17 Nisan 2014 Perşembe

Matın üzerinde çırılçıplak...


Kendini yazı ya da sözle ifade etmekte güçlük çeken tek bir yogi veya yoginiye rastlamış değilim şimdiye kadar. Yoga bireye ''kendini ifade etme'' konusunda da alan açan, uygulayıcısını da, öğreticisini de mütemadiyen genişletip geliştiren, aştıran bir kavram çünkü… Sevgili Çiğdem Toskay da ifade konusunda mükemmel yoginilerden biri, yazılarını ailece takip ediyor ve deneyimlerinden içinde bulunduğumuz bu eğitim sürecinde çok faydalanıyoruz. ''Bazen kendimi yalnız hissediyor muyum? EVET.Yalnızlık bir hediye. Kimisine zor ve almak istemediği bir hediye kimisi içinse hazine!..'' diyen ve hem kendisiyle, hem de hayatla dobra dobra, çatır çatır yüzleşen bu sevgili yogininin son yazısını okuyup içselleştirdikten sonra, olabildiği kadar çok insanın okumasını istedim ve bloguma sevgimle dahil ettim. İnsan kendini kalabalıklar içinde dahi çok yalnız hissedebilir ya bazen, yoga yapmak üzere matın başına geçtiğinizde bu yalnızlık hissi iyice derinleşen bir hazza dönüşüyor, ister tek başınıza yapın, ister kalabalık bir sınıfla, farketmiyor. Ve üzerinizde her ne olursa olsun, aslında çırılçıplaksınız, bedeninizin tüm defoları, tüm korkularınız, hamlığınız, ağrılarınız, ruhsal yaralarınız, kendinize ve başkalarına olan kızgınlıklarınız, affedemedikleriniz, zamanında afiyetle yediğiniz ve belki halen hazmedemediğiniz kazıklar, saflıklarınız, her nevi sakatlığınız ve egonuzun zihninizin içinde dönüp duran o bitmez-tükenmez gevezeliği eşliğinde kabuğundan çekilip çıkarılmış bir salyangoz gibi cıscıbıl, savunmasız, kaygan, şeffaf, çırılçıplak

 Biz uygulayıcıların, eğitmenlerin ve eğitmen adaylarının asıl söylemek istediğimiz ise belki şu; bu yazıları okuyup anlamak ve içselleştirmek için illâ yoga yapıyor olmak gerekmiyor. Yoga hayatın her ''an''ında OLmakta zaten, bunu farkedin yeter. Sevgiye ve bilgiye kendini içtenlikle açabilen herkese sevgiler... ❤️

14 Nisan 2014 Pazartesi

Ama artık dayanamıyorum!..


Yarım saat kadar önceydi, arka bahçe kapısından çıkıp sokağın başındaki çöp bidonuna kadar gittim, hem çöpleri atmak, hem de sokak kedilerinin yiyeceğini bırakmak için. Köpeğim Fadik serbest şekilde yanımdaydı, bazen gece geç vakitlerde tasmasız olarak parka çıkmasına izin veriyorum. Çünkü o orta Anadolu bölgesinden gen almış bir ''Anadolu çoban köpeği-Kangal'' kırması ve yaşadığı bölgeyi sahiplenme, koruma konusunda pek çok ''popüler marka'' köpekte olmayan genetik içgüdülere sahip. Her neyse, ben sokağın alt tarafından evimin baktığı parka doğru giderken, sokağın üst tarafından siyah blûzlu, tombulca, sarışın, ayağında kot pantalon olan genç bir kadın bizden önce parka doğru döndü, Fadik ve ben onun birkaç adım arkasında kaldık. Yürüyüşünde bir tuhaflık sezdim, hafif yalpalayarak yürüyordu, alkollü olabileceğini düşünerek fazla üzerinde durmadım. Ama Fadik benden evvel hızlı şekilde koşarak genç kadının etrafında dönmeye başladı, o vakit farkına vardım, üzüntü ve gözyaşına hiç dayanamayan köpeğimin ısrarlı teselli hallerinden anlaşıldığına göre, bu genç kadın hem yürüyor, hem de omuzları sarsıla sarsıla, arada iç geçirerek ağlıyordu…

