaptılardı, beraberlerinde çok sevdiğim şehir Mardin'den kokular, tatlar ve fotoğraflar getirdilerdi tabii, oradan aklıma geldi 2005 senesinin Kasım ayında eski blogum ''Tırmık İzi''nde yayınladığım Mardin yazıları... 



Mardin'e şimdi artık emekli olan TRT spikeri arkadaşım sevgili Misket Dikmen ile beraber gitmiştik. TRT Diyarbakır Radyosu'na geçici görevle spiker desteği verilen zamanlardı, ben İstanbul'dan, o İzmir'den gelmişti. İzin günümüzde Diyarbakır'dan araba kiralamış ve şimdi ismini hatırlamadığım çok çocuklu genç bir adam olan Diyarbakırlı şoförümüzle o tarafların tozunu attırmıştık :)



O vakitler yoktu ama, şimdi artık Mardin'in de bir havaalanı var, İzmir'den direkt uçabiliyorsunuz mesela... Bana sorulursa eğer, herkesin görmesi gereken bir şehirdir derim. Sihir taşır, çok farklıdır. Yemekleri, el yapımı sabunları, kendine özgü baharatları, daracık sokaklarında tıkır-mıkır dolaşan eşekleri ve ille de günbatımı, çok meşhurdur. Medeniyetlerin harman olduğu kadim Mezopotamya topraklarını safran rengi bir deniz gibi gözlerinizin önüne seren o akşamüstlerinden birine şahit olursanız günün birinde, sihir derken ne demek istediğimi eminim çok daha iyi anlarsınız. Haa, unutmadan, Mardin'in sembolü Deyrulzafaran Manastırı'nın profesyonel genç rehberi sevgili Sercan Paslanmaz'ın şöhreti de neredeyse dünyayı tutmuştur, bilhassa genç kızların ilgi alanına girecek bu konuyu da belirtmekte fayda görürüm :) 2005'in Handan'ı olarak neler yazmışım Mardin hakkında, okumak isteyenler buradan buyurabilir. Ve bir de şu muhteşem hikaye tabii, o saf, hep temiz kalmış güzelim hatıraya selam ile...



13 Haziran 2014 Cuma

Sen benim gizli kuyumsun...


Akşamüstü aramış, ben duymamışım. Aramasını gördüğümde bu defa ben onu aradım, telefonu kapalıydı. Daha sonra telefonunun açık olduğuna dair mesaj geldi, yeniden aradım, meşguldü. Nihayet denkleştik de konuşabildik. Okurlardan, kitaplardan, ilişkilerden, aldığımız eğitimlerden, yogadan, Hindistan'dan ve daha ne çok şeyden konuştuk, her zamanki gibi birbirimizi tam olarak anlayabilmenin, o frekans uyumunun verdiği iştahla konuştuk...

Bir ara; ''biliyor musun Handan...'' dedi, ''sen benim başına koşup içine eğilerek (Midas'ın kulakları eşek kulaklarıııııı!) diye bağırdığım gizli kuyumsun, seninle konuşabildiğim şeyleri bir başkası ile asla konuşmadım ben şimdiye kadar...'' Bu değerli bir cümleydi, birkaç nefes durup içime bakmayı, bende yarattığı hisleri farketmeyi hak edecek özel bir cümle. Öyle de yaptım zaten, keyfini çıkardım bu cümlenin:) Herkes herkes için bu kadar özel olamayabilir elbette, bu ifadesi zor bir şey aslında ama, o her zamanki parıltılı zekası ile bir çırpıda bulup çıkartmıştı işte anlamı hayli güçlü olan bu cümleyi. O bir yazar, o zeki bir adam, o benim arkadaşım ve ben onu seviyorum, evet...

(Midas'ın Kulakları efsanesi için müracaat buraya lütfen...)