Ben eve girdim. Fadik genç kadınla beraber parkın diğer tarafına doğru uzaklaştı. Ben evde ve bahçede birkaç işimi daha hallettim. Park bu gece sessizdi, kuduruk ergen vandallar, sarhoş ya da esrarkeş serseriler falan ortalarda yoktu. Bahçede etrafı dinlediğimde basketbol sahası tarafından gelen hıçkırık seslerini işittim. Fadik de ortalarda yoktu, herhalde ağlaması daha da şiddetlenmiş olan genç kadının yanında onu teskin etmeye çalışıyor olmalıydı. Bahçe kapısından çıktım, seslerin geldiği tarafa doğru yürüdüm. Genç kadın parkı aydınlatan lâmba direklerinden birinin altındaki banka oturmuştu, ayaklarını bağdaş kurar gibi toplamıştı, cep telefonunun kulaklıkları da kulağındaydı, sanırım bir yandan müzik dinliyordu. Yüzü sırılsıklamdı, mütemadiyen ağlıyor ve inleme benzeri sesler çıkarıyordu. Köpeğim de tahmin ettiğim gibi, bankın yanında yere oturmuş, genç kadının kederini aynen paylaşarak onu koruma çemberine almıştı. Arkası bana dönük şekilde oturan genç kadını korkutmamak için beni görebileceği şekilde öne geçerek yaklaştım, yoğun şekilde hissedilen acı alanına girdim ve eğilerek yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. Kulağındaki kulaklıkları çıkardı ve ağlamasına ara vermeden ''efendim?'' dedi, söylediğimi tekrarladım. Bu sırada bankın önünde diz çöktüm, yüzüne baktım, en fazla 19-20 yaşlarında olsa gerekti, güzel bir yüzü vardı. Gene ağlayarak teşekkür etti ve yardım istemediğini belirtti. Böyle durumlarda kimseye zorla yardım etmeye çalışmayız, yardımın kişi buna açıksa ve istiyorsa yapılması gerektiği öğretilmiştir, ortada herhangi bir varlığa ya da kişinin kendisine direkt zarar verecek bir durum mevcut değilse yaşanana hürmet edip kenara çekilmek icap eder. Ben de öyle yaptım, genç kadının omuzuna hafifçe dokunarak ayağa kalktım ve yürümeye başladım. Çok geçmeden arkamdan seslendi: ''Siz doktor musunuz?..'' Bu soru evvelâ tuhaf geldiyse de çabuk uyandım, sabah Alis'in Bahçesi'nde bir şifa çalışması yapmıştım ve üzerimde ayurveda masajında kullandığım mavi ameliyathane üniforması halen durmaktaydı. Her çalışma sonrası muhakkak yıkanması gereken bu üniformalardan gardrobumda birkaç set mevcuttu ve ben bugün mavi olanını giymiştim…

Dönüp tekrar yaklaştım ve ''hayır'' dedim, ''doktor değilim, ancak şifa çalışmaları yapan bir enerji uygulayıcısıyım…'' Ağlamaya devam ederek başını onaylar şekilde salladı. ''Niçin ağladığınızı bilmiyorum ve bu önemli de değil zaten'' diye devam ettim, ''lâkin şu anda acı bedeniniz fazlasıyla aktif ve bu alanda çok uzun süre kalmamanız daha iyi olacaktır sizin için…'' Başını kaldırıp yüzüme baktı, ''ama artık dayanamıyorum!..'' diye hıçkırdı yeniden. ''Dayanamadığınızın ne olduğunu da sormayacağım size'' diye cevap verdim, ''bunun da hiç önemi yok çünkü. Bir ilişki problemi yaşıyor olabilirsiniz, ailevi bir sorun olabilir, belki bir yakınınızı kaybetmişsinizdir, belki işinizde sıkıntı vardır ya da başka bir şey. Bunların hepsi olağan, olabilir şeyler. Bilmenizi istediğim tek şey var, o da bu durumu öyle gerektiği için yaşamakta olduğunuz. Ayrıca bunu yaşayan yegâne kişinin siz olmadığınız. Bir de şu var tabii, dayanamayacağınız hiçbir şey karşınıza çıkarılmaz. Sorun her neyse o, bunu yaşamanız ve aşıp geride bırakmanız için var. Şu an yaşanıyor ve geçiyor, asla bu şekilde kalmayacak, bunu farkedin…'' Bir an duraksadı, ağlama şiddeti azalmıştı. ''Adınız ne sizin?'' diye sordu, söyledim. ''Hande?..'' dedi, düzelttim ve tekrarladım. Ben ona ismini sormadım, bunu bilmem gerekmiyordu. Kendisinden kısa bir şifa çalışması için müsaade istedim, onayladı. Alnı, 3.göz noktası, göz altı, burun altı, çene ve göğüs kemiği üzerinde ufak parmak darbeleriyle çalıştım, sağ elinin parmak kökleri ve avuç içiyle de çalıştıktan sonra genç kadının acı bedeni çözülüp dağılmaya başladı, burundan aldırdığım üç derin nefesi sesli ve güçlü bir şekilde ağızdan verdirdim ve kısa çalışmayı tamamladım. Omuzuna dokunarak ona çok değerli olduğunu, kendisini herkesten önce sevmesi ve önemsemesi gerektiğini hatırlattım, çalışmaya izin verdiği için teşekkür ettim ve iyi geceler dileyerek hiç arkama bakmadan evime döndüm…

Eve gelince ellerimi yıkadım, birkaç yoga asanası ile bahçede bedenimi toprakladım ve adaçayı tütsüsü yakarak koruma çemberi oluşturdum. Bu genç kadının ne adını, ne de hikâyesini muhtemelen hiç bilmeyeceğim, bunların hiç önemi olmadığının farkındayım ve bu zaten yeterli. Benim onun keskin ve şiddetli acı bedeni içine girmemi sağlayan şeyin tam olarak ne olduğunu da o hiç bilmeyecek. Bu genç kadında ben birkaç sene evvelki kendimi gördüm. O acı beden çok tanıdıktı. Gecenin bir vakti, bir kadını evinden çıkartıp sokaklarda ağlaya ağlaya dolaştıran, daralan nefesini açacak, göğsünü genişletecek bir yer aratan sebepler muhteliftir. Bu saatte nereye gider, bu halde ne yapar, ayakları onu nereye götürür diye merak edeni, arkalarından geleni de olmaz genellikle o kadınların, onlar yalnız ve cesur olmak, karanlığın içinde tek başına yürümek zorundadır. Gözlerini ya da burunlarını silecek mendilleri bile yoktur, üzerlerinde ceketleri yoktur, ayaklarında çorapları yoktur, bütün bunları hesaplamadan fırlamışlardır evden çünkü, gene kendimden bilirim. O kadar sahici bilirim. Bir Nisan gecesi, gecenin sabaha devrilmeye niyet ettiği alacakaranlık saatlerde, kendi evimden müthiş bir yabancılık duygusu içinde çok incinmiş şekilde fırlayıp, yani artık kendi evimde kalamayıp, duramayıp ayaklarımda ev terlikleriyle, sırtım hırkasız, cüzdansız, kimliksiz, telefonsuz, gece serinliğinde titreye titreye, öylece, herhangi bir yön belirlemeden savrula savrula yürüyerek mendilsiz ağladığım zamanki o acı bedenimi gördüm ve hemen tanıdım. O tanıdıklıktı beni bankta oturup zırıl zırıl ağlayan bu genç kadının yanına götüren aslında. Ona yardım etme isteğimin derindeki sebebi buydu. Ben ona yardım ederken, farkında olmadan o da bana yardım etti ve geçmişteki o tabloyu, o ''an''ı şifalandırdık bu sayede. Tekâmül ettik birlikte, kendi farklı kader planlarımız içinde. O çekmesi gereken acının ortasından geçerek, ben onda kendi geçmişimi görüp hem onu, hem geçmişteki halimi şifalandırarak birlikte tekâmül ettik...

Sevgili kardeşimin iki gün evvel yoga eğitmenliği yolunda yürüyen bizlere e-posta ile hatırlattığı ''Hint felsefesinin dört altın kuralı''nı paylaşarak bitirmek isterim bu yazıyı. Tekâmül ediyoruz kardeşler, burada, bu küçük mavi gezegende yalnızca bunun için bulunuyoruz. Bu gelip geçici dünya illüzyonuna fazla kapılmadan ve kaptırmadan, asıl yolumuzu ve gayemizi hatırlamamız lâzım. Sık sık hatırlamamız lâzım. Bu sebepten ektiklerinize dikkat edin, vakti geldiğinde biçtiklerinize şaşmamak, kahırlanmamak için, dikkat edin ki; hasat zamanı ağır olmasın sizler için. Herkesin niyetine göre versin kudret-i Mevlâ, ''aslına Hûuu, nesline Hûuu'' diyelim ve de öyledir...

5 Nisan 2014 Cumartesi

Dik… Dimdik...



''Belirsizlikler, kalp çarpıntıları, kaybetme korkuları, kıskançlık, anlatamamak, anlaşılamamak, küçük kırgınlıklar, çok yakın olamamak, hayal kırıklıkları, özlem, var olan veya önünüze çıkan engeller besleyebilir yaratıcılığı şayet hepsinin arasında bir mutluluk, bir heyecan da yaşanabiliyorsa; umutlar büsbütün tükenmemişse. Öfke ve nefretle de bilenir bazen yaratma duygusu, o yaranın açılması acıdan fazla onu açana karşı bir kızgınlık uyandırıyorsa. Mutsuzluğun o dipsiz ve kapkaranlık kuyusuna düşmüşseniz fakat, ümidinizi yitirmişseniz, içinizde kıpırdanan her duygu aynı acıyı canlandırır. Hissetmemek için bütün duygularınızı öldürürsünüz. Artık hiçbir şey doğmaz sizden. Umutsuzluğun olduğu yerde doğum olmaz''
(Yazının tamamı için buradan buyrun…)


''Yalnız başkalarını değil kendimizi de herhalde en iyi bitişlerde tanıyoruz. Hayal kırıklığı, menfaatimizin bozulması, kırgınlık, gönül yarası bizi biz olmaktan çıkarıyor mu; yoksa kayıplarımıza, acılarımıza, kızgınlığımıza rağmen vazgeçmeyi, zarar vermemeyi, itidalimizi muhafaza etmeyi başarabiliyor muyuz... 

Aşk bitince dostluğu da umursamamayı, evlilik sona erince saygısızlığı, arkadaşlıkların ardından düşman olmayı, ortaklıklar çözülünce aleyhte bulunmayı mubah mı görüyoruz yoksa... Hakaretlerle, tehditlerle, mahremiyetleri ve sırları ifşa etmekle, yalanlarla, iftiralarla, sizinle yola devam etmek istemeyeni bırakmamakla, yalvarmakla, onurunuzu hiçe saymakla son buluyorsa ilişkiler ne manası kalır ki en güzel başlangıçların bile... 

Nihayetler de emek istiyor en az başlangıçlar kadar…''
(Devamı için buradan…)


Artık pek sık yazmıyor. Ama yazdı mı da tam yazıyor. İnsanın ''ey benim canımın Cân'ı'' diye  hitap edebileceği kaç kişisi olabilir ki bir ömür içinde? İyi-hoş zamanlarda bir arada olmak marifetten değil, kaç kişi yanıbaşında olabilir ki bir insanın en çıplak, en korunmasız, en acılı, en müşkül, en dar, en bulanık zamanlarında? Adı kalbime nakşolunmuştur, ''en sevgili'' saydıklarım meğer koynumda beslediğim ne muhteşem yılanlar olduklarını tek tek ispat ederken,  benim kalbimin derin ağrısını belki en çok o hissetmiş, o duymuştur. Hayatıma dokunmuştur. Ki; o dokuduğu herşeyi değiştirip dönüştürendir, daha iyiye, daha güzele, daha, daha, daha… İhanet edenler, yalancılar, yüreği kifayetsiz korkaklar birer birer dökülüp savrulurken yolun sert virajlarında, o dimdik durmuştur hep, sessiz, sedasız ama hep orada ve dimdik… Onunla ben birbirimizi en imkânsız gibi görünen hikâyelerin içinden geçerek bulduk, tanıdık ve bu tanıdıklığın aslında çok eski zamanlardan kaldığını anladık, birbirimizi kendimiz gibi bildik, öyle sevdik. Dağılsak da, savrulsak da, sırtımızdan vurulsak da, acıdan kıvransak da dik, hep dimdik...