8 Haziran 2014 Pazar

3.gözünü sevdiğimizin adamı: Dr.Alper Kaya :)


İzmir-Narlıdere'de, yamaçtaki apartmanın en üst katlarından birinde, körfeze tepeden bakan geniş pencerenin aydınlığındaki odada varlıkları üç çok ciddi hastalıkla sınanmış ve sınanmakta olan üç farklı kişiydik. Bir MS, bir kanser ve bir de ALS hastası yani... Bizi birbirimize arkadaş kılan ise sadece hastalıklarımız değildi elbette, odadaki üç kişinin yolları birbiri ile çok enteresan şekillerde ve farklı zamanlarda kesişmişti, bu ''farklı zamanlar'' dediğim bahis taaa 80'li yıllara kadar derinleşmekteydi. Dr. Alper Kaya'ya henüz 28 yaşında genç bir göz doktoru iken ALS teşhisi konmuş ve hayatının bütün akışı bu teşhisle değişmişti. Benim üniversite ilk sınıf öğrencisi olduğum zamanki semt arkadaşlarımın neredeyse tamamı Alper'in de arkadaşıydı, Nejat Şener, Suat Sungur, Can Özbatur, Yasemen Heper... Halen baba evimin bulunduğu apartmanı gayet iyi biliyordu çünkü o vakitler karşı giriş dairesinde oturan komşu kızımız Yasemen'i arkadaşlarla dışarı çıkılan geceler eve o bırakıyordu. Şu anda benim evimin baktığı, baba evimin tam arkasına düşen parkı, Nejat'ların Girne Bulvarı'nda, eski demiryolu tantanlarının oradaki bahçesi havuzlu evlerini, o bahçedeki şen-şakrak yaz akşamı muhabbetlerini, sanat tartışmalarını, bunların hepsini benim gibi o da gayet net hatırlıyordu...

Yardımcısı Ahmet Bey bize kapıyı açıp içeri aldığında, Alper'in odasından müzik sesleri geliyordu. Odaya girdiğimizde özel sandalyesinde, gene özel mızıkası ile bilgisayarında çalan bir Chuck Mangione şarkısına eşlik etmekteydi. Biz geldik diye şarkıya eşliğini kesmedi, sonuna kadar devam etti, biz de severek dinledik elbette... Bunca yıldır bedeninin başından başka bir tarafını kıpırdatamaması hiç önemli değildi Alper için, o bir müzisyendi aynı zamanda ve ALS hastalığı bile koparıp ayıramamıştı onu müzikten, müziği de ondan...



Alper, normalde teşhis kesinleştikten sonra 33 ay kadar yaşayabilen ALS hastaları arasında ezber bozan bir hasta kimliği taşımaktaydı öte yandan. Çünkü, 28 yaşında ALS hastası olduğunu öğrendiğinde ilk işi eşi Elçin ile konuşmak olmuş, akıbetini bildiğinden karısına derhal boşanmayı teklif etmişti, Elçin ise kızıp ''hele dur bakalım, nereye, çocuğunu büyüteceksin daha!..'' diyerek Alper'e göre ''tokat gibi''  bir cevap vermişti. Baba olacağını işte bu şekilde, neredeyse hastalığı ile eşzamanlı öğrenmişti. Kızları Ece şu an 22 yaşında ve Alper hala hayatta. Elbette başladığı noktada kalmadı hastalığı, adım adım ilerledi, bedeninin kontrolü teker teker çekildi, Alper'e göre tamamen durmuş da değil ama, halen hayatta işte. Ünlü İngiliz fizikçi-evrenbilimci Stephen Hawking de aynı hastalığı dünyanın tanımasını sağlamış bir ALSlidir ve 21 yaşında hastalanmasına rağmen halen hayatta olup, şu an 72 yaşındadır. Çoğu kişinin bildiği gibi, çalışmalarına devam etmekte, yazılarını yazmakta fakat Alper gibi konuşamamaktadır...

Teknolojinin bu kadar ilerlediği bir devirde, bilim adamları elbette ALS hastalarının hayatını kolaylaştıracak icatlar peşinde de koştular, özel tekerlekli sandalyeler, bilgisayar kullanımını sağlayacak sistemler, konuşamayan hastalar için ihtiyaçlarını dile getirecek özel sesli programlar, Dr. Alper Kaya gibi başını hareket ettirebilenlerin kullandığı, iki kaş arasındaki 3. göz noktasına yapıştırılan ''head-mouse''lar ve daha birçok şey... Ama hepsi bir tarafa, ''nefes'' bir tarafa elbette, ALS hastalarında diyafram hareketleri durduğundan olağan şekilde nefes almak imkansızlaşıyor, Alper de bu sebepten mekanik invazif ventilasyonla, yani negatif basınç yaratan bir cihaz aracılığı ile nefes alıyor...



İki kaşının arasında duran ''head-mouse'' ve özel bir yazılım aracılığı ile bilgisayarının ekranına bunları yazdı sevgili Alper:) O bir doktor-hasta olduğundan, herşeyi son derece farkında olarak yaşamış şimdiye kadar ve halen de öyle yaşıyor. ''OnScreenKeys'' adlı ALS hastalarının kullanımına özel tasarlanan bir programın seslendirmesi için benimle temas kurduğu zamanları hatırlıyorum. Hayatımdaki çok tatsız bir süreci hatırlatıyor olsa da bu bana, bu sebepten biraz gecikmeli olabilmiş olsa da, neticede stüdyoya girip kaydetmiştim bu programın demolarını, bunun için önce hareket özgürlüğümü yeniden kazanmam gerekmişti. Şimdi düşündüğümde ne kadar acı geliyor, ne kadar yazık! Herneyse, programdan örnekler dinletiyor bize Alper, bu gibi çalışmaların hasta insanlar adına ne denli önem taşıdığını bir defa daha görüyoruz...



Planlarından bahsediyor, evet, çünkü o planlarını asla rafa kaldırmamış muhteşem bir adam. İzmir körfezine tepeden bakan odasında yazmaya, okumaya, müziğe, çalışmaya ve üretmeye devam ediyor. Hep birlikte çay içiyoruz, güler yüzlü yardımcısı Ahmet Bey ona da pipetiyle içebileceği bir fincan çay getiriyor. Alper, ''Ahmet Abi'' diye seslendiği yardımcısına ''böyle güzel hanımları gördün, odadan çıkmazsın tabii'' diye takılıyor, birlikte gülüyoruz:) Ve ne çok konuşuyoruz, sanki tuhaf bir iştahla konuşuyoruz. Konudan konuya, oradan oraya, eskiden yeniye atlayıp duruyoruz. İki saat hızla geçiyor, kapı çalınıyor, Alper'in eşi Elçin geliyor. Biraz da onunla sohbet ediyor ve sonra kalkıyoruz. Neşe içinde uğurluyor bizi Dr. Alper Kaya, yanaklarından öperek vedalaşıyoruz. 2010 senesinde, 17. Altın Koza Film Festivali'nde, uluslararası kısa film yarışmasında ''en iyi belgesel'' ödülünü alan Hazal Bayar'ın çektiği ''Story of Alper Kaya-Four Walls, One Window (Alper Kaya'nın Hikayesi-Dört Duvar, Bir Pencere)'' DVD'leri elimizde, dört duvar ve bir pencereden oluşan odasında bırakıp onu, ayrılıyoruz...



Öyle beylik, sulugözlü, duygu sömürüsü dozu yüksek cümlelere hiçbirimizin ihtiyacı yok, Alper'in zaten hiç yok, bu yüzden uzatmaya da lüzum yok. Hayat cesur olanları seviyor diyerek bitireceğim, bazılarında hiçbir uzuv, hiçbir şey eksik olmadığı halde o cesaretten eser, gram, kırıntı bile olmayabiliyor, kimileri de başkalarının neredeyse hiçlik dediği noktadan, halen ve herşeye rağmen gözünü dahi kırpmadan, emsalsiz bir cesaretle bakabiliyor ve karışabiliyor hayata. O kadar...

Ek ve de dip: Olay yeri fotoğrafları için Yol İzi'nin çok sevgili ve de kıymetli yolcusuna teşekkürle...


7 Haziran 2014 Cumartesi

Gayet...


Bazen böyle denk gelir, altına-üstüne-kenarına-kıyısına hiçbir ses, hiçbir söz eklemek gerekmez. Bu da gayet öyle işte, gayet...

31 Mayıs 2014 Cumartesi

"Ben onu çok seviyorum..."