30 Mart 2014 Pazar

Deli deliden, imam ölüden...



Ayşe Nil Tahralı bu boyuttan ayrılalı neredeyse 9 sene oluyor. Birkaç gündür bu kitabı elimde, notlar alarak okuyorum ve zihnimde onun sözcükleri, cümleleri, yaşadıkları dönüp duruyor, buradan hareketle o benim için bir ölü değil şu anda, halen yaşıyor…


Kolej mezunu, Mülkiye'de okumuş, varlıklı bir aileye doğmuş olması belki avantajlar gibi görünmekte ama, önce ailesindeki hasarlı erkeklerin, daha sonra da çok yanlış bir eş seçimi yaparak evlendiği adamın tesiri ile nasıl delirip tımarhanelik olduğunu anlattığı bu kitapta bunların avantaj olup olmadığını sorguluyorsunuz doğrusu... Hiçbir şeyi saklamadan anlatmış üstelik, isimler, mekanlar, olaylar tamamen gerçek. Çoğu yerde okura "bravo!" dedirtecek kadar gerçek hem de...



   

   
    
Defalarca akıl hastanesine yatırılıp ağır tedaviler gören bu çok zeki ve iyi eğitimli kadının bazı tesbitleri sanki şimdi içinde bulunduğumuz dönemi anlatıyor. Hani senelerdir ölü olduğunu bilmesem bunları henüz yazmış diyebilirim, o derece güncel. Aslında düşünüyorum da; ben de neredeyse 50 yaşındayım, kendimi bildim bileli ülkemin siyaset konusundaki durumu aynı, halkımın da öyle. İktidarda her kim ve hangi siyasi parti olursa olsun, halk bundan hoşnut değil, hiç olmadı. Siyasi tarihimizin benim tanık olduğum bölümünde ise büyük sancılar var, en temel ve basit ihtiyaçlar için uzun kuyruklarda sıkıntı çekilen kıtlık-yokluk zamanları, üniversitelerde anarşi sebebiyle ders yapılamayan, sağ-sol görüşlerin birbirine saldırdığı sokak çatışmalarında her gün birkaç ölümün olağan sayıldığı, askerin beğenmediği yönetimlere el koyup darbe yaparak milleti ''sıkı sıkı'' yönettiği, birilerinin birilerinin kararıyla darağacına gönderildiği, diplomatların, gazetecilerin, aydınların mütemadiyen katledildiği, yolsuzluk, usûlsüzlük ve rüşvet iddialarının ortalığı kasıp kavurduğu koyu karanlık, ağır zamanlar. Ayşe Nil Tahralı annemden 2 sene evvel, 1942'de doğmuş. Onun tesbitlerine bakıyorum, sonra dönüp kendi gözlemlerime, hiç fark yok neredeyse. Eeee, ne anladım ben bu işten?..

Demokrasiyi henüz içselleştirememiş bir toplumun ferdi olduğumu anlıyorum evvelâ, siyasetini halen temizleyememiş ve çok partili gibi göründüğü halde aslında bir elin parmakları kadar partili bir siyasete mahkûm bir düzenin seçmeniyim, evet, ne yazık ki:( SEÇENEKSİZLİK; bir ülkenin siyasi alanını, ufkunu en fazla daraltan, seçmenini en zorda bırakan şey olsa gerek, bunu şimdi çok daha iyi anlıyorum.
Kendi küçük biriminde her nevi ahlâksızlığı, yolsuzluğu, avantacılığı, yalanı-dolanı, entrikayı, hasedi-fesadı, iftirayı, kumpası, tuzağı, iyi niyet suistimalini olağan ve sıradan gören, kendisi ve yakınları için her zaman ayrıcalığı, torpili, önceliği, kayırmayı talep ederken kişisel çıkarları adına ufaktan ufaktan yasaları çiğnemeyi ve hâttâ kimi zaman işi daha da büyütüp TCK kapsamında bazı ''suçlar'' işlemeyi bile normal sayan birilerinin şimdi en basmakalıp vatanperverlik söylemleri eşliğinde ortalığı küfre-kıyamete bulayabildiği, ''vatan-millet-Sakarya'' fışkırtmaları yapabildiği bir toplumsal dinamik içinde yaşadığımı hayretle ve kederle anlıyorum. Benim çocukluğumdan beri birileri ''haramilerin saltanatını yıkacak'', birileri ''yalana, dolana, talana DUR!'' diyecek, birileri ''herkes için eşitlik, herkes için adalet'' getirecek, neredeyse yarım yüzyıldır bu ülkede yaşıyorum, hâlâ bekliyoruz cümleten! Daha da çoook bekleyeceğimizi anlıyorum, demokrasinin gerçek anlamıyla idrak edilip hayata geçirildiği, halkın kendisini yönetenlerden hoşnut olduğu, herkesin birbirinin siyasi duruşuna hürmet edebildiği zamanları göremeyeceğimi anlıyorum. İnşallah gelecek kuşaklar bu şartları yaratabilsin ve yaşayabilsin, bu tamamen toplumsal bilinçle alakalı, bunu hakikaten içtenlikle diliyorum…