"Senin kocan, varlığında olağan şekilde bulunan dişil enerjiyi bastırıp yoksaymamış ve bu sayede yaradılış özü bozulmadan kalmış nadir adamlardan" dedim ona, "ve bu bir yüksek tekâmül göstergesidir aslında..." 
"Evet, öyle" dedi, "çünkü annesi muazzam bir kadın..." 

Boylarımız aynıydı belki ama yaşlarımız, kilolarımız, hastalıklarımız, deneyimlerimiz ve fikirlerimiz arasında elbette farklar vardı, buna rağmen ikimiz de içsel dengeleri yerli-yerinde, ruhu sağlıklı bir adam ya da kadın yetiştirmenin temel koşulunun öncelikle bunlara kendisi sahip bir anne olduğunu bilecek şuurda idik. O da, ben de farkındaydık ki; kişiliği oturmuş, içsel dengeleri sağlam şekilde kurulmuş bir adamdan daha yakışıklısı yoktu, olamazdı yeryüzünde. Bu bütün fiziksel ölçeklerin ötesinde, çok değerli bir hakikatti ve böyle bir adam, ancak Allah tarafından armağan edilebilirdi bir kadına... O bunun farkındaydı. Bu sebepten; "kocana aşık mısın?" soruma "hayır" diye cevap verdi, "ben onu çok seviyorum, bu aşktan çok farklı, başka, bambaşka birşey..." Bu kadınla bu adamın etrafa yaydığı enerji gerçekten de öyle vıcık-yapış aşk kokan türden değildi, çok değişik ve çok kıymetli birşeydi. İnsanı irkiltmeyen, boğmayan, yumuşak, nazik, ince, pürüzsüz ve kendiliğinden... 

Gecenin karanlığında başınıza bir yarasa çarparsa eğer, ona "kör müsün?!" demenizin faydası olmaz çünkü neredeyse kördür, evet. Bu yüzden kör bir yarasa değil, o malum ve muhteşem işitme duygusu hasarlı bir yarasa çarpabilir başınıza, ancak sağırsa algılayamaz sizin titreşimlerinizi. İşte böyle ne çok  "tersine talih" üzerine kurulu ilişki var dünyada diye düşündüm onlara bakarken, bu kadar birbirine hürmet, netlik, dürüstlük ve düzgünlük akla kaçınılmaz olarak tam tersi kavramları yani olanca yamukluğu, hürmetsizliği, yüz-göz olmuşluğu, bulanıklığı ve yalancılığı getirdiğinden... Çok güzeldiler, ikisi de❤️

22 Mayıs 2014 Perşembe

Sessizliği bölmek için...



Çok geçmeden herkes olağan hayatına döner. İlk günlerde Twitter'dan, Facebook'dan çemkiren ve ortalığa çok sıradan hüzünlü mesajlar fışkırtan ergenler bildik aşk-meşk hikayelerine başlar kaldıkları yerden... İlgili banka hesaplarına bir miktar para yatırıp birkaç da bağış "esemes"i (!) attıysan zaten vicdanının yükünü gene aynı arka bahçeye boca etmişsin demektir, artık rahat uyuyabilirsin yani...

Orada ise sessizlik hakimdir. Kimsenin ağzını bıçak açmaz. Çünkü şu dakikadan sonra artık ne para, ne yiyecek-giyecek, ne bağlanan maaşlar ve vaad edilen güvenceler, ne silinen borçlar, ne de günah keçilerinin tutuklanmasının bir anlamı vardır. Olsa ne olur, olmasa ne farkeder?..

Olayın ertesi günü akşamı, Afyonkarahisar'dan bindiğim otobüs madende yakınlarını kaybeden ve cenazelere katılmak üzere Soma'ya gidenlerle doluydu. Herkes koltuk arkası ekranlardan izledikçe insanı daha bir kahreden haberleri izliyordu sessizce. Soma yol ayrımında boşaldı otobüs. Ortalık sessizdi, herkes suskundu. Gerçeğin olanca acılığına rağmen mecburen kabul edildiği zamandı, çok zor bir zamandı...

Çok geçmeden herkes olağan hayatına döndü. İlk günlerde Twitter'dan, Facebook'dan çemkiren ve ortalığa çok sıradan hüzünlü mesajlar fışkırtan ergenler bildik aşk-meşk hikayelerine başladılar kaldıkları yerden... Vicdanların emniyet sübapları üç-beş bağış "esemesi" (!) ile fazla gazı boşalttı, ah-vahların yankıları giderek zayıfladı, işitilmez oldu. Buram buram reyting kaygısı kokan sözde ünlü (!) sanatçıların, ucuz programcıların ağlak ziyaretleri seyreldi. Sosyal medya o eski dangalak çizgisini buldu yeniden...

Biz ise ŞİMDİ oraya gidiyoruz. Yanımızda birkaç kutu erzak götürüp kameralara ağlamak ve böylece ne kadar iyi insanlar olduğumuzu etrafa bağırıp takdir almak için değil, şu an asıl ihtiyaç duyulan yardıma katkıda bulunmak üzere gidiyoruz. Kayıp veren ailelerin kapılarını tek tek çalıp babasız kalan çocukların, dulların, evlat kaybetmiş ana-babaların, kendi acılarının derinliğine saklanıp susmuş insanların travmalarını hafifletebilmek, onlarla konuşmak, onları dinlemek, terapi ve şifa çalışmaları yapmak için... O acı yükün bir kısmına olsun omuz vermek için, o insanlar adına rıza makamının kapısını biraz olsun aralamak için. Bir defalığına değil, travmalarının sarsıcı boyutu azalana, öfke ve isyanın yerini kabul ve sabır alıncaya kadar. Gidiyoruz. Arkamızdan gelen olup-olmadığına hiç bakmadan, kaç kişi olduğumuzu saymadan, sadece gidiyoruz. Gıda, giyim, yakacak vs. gibi dünyevi zımbırtılar götürmüyoruz, kendimizi ve bilgilerimizi götürüyoruz oraya. Şimdi asıl ihtiyaç bu çünkü, biliyoruz. Çok büyük ve ortak bir travmanın yüküne biraz da olsa omuz verebilmek, ortasından yırtılmış ruhların kanamasını biraz dindirebilmek için, sessizliği bölmek için oraya gidiyoruz...

30 Nisan 2014 Çarşamba

La invitare (Davet)- 2. Bölüm...


Mezopotamya'nın kutsal topraklarında, kadim bilgilerle donanmış eski kâhinlerin soyundan gelen ve Maya rahipleri tarafından çok özel bilgilerle eğitilmiş  yüksek tekâmüllü şaman bir rehberin, merhum Duran Türkoğlu'nun en kıymetli öğrencisi olan ruh kardeşim Sevgi Alis Yıldırım, gözlerini hiç açmadan ve gayet sakin bir sesle ben bahsedinceye dek hakkında en ufak bir malûmatı olmayan bu Sicilyalı küçük kızla ilgili konuşmaya başladı: ''Annesinin üç adı var. Bir başka kız var, ya kız kardeş ya da ikizlik gibi bir benzerlik sözkonusu. İçinde (Anna) geçen bir isim var, aileden biri bu. Cam tabutun kapağı sabitlenirken yumurta akı gibi bir madde kullanılmış. Rahatsızlık sözkonusu, huzursuzluk anlamında rahatsızlık var. Huzur istiyor artık, rahat bırakılmak istiyor. Git ve onu gör, ortak karmanız var, bundan çağırıyor seni, git de tamamlansın bu, git oraya, sen de rahat et, o da rahat etsin...''