Yıllar evvelki tesbitleri ile bu yazıya esin kaynağı olan Ayşe Nil Tahralı'ya rahmet dilerken, son birkaç gündür elimden düşürmediğim ''Kaçıklık Diploması'' adlı güncesinde kullandığı bir deyimle konuyu bağlamak istiyorum: ''Deli deliden, imam ölüden anlar!..'' Halihazırdaki vaziyet,  içinde yaşadığımız toplumu yansıtan dev bir aynadır aslında ve bu aynanın üzerinde istisnasız hepimizin parmak izi mevcuttur, bence unutulmaması gereken asıl şey budur. ''Yerel seçim'' olmaktan çıkıp tamamen farklı bir algıya dönüşen bu seçimlerin neticesi her ne olursa olsun, kazananın da, kaybedenin de bu neticeyi çok doğru okuması gerekiyor. Sandıktan çıkacak neticenin ''halkın iradesi'' olduğunun unutulmaması, bunu mütemadiyen bir o yana-bir bu yana çekiştirmekte bir faide bulunmadığının anlaşılması gerekiyor. Halkın iradesini ve o iradeyi oluşturan halkı ''cahil, köylü, kıro, kömürcü-makarnacı, yobaz, akılsız-fikirsiz, hödük vb.'' ifadelerle küçümsememeyi artık öğrenmek gerekiyor. Yani; demokrasi&etik konusunda daha çalışılacak çok ders var ve bunun böyle olduğunu da başarısız bir öğrenci bilinci içinde kabûl etmek gerekiyor. Ve son tahlilde, şimdi artık sandık başına gidip, birbirimizin fikrine ve hür iradesine saygı göstermek sureti ile vatandaşlık vazifemizi yapmak, oylarımızı vermek, neticeyi sükûn ve sabırla beklemek gerekiyor. Sandıktan çıkacak netice her ne olursa olsun, dilerim vatanımız, halkımız ve yarınlarımız için en hayırlısı OLsun. Ve de öyledir...


19 Mart 2014 Çarşamba

Ayde more Ediye...


Makedonya-Üsküp mahalli kıyafetini çok görmüştüm elbette daha önce, lâkin hiç giymişliğim yoktu. Geçtiğimiz Pazar günü, İzmir Balçova Kaya Thermal Resort Hotel'de, AKP İzmir milletvekillerinden ve özellikle İzmir'de yaşayan Balkan göçmenlerinin çok iyi tanıdığı Sn. Rıfat Sait ile birlikte Balkan İşadamları Derneği'nin organize ettiği ve Başbakan Sn. Recep Tayyip Erdoğan'ın da iştirâkleri ile gerçekleşen ''2.Balkan Buluşması''nda giymek kısmet oldu. İki güzel yardımcım olmasa idi, zannediyorum ben tek başıma bu işin içinden çıkamazdım zira içliği ayrı, gömleği ayrı, sırmalı cepkeni var, metrelerce kumaştan dikilmiş çooooook geniş bir şalvarı var, belinin kemeri var, saçının zımbırtısı var, var da var yani! Sevgili Sinem Aras ve sevgili Pınar Güney'e buradan da teşekkürü borç bilirim, çünkü bu iki güzel kadın giydirdi beni programdan önce, saçımdan ayakkabıma her detayla ilgilendiler ve olması gerekene en yakın görüntüyü zannediyorum bu sayede sağlayabildik. Zaten program boyunca üzerimde taşıdığım bu giysi de sevgili Sinem'in bir akrabasına aitti, kendisi benim için özel olarak getirdi, giydirdi, ben de Üsküp'ten gelen bu kıyafetin bir tarafına bir şey olmasın diye pür dikkat taşıdım üzerimde, püfff,  bu doğrusu hiç de o kadar kolay değildi!..

Netice genel olarak beğenildi, evet. Meslek hayatım boyunca herhalde en fazla hatıra fotoğrafı çektirme talebi ile karşılaştığım çalışmalarımdan biri oldu, millet adetâ fotoğraf sırasına girdi, kimseyi de kırmak istemedik tabii, program sonrası lobide fotoğraf çekimi işi bir saate yakın devam etti :) Yalnız; ben o kocaman şalvarı idare etmekte epey zorlandım tabii, paçalarına basıp düşmemek için ekstra dikkat etmem gerekti. Dolayısıyla; sahneye çıkmadan önce usûlüne uygun duran kıyafet, programdan sonra bir miktar yamuldu!..



Sevgili Sinem Aras tam göçmen kızı tabii, yaşı, boyu-bosu, üslûbu ve endamıyla bu mahalli kıyafeti olması gerektiği gibi taşıma konusunda birincilik onundu. Zaten bir onun şalvarına bakın, bir de benimkine, vaziyeti anlarsınız :) Benim sahnede olma mecburiyetimin de bunda payı var tabii, ikide bir kaygan kumaşın kemerden çıkıp sarkan taraflarını düzeltme olanağım elbette olmadı, Allah'tan benim şalvarın belini büzen kurdeleyi de sıkı sıkı bağlamıştı Sinem, bana baştan biraz fazla sıkı gelen bu bağlamanın sebebini kıyafetle yürümeye başladığımda daha iyi anladım, o sıkılık sayesinde kurdelenin gevşemesi ve ben sahnedeyken meselâ, ayağımdaki şalvarın patadanak düşmesi gibi bir süpriz yaşanmadı, böylelikle gazetelerin birinci sayfa haberi olmaktan da kurtulmuş oldum, düşmesindense ''aman bırak böyle dağınık kalsın'' mantığı bana daha uygun geldi işimin ciddiyeti itibarı ile, hani sanki… :)