Sonra gözlerini açtı. ''Daha fazla bilgiye ihtiyaç var mı?'' diye sordu bana, yoo, hayır, gerekmiyordu. Yemeğimizi yemeye ve sohbet etmeye devam ettik. Sevgili Sevgi'nin kurduğu bağlantıda aktardığı bilgilerin devamını ben yemekten sonra eve dönüp, araştırma için internetin başına oturduğumda getirecek ve ne yalan söyleyeyim, elde ettiğim her belgeli bilgide biraz daha hayrete düşecektim?! Zira; Rosalia Lombardo'nun annesinin kocasının soyadı hariç, gerçekten üç adı vardı: ''Maria di Cara''. Küçük kızın 1920 yılındaki vefatından beş sene sonra, ailenin bir kız çocuğu daha dünyaya gelmişti ve bilin bakalım halen hayatta olan bu ikinci kız çocuğun adı neydi? Evet, ''Rosalia Lombardo'' diyenler yanılmadı, aile 2. kız çocuklarına da aynı ismi vermişti. Sevgi'nin bahsettiği ''ikizlik gibi bir benzerlik sözkonusu'' durumu buydu. Gelelim içinde ''Anna'' geçen isme, Rosalia öldükten beş sene sonra dünyaya gelen ve şu an 89 yaşında olan 2. Rosalia Lombardo'nun bir kızı vardı ve adı da Rosanna La Ferla idi. Kendisi artık son derece yaşlı olan annesinin ve Lombardo ailesinin sözcülüğünü yapmaktaydı. Basın açıklamalarını Rosanna hazırlıyor ve röportajlarda da genellikle o konuşuyordu. 2 yaşında ölen teyzesi üzerinde yapılan bilimsel çalışmalar ile alâkalı ailevi rahatsızlığı o dile getiriyordu. Çünkü Lombardo ailesinden geriye kalanlar ve bilhassa da 89 yaşındaki kızkardeş, gûya Rosalia'nın bozulmasını önlemek adına yapılan uygulamaların tam tersi etki yarattığını, aslında kumral olan küçük kızın saç renginin oksijenle açılmış gibi tuhaf bir şekilde sarardığını, eskiden öldüğü günkü gibi gergin ve canlı görünen cilt yapısının bu uygulamalardan sonra tamamen bozulduğunu, tabutun içindeki mavi kumaş ve metal dua tabakasının karardığını ve en önemlisi, 94 yıl önce Dr. Alfredo Salafia tarafından mumyalandığında gözleri tamamen kapalı olan Rosalia'nın uygulanan işlemlerden sonra gözlerinin açıldığını söyleyerek bilimsel çalışmalara savaş açmış durumdaydı! Aileye göre mevcut mumyanın artık eskisiyle hiç alâkası yoktu, bütün bu bilimsel zımbırtılar Rosalia'yı mahvetmişti...




Bu fotoğraflar Rosalia'nın eskiden tamamen kapalı olan gözlerinin artık alenen açılmış olduğunun en bariz ispatı tabii. Bu durumu ortamdaki ısı ve nem değişikliklerine bağlayanlar olduğu kadar,  paranormal bir vaka olarak değerlendirenler de oldu elbette. Onlara göre Rosalia bazı kutsal dini günlerde gözlerini açıp sonra tekrar kapatmaktaydı. Aslında Rosalia'nın tabutunun cam kapağının açılmasına ailesi ve din adamları tarafından asla izin verilmemiş ve şimdiye kadar yapılan bütün çalışmaların tabutun üzerinden olması şartı koşulmuştu. Küçük kızın mumyası, bulunduğu yere mobil tıbbi inceleme cihazları taşınarak yerinden kaldırılmadan hem röntgen, hem de daha ileri bir teknik olan CT görüntüleme yöntemi ile defalarca incelenmiş, beyni de dahil bütün iç organlarının gayet düzgün ve hasarsız şekilde halen durduğu, en ufak bir bozulma olmadığı belirlenmişti. Evet, Dr. Salafia bu küçük kız üzerinde, neredeyse yüz yıla yakın zaman önce babasına vaat ettiği gibi hakikaten harikalar yaratmıştı... Ama, işte sonsuza dek süreceği umulan bu hikâyede halen bazı ''ama''lar vardı?







O ''ama''lar 2. Rosalia Lombardo ve National Geographic TV adına çalışan bazı bilim adamları arasında ciddi bir savaşa dönüşmüş durumdaydı. Hâttâ; yaşlı kızkardeş 2012'de ablası ile alâkalı bir mektup yazarak konudan rahatsızlığını dünya basınına duyurmuş ve Lombardo ailesinden izin alınmadan kullanılan bilgi, belge ve fotoğraflardan, asılsız söylentilerden cidden bıktıklarını, bilimsel çalışmaların ablasının eski güzel görüntüsünü alıp götürdüğünü, bu konuda kesin şart olmasına rağmen kendilerinden izinsiz şekilde tabutun açılmış olduğunu düşündüklerini, muhtemelen bunun ciddi bir bozulmaya sebep olduğunu, bu nedenle kesinlikle yeni bir uygulama istemediklerini, buna karşılık kendisine susmasının söylendiğini ve bildiklerini anlatmaması için ciddi tehditler aldığını, artık Lombardo ailesine ve 2 yaşındayken ölmüş ablasına saygı duyulmasını rica ettiklerini net bir dille belirtmişti. Aradan geçen son iki yılda da aile ve National Geographic TV bilimsel ekibi arasındaki sular durulmayacak ve karşılıklı avukatlar, hukuk danışmanları devreye girecekti...







Antropolog Dario Piombino Mascali ve Biomoleküler antropolog Prof. Albert Zinc, National Geographic'in Rosalia ile alâkalı çektiği belgeselde ön plânda olan bilim adamlarıydı (YouTube'da tamamını izlemiştim bu belgeselin, şu sıra gûya ulaşım engeli olan bu kanala tıpkı Twitter'da olduğu gibi hemen herkesin ulaşabildiğini bildiğimden, izlenmesini tavsiye ederim, birkaç bölüm olarak halen var, bütün bu anlatılanlara katkısı büyük olacaktır, eminim). Küçük kızın hangi formül kullanılarak mumyalandığını uzun araştırmalardan sonra ortaya çıkaran da genç antropolog ve araştırmacı Mascali idi zaten. Bu ikili, aileyi ve Rosalia'nın 94 yıldan beri evi olan Catacombe dei Cappucchini manastırının yöneticisi yaşlı din adamlarını bozulmayı durdurmak üzere yapılacak bilimsel çalışmalar konusunda zor da olsa ikna etmişti. Kesin olan iki şart vardı, tabutun kapağı asla açılmayacak ve tabut bulunduğu binanın dışına kesinlikle çıkarılmayacaktı. Yani her ne yapılacaksa yerinde yapılacak, bunun için gerekli kolaylıklar ekibe manastır yetkilileri tarafından gösterilecek olsa da, işin asıl zor kısmını gene onlar halledecekti. Tabutun üzerinden çalışmak zorunda olduklarından metal bir hidrojen tankı tasarladılar, bu tank ince hesap ve ölçülerle sırf Rosalia için üretildi, halatlarla omuzda taşınarak tarihi binanın dar merdivenlerinden güçlükle aşağı indirildi, koridorlardan geçirildi ve Rosalia'nın bulunduğu bölüme getirildi. Tabut din adamlarının gözetiminde büyük bir dikkatle yerinden kaldırıldı, sarsmadan, sallanmadan metal bir beşiğe benzeyen hidrojen tankının içine yerleştirildi. Bu çalışma, doksan küsur yıl içinde tabutta oluşan bakterilerin, bozulmaya sebep olan mikro-organizmaların, mantar ve küf benzeri oluşumların yok edilmesini amaçlıyordu. Küçük kızı uzun yıllar önce büyük bir başarıyla mumyalayan Dr. Alfredo Salafia'nın formül sırrı ortaya çıkmış olsa da, bu kimyasal karışım bunca sene sonra ceset üzerinde kullanılamayacaktı çünkü aile ve din adamları tabutun kapağının katiyen açılmaması kaydı ile bilimsel çalışmalara izin vermişti...

''İşte her ne olduysa bu hidrojen banyosundan sonra oldu'' diyordu Lombardo ailesi, bilimsel ekip ise bunu asla kabûl etmiyor, yaptıkları çalışmanın tam tersine Rosalia'nın bozulmasını durdurduğunu savunuyordu. Söylentiler, tartışmalar, iddialar, basın üzerinden atışmalar giderek büyüyecek ve ablasıyla aynı adı taşıyan yaşlı kız kardeş, National Geographic ekibi ile bilim adamlarının ablasının sırtından para kazanma hevesine onu kurban ettiklerini ifade ederek ''Yeter, ablam Rosalia Lombardo'yu artık sonsuz uykusunda rahat bırakın!..'' diye haykıracaktı. 