Sunuş partnerim sevgili Okan Karacan'ın bu şekil bir kıyafet derdi yoktu tabii. 18 Mayıs'ta biricik sevdiği ile evlenecek olan mikrofon arkadaşım da bir Rumelili, hakikaten eğlenceli adam :) Okan sağlıklı bir şekilde kilo vermeye devam ediyor ve bu serüvenini Instagram hesabından takipçileri ile paylaşıyor, ben de çok faydalandım doğrusu, meraklısına tavsiye ederim, izleyin Okan'ın diyetini…

Benim ''kızçe''lik maceram da işte bu kadardı dostlar, kıyafet iyiydi- güzeldi tabii de, sağına-soluna aman bir şey olmasın, ayağımdaki yüksek topuklara takılmasın, tepeüstü yere çakılmayayım, aman belinin kurdelesi gevşemesin, yok kemerden çıkmasın falan-fıstık gibi teferruatı fazlaydı, giydik, sahneye çıktık, ortalarda salındık, dünya kadar da fotoğraf çektirdik işte, kâfidir bu kadarı benim için, fazlasını almayayım yani :)

2.Balkan Buluşması'ndaki görevim sırasında bana yardımcı olan herkese gönülden teşekkür ediyorum ancak en büyük teşekkürüm AKP İzmir milletvekili Sn. Rıfat Sait'edir, zira kendisi çalışmadan sonra geç vakitte eve döndüğümde beni cep telefonumdan bizzat arayarak emek ve desteğim için teşekkür etmiş, ''yorduk sizi, hakkınızı helâl edin'' demiştir. Ben bu davranışı her nevi siyaset kabuğundan, bin türlü önyargıdan, ondan-bundan-şundan  soyup, ''saf nezaket'' olarak kabûl ederim kardeşim ve öyledir de zaten, tartışmam, tartıştırmam. Nezaketin, tecrübeye hürmetin, adam gibi adam olmanın partisi, siyaseti, sağı-solu olmaz. Bu yazıya noktayı da ben değil, sevgili Muammer Ketencoğlu'nun şu çalışması koysun isterim. Ayde more, artık ben giderim:)   


9 Mart 2014 Pazar

Con los ángeles/Meleklerle beraber...




Fazla uzun yazmayacağım zira canım istemiyor. Ayrıca; Instagram hesabımdan bilmemkaçıncı İspanya-Madrid seyahatimin ana hatlarını zaten paylaştım. Tamamen kendi başıma ve bağımsız olduğum, bütün şehrin yürüyerek tozunu attırdığım, 90'lı yıllarda bu güzel şehre yaptığım ilk seyahatte kısıtlı zamanda gezebildiğim bütün müzelerde şöyle rahaaat rahaaat, geniiiiş geniiiiş, özgür ve harika saatler geçirdiğim, hiç dışarıda yemek yemeyip, kendi beslenme düzenime göre alış-verişimi yaparak evde yemek pişirip yediğim, bol bol okuyup araştırdığım, düzenli yoga yaptığım, her saniyenin farkında OLarak tadını çıkardığım ve artık hiç tanımayan- bilmeyen insanlara bile sokak sokak rehberlik edebilecek kadar iyi tanıdığıma&bir parçası olduğuma sevinerek gene gelmek üzere veda ettiğim enfes bir Madrid seyahatiydi diye özetleyebilirim…


Şimdi artık odağım tamamen yoga eğitmenliği eğitimim, gelecek hafta sonu üçüncü etaba başlıyoruz, Mayıs başındaki inziva kampına kadar da oldukça yoğun şekilde devam edecek bu çalışmalar. Kamp sonrası ise sertifikalarımızı alıp resmen "uluslararası yoga eğitmeni" olacağız zaten. Bu süreç içinde okunacaklar, yazılacaklar, bütün pratikler yoga üzerine olacak, öyle olmak durumunda. Ondan sonra ise hayat bize istikameti işaret edecek nasılsa, bir kapı açacak, yolu gösterecek vs. Onu şimdiden düşünmeye hiç gerek yok bu sebepten, lakin Madrid seyahatim boyunca da, yoga eğitimim sürecinde de hissettiğim hep aynı şey oldu, karşıma hep "onlar" çıktı. Madrid'in ünlü müzelerinden Thyssen-Bornemizsa'da bizzat çektiğim bu resimlerle selamlamak istedim "onlar"ı. Bu her iki resmin de ressamı bilinmiyor, İtalya'da 1300'lü yıllarda yapılmış oldukları tahmin ediliyor. Ben sadece melek detaylarını çektim, asıl resimler oldukça büyük...

Yani; hep "con los ángeles" ve bunu hissetmek gerçekten harika, teşekkür ederim bu resimleri yüzyıllar önce yapmış adı meçhul sanatçılara, daima bizlere rehberlik etmekte OLan iyiliğin bu kutsal hizmetkârlarına ve elbette hepimizin "öz"ü OLan O asıl kutsal yaratıcı kaynağa...


1 Mart 2014 Cumartesi

Taaa İspanya'dan...