Peki, bu saatten sonra ne olur? Rosalia'nın artık eski görüntüsünden çok uzak olduğu açıkça görülüyor. ''Uyuyan Güzel'' 94 yıldan sonra zamana direnmekten vazgeçmiş olabilir mi? Aileden geriye kalanlar bana göre yapılması en uygun olan şeyi, Rosalia'yı iyice bozulmadan bunca yıl sonra toprakla buluşturmayı göze alabilir mi? Sicilya'nın Palermo şehrine ve elbette meşhur Catacombe dei Cappucchini'ye şimdiye kadar milyonlarca insanı çekmiş olan bu çok ünlü figürden aile vazgeçse dahi, manastır yetkilileri vazgeçebilir mi? İşin bir de para boyutu var tabii, Rosalia turistik ve romantik bir figür olarak şimdiye kadar çok para kazandırdı bulunduğu yere ve kazandırmaya da devam ediyor. Küçük kızın mumyası iyice bozulup çürürse bu ilgi gene sürer mi?  Bu soruların cevabı şimdilik yok. Ancak; sevgili Sevgi'nin ifade ettiğine göre, Rosalia Lombardo'nun ruhsal varlığı artık bu kadar ilgi, kavga, tartışma, adı üzerinden huzursuzluk, itişme-kakışma, yorum, araştırma, deney vs. istemiyor. Bütün bunlardan hoşnut değil  ve kesinlikle rahat bırakılma arzusunda, herkes tarafından... 

Bana gelince; ancak çok yakınımdakilerle paylaşabileceğim bazı tezahürlerden yola çıkarak ortak bir karmayı tamamlamak üzere seneler evvel niyet etmiş olduğum Sicilya-Palermo seyahatini daha fazla gecikmeden gerçekleştirme kararı aldım. Yakın zamanda Rosalia Lombardo'yu ziyarete gideceğim inşallah. 10 yıldan fazla zamandır süren bu ruhsal davete artık icabet etmem gerektiği kanâatindeyim. İlk bölümde de demiştim ya; herşeyi somut kavramlarla açıklayabilmek her zaman mümkün olmayabilir, insan bazen bir hissin de peşine düşebilir. İnanan inanır, inanmayan inanmaz, beğenmeyen dinlemez, bunlardan bana ne ki?  Bu hikâye içinde aktardığı bütün bilgiler çok kısa süre içinde takır takır doğrulanan sevgili Sevgi Alis Yıldırım, bu ilk değildi tabii, ben alışkınım zaten de, hakikaten büyüksün yani! Tüm kalbimle teşekkür ediyorum sana ve ruhsal rehberlere, kadim bilgilere... Bir de sevgili kardeşim Halûk'a teşekkür etmek isterim, zira bana geçenlerde bu konuyla alâkalı göndermiş olduğu bir e-postada ''Bunun için TL 3.000.- kadar para döküp hafifleyince karman yerine gelmiş olur...'' diyerek yaptığı espri ile beni sabah sabah gülmekten yerlere yatırmıştır, sağOLsun :) Gökten üç elma falan düşmedi henüz ama, ben gideyim şu Palermo'ya da ruhlar ersin muradına, alay edip dalgasını geçenler çıksın kerevetine, orada devam etsinler deriiin uykularına diyerek bitirelim hikâyemizi efendim. Selâmlarla, şükranlarla... 

Ek ve de dip: Bilhassa çocuk kıyımlarının, ölümlerinin belki de hiç olmadığı kadar arttığı şu son zamanları sevebilmek zor, evet. Ama hiçbir şey sebepsiz ve boşuna değil. Ruhsal seçimler var, tekâmül ve kader plânları var. Ağır, çok ağır karmalar var, ödenecek borçlar var. Bütün bunların ''insan olmak''la bağlantısını sorgulamak çok tuhaf geliyor bana, ''insan olamaz!'', ''insan değil!'' falan gibi söylemlerden bahsediyorum. Hep söylemişimdir ve gene tekrarlıyorum, bunları yapabilenler asıl İNSANdan başkası olamaz, kavramları karıştırmayalım yani. Başka hangi canlı türü kötülüğü bu şekilde kullanabilir ki? Küçük Rosalia'nın yazı dosyası tam da bu çocuk kıyımları zamanına denk geldi, tasarlanmış değildi. Yüce yaradan hepsine rahmet bahşetsin, melekler ellerinden tutmaktadır zaten, bundan hiç kuşkum yok...