Rahmetli babacığım bu fotoğrafın arkasına da el yazısı ile çekildiği tarihi not etmiş: "23 Nisan 1971..." Elbette halinden pek de memnun görünmeyen bu komik kız çocuğunun haberi yoktu Aydın'da çekilen bu fotoğraftan tam 42 yıl sonra, gene aynı günün akşam saatlerinde düşüp sağ kolunu kıracağından. Kulağının arkasına iliştirilmiş plastik kırmızı gül ve tül-saten işbirliğiyle çabucak dikilivermiş çakma İspanyol kıyafeti içinde çektirdiği bu fotoğraftan çok yıllar sonra bu kıyafetin asıl ülkesine gidecek ve çok sevecekti orayı. Defalarca, defalarca gidecek, her gidişinde daha da çok sevecek, kendini bu ülkede hiçbir zaman bir yabancı gibi hissetmeyecek ve artık neredeyse yerlisi olacaktı. Geçen senenin 23 Nisan akşamı kolu kırılmasaydı, birkaç gün sonra gene İspanya'nın başkenti Madrid'e gidecekti, uçak bileti çok evvelden alınmış, seyahatin her detayı planlanmıştı ama?.. Bu defa kısmet değildi demek, bilet mecburen açığa alındı, seyahat ise belirsiz bir tarihe ötelendi.

43 yaşındaki bu fotoğrafın çekildiği güne dair hatırladıklarım güneşin gözüme gözüme girdiği, kulağımın arkasına takılan gülün sapının kafama batıp durduğu ve çakma flamenco dansçısı kıyafeti kabarık görünsün diye içime giydirilen jüponun inanılmaz sert, rahatsız olduğu! Memnuniyetsizliğim yüzümden de belli oluyor zaten:) Ama bu yazıyı yazarken, 43 sene sonra, tam da şu an halimden çok memnunum çünkü gene İspanya'da, Madrid'deyim. Ufacık lakin çok sevimli, yaşı bir asırdan fazla rengarenk bir evin mutfak masasında oturmuş sütlü çay içiyorum ve pencereden evin baktığı Plaza de Chueca'yı seyrediyorum. Bu fotoğraftaki komik ve hoşnutsuz kızın bundan haberi olsun istedim, o sebepten onu alıp binlerce kilometre öteye getirdim ve yazısını burada, İspanya'nın başkenti Madrid'de yazmayı seçtim. Hey komik ve suratsız, çakma İspanyol dansçısı küçük kız, uzun yıllar sonrasından, taaa İspanya'dan gözlerinden öperim senin:)

22 Şubat 2014 Cumartesi

Sekiz basamak da; merdiven değil bu birader!..

Yoga Marga: Yoganın 8 Basamağı: Patanjali'ye göre Asthanga Yoga’nın 8 basamağı: Yama : Sosyal disiplin Niyama : İç disiplin Asana : Yoga pozları Pranayama :...

Hele bir bakın bakalım, bu sekiz basamağın hangilerini hayatınıza uyarlayabilir, yoga öğretisinin temel şartları olan bu basamakları nasıl içselleştirebilirsiniz? Aa, ne o, yoksa siz yogayı sadece acaip beden hareketlerinden ibaret bir saçmalık mı sanıyordunuz? Neyse canım, öğrenmenin ne yaşı, ne de zamanı var, geç kalmış sayılmazsınız yani ;)


14 Şubat 2014 Cuma

Çarklar-2/ Bel altı seviyesi...


Yoga eğitmenliği eğitimimizin bir bölümünde değerli hocamız Zeynep Aksoy bize bir video izletti ve daha sonra üzerinde tartıştık. Tarihçi, mitolog ve araştırmacı Joseph Campbell'ın bir konferansıydı bu ve ekranda bizlere farklı dünya mitolojilerinde çakraları anlatan bu yaşlı adam artık bu dünya boyutunda değildi. İnternette Campbell'ın birçok videosu var ama, Türkçe altyazılı olanını bulabilir misiniz, bilemiyorum? Biz de İngilizce olarak izledik konferansı...

Joseph Campbell, uzakdoğu, Hindistan, antik Mısır, Avrupa ve Amerika tarihi üzerinden örnekler göstererek farklı inanç sistemleri içinde çok benzer şekilde ifade edilen çakraları anlatıyordu. Zira; bedenin ana direği omurga üzerinde, yedi ayrı noktada yerleşmiş bulunan bu enerji merkezleri insanın ruh, beden ve zihin dengesi+sağlığı açısından çok önemliydi. En alttaki kök çakra ile başlayan bu enerji merkezleri, cinsel organların hemen üst kısmındaki kasık bölgesinde bulunan ikinci çakra ve göbek deliğinin az üzerinde yer alan üçüncü çakra ile devam eder. Ve burada asıl ilginç olan noktayı işaret ediyor Campbell, halen dünya üzerinde yaşamakta olan insanların çok büyük bir bölümü bu üç çakra seviyesindeki enerjilerle hayatını sürdürüyor ve omurga içinden sarmal şekilde yükselmesi gereken "kundalini enerjisi" göbek deliği üzerinde yer alan üçüncü çakradan yukarı çıkamıyor, bu üç çakra arasında tıkanıp kalan enerjiyle yaşıyor ve ölüyor çoğu insan. Dördüncü çakra olan "kalp çakrası" seviyesine çıkabilenler ancak "uyananlar" oluyor, "aydınlananlar" demiyor bakınız. Alttan başlayarak göbek deliği üzerine kadar gelen kundalini enerjisi çoğu kişide daha yukarı seviyelere ulaşamıyor. Campbell buna "hayvani bilinç seviyesi" diyor. Yani doğadaki çoğu hayvan türü de bu bilinç seviyesi içinde hayat döngüsünü devam ettirip tamamlıyor...

Yani nedir bu; daha ziyade "içgüdüsel" eğilimlerde yaşamak, "benmerkezci" olmak, dünyevi kavramlara sımsıkı tutunmak, egonun egemenliği ve korkunun krallığı. Bu seviyede yaşayan insan, kurallarla şekillenmiş bir dine ihtiyaç duyuyor. Yaratıcısı ile olan bağlantıyı tek başına kurabilmekten aciz olduğunu varsayıyor. Varolan din sistemleri de genellikle bunu işaret ediyor zaten, bir peygambere, bir kutsal kitaba ve kurallarla düzenlenmiş bir dine ihtiyacın var, tapınakların, ibadet şekillerin, ritüellerin olmalı, yoksa inançlı sayılamazsın. "Bütün popüler din anlayışlarını incelediğinizde, dualarda aynı temel yapıyı görürsünüz" diyor Campbell, "bolluk-bereket-zenginlik ve buna endeksli başarı, kendisi ve yakınları için sağlık gibi birey odaklı, kişisel talepler..." Bu üç çakra seviyesinden üste çıkamayan insan, şehvet, korku, sosyal kimlik ve görevler kapanına kısılmış şekilde yaşıyor, bolluk dendiğinde bunu para ve zenginlik olarak algılıyor, başarıyı da gene paraya endeksliyor. Ev, araba, eşya, mal varlığı peşinde hayat tüketiyor. Cinsel enerjisini doğru yönlendirme gibi bir derdi yok, şehevi hislerinin peşinde kolayca savrulabiliyor. Yani çoğu insan ilahi bir armağan olan cinselliği olması gereken şekilde değil, hayvani seviyede, hakiki bir ruhsal ve bedensel tatminden çok uzak bir "çiftleşme" olarak yaşıyor. Sekse düşkünlük, yemeğe ve dünyevi zevklere düşkünlükle doğru orantılı. Yiyeyim, içeyim, çiftleşeyim, bol para kazanayım, ev, araba, eşya, altın alayım, üreyeyim, soyum sürsün, gerisi mühim değil yani... Bu üç çakra seviyesinde ölüm korkusu da çok fazla, egolar iyice köklenmiş durumda, salıvermek, bırakmak, akışa güvenmek diye bir şeyden bahsedilemez bile, tüm ilişkiler, hayata dair her şey garanti altında olmalı, sigortalanmalı, halbuki bütün bunların altında muazzam bir "kıçını kollama" içgüdüsü yatıyor. "Kendini ve sana ait olanları koru, sağlama al, gerisini ziktir et, sana ne gerisinden?" mantığı bu ve işte zaten Campbell de buna "hayvani bilinç seviyesi" diyor...

Uluslararası yoga eğitmenliği yolunu birlikte yürüdüğümüz kardeşimin eşi sevgili Gülsün'le bu konuyu konuştuğumuzda çok güzel bir yaklaşımla özetledi konuyu, "yani belden aşağı denen olay aslında bu, bel seviyesinin üzerine çıkamayan bilinç seviyesi insanı hayvanlarla aynı döngü içinde tutuyor..." diyerek, kendisine bu vesile ile bir defa daha teşekkür ederim, çok doğru bir niteleme çünkü. O bel altı seviyesinden yükselip kalp çakrasına ulaşamayan insan, bir illüzyona, bir rüyaya tutunuyor, tüm gerçekliği dünya hayatından ibaret, tensel hazlar peşinde koşması, bir türlü doymak bilmeyen ruhunu orantısız seks ve yemekle tatmin etmeye çalışması, sigara, alkol, uyuşturucu gibi zevkli bağımlılıkların esiri olması bundan. Ve tabii çok mutsuz olması da gene bundan...



Sanskritçe "anahata" dediğimiz kalp çakrası boyutuna ulaşılamadığı müddetçe gerçek bir spiritüelliğin yaşanabilmesi de mümkün değil. Son derece gelip geçici bir illüzyon olan dünya deneyimine kendini kaptırmış şekilde ve "güya" yaşıyorsun. Ölümden, elindekileri kaybetmekten ödün kopuyor, halbuki sahip olduğunu sandıklarının tamamının senden alınacağını ve neticede kendinin de yok olacağını gayet iyi biliyorsun.  Birey odaklı yaşıyorsun, evrensellik bilinci senden çoook uzak, istediğin bütün iyi, güzel, değerli ve anlamlı şeyler sadece kendin ve sana yakın olanlar için, gerisi bok yesin yani! :) 

Akşam Karma Yoga'da harika bir "chi-gong" çalışması yaptık, bunun verdiği tatlı bir yorgunluk ve uyku ihtiyacı var şu an. Devamını başka bir yazıya bırakmak arzusundayım. Siz şimdilik bu "bel altı"  bilinç seviyesi üzerinde düşüne durun bakalım. Çakralarınız hep açık OLsun diyerek çekiliyorum huzurdan, şimdilik kaydı ile elbette ;)



11 Şubat 2014 Salı

Var...



''Acı var; o kadar! Hepimiz acı çekiyoruz. Yapacağımız şey tarafsız gözle bu acıyı gözlemlemek ve acıya sebep olan anlayışı beslemeyi bırakıp acıyı sonlandırmak…''

Cem ŞEN (Onunla tanışmak isteyenleri bu taraftan alalım lûtfen, buyrun)