İki harika film izledim. İlki; orijinal ismi ''Departures/Gidişler'' olan ama dilimize ''Son Veda'' olarak çevrilen çok ödüllü ve dahî bir adet de Oscar'lı Japon filmiydi. Yojiro Takita'nın yönettiği bu sıradışı film ile ilgili detayları araştırmayı meraklısına bırakıyorum ama özellikle ölümden hâlâ korkanlar varsa, muhakkak izlemelerini tavsiye ediyorum. Yani özetle ''nefis çello tınıları ve genç aktör Masahiro Motoki'nin büyüleyici oyunculuğu bu filmi unutulmazlar arasına çoktan ekledi bile'' diyorum...
30 Kasım 2009 Pazartesi
Forvet...
İki harika film izledim. İlki; orijinal ismi ''Departures/Gidişler'' olan ama dilimize ''Son Veda'' olarak çevrilen çok ödüllü ve dahî bir adet de Oscar'lı Japon filmiydi. Yojiro Takita'nın yönettiği bu sıradışı film ile ilgili detayları araştırmayı meraklısına bırakıyorum ama özellikle ölümden hâlâ korkanlar varsa, muhakkak izlemelerini tavsiye ediyorum. Yani özetle ''nefis çello tınıları ve genç aktör Masahiro Motoki'nin büyüleyici oyunculuğu bu filmi unutulmazlar arasına çoktan ekledi bile'' diyorum...
26 Kasım 2009 Perşembe
Dilek...
24 Kasım 2009 Salı
Örtmenim, bi bakar mısınız, pencereden arı girdiiii...
22 Kasım 2009 Pazar
Çok uçmuşsun be Roland Abi!..
Bir de tavana bir zımbırtı yapmışlar ki; hani seyirciler filme girmeden önce kendilerini kıyametin eşiğinde falan hissetsin. Beni bağlar mı peki, hiç bağlamaz, ben her hâlükârda rujumu tazelerim efendim:) Çünkü makyaj insanın kendini iyi hissetmesi içindir, başkaları için yapıldığında fazlasıyla makyaj olarak sırıtır adamın suratında, bilirim. Film afişinin tepesinde koca koca harflerle ''BİZİ UYARMIŞLARDI'' yazıyor ve bu doğru da, ancak bu kadar Amerikanvarî bir hikâye için uyarılmadığımızdan adım gibi eminim. Koskoca Antik Maya uygarlığının binbilmemkaç sene önce, kendilerinden sonrakileri böyle dandik kıyamet senaryoları için uyardığını düşünen varsa da, müsaadenizle ona biraz gülmek isterim:))) (Ne tarafımla güldüğüm sadece beni alâkadar eder, onu açıklamak mecburiyetinde hiç değilim...)
İnsanın kendisi tarafından yaratılmış en büyük yanılsama olan zamanın sonu gelip çattığında, yani kıyametin ayak sesleri gümbür de gümbür duyulduğunda eğer hâlâ yaşıyor olursak bizim yapacağımız bellidir. Muhtemelen yere bağdaş kurulup oturulacak, evdeki cümle saf ruh etrafa toplanacak, onlara ''evet çocuklar, artık cümleten gitme zamanı geldi, korkmayın, çok kısa sürecek, hadi geçişimiz kolay, dünya hayatından özgürleşmemiz evren adına hayırlı olsun'' denecek ve o an sükûnetle beklenecektir. Öyle cep telefonuna sarılıp veda için aramalar, yok efendim her ne olursa olsun mabad kurtarmaya çalışmalar, kaçmalar, uçmalar falan olmayacaktır. Dolayısı ile ve bu mantıktan hareketle; Roland Abimizin çektiği bu uzuuun film (söylemesi değil, söylememesi ayıptır, üç saate yakındır!) bizi sıkacaktır. Bol teknolojili, komple dijital Amerikan sineması adına üzgünüm ama öyledir...
20 Kasım 2009 Cuma
Biçağimun yarasi...
Konserden sonra birbirini çiğneyen, adetâ vahşî birer yaratığa dönüşen hanım hayran kitlesinin arasından menejeri sevgili İsmail Bey'in ve lâmba cini cüssesindeki dev korumaların kutsal yardımı ile koparılıp kulise geçebildim! Savaştan çıkmış gibi görünüyor olsam gerek ki, beni hemen yanına oturttu, ''uyyy hele sen biraz nefeslen, dinlen...'' dedi. Ortalık biraz sakinleyip, hanım hayranlar nihayet (!) evlerine dönmeye ikna edildiğinde bendeki emanetlerini verdim, sevgiyle aldı, kabûl etti, bilhassa bez torba içindeki anneanne sabunlarına çok sevindi:) Sonra ''hani şu senin (Cerrahpaşa'ya koydum canimun yarisuni...) hikâyen var ya, işte ben de aynen onun gibi, bundan üç sene önce Ankara'da biraktum göğsümun birisuni, kanserle tanıştım ben de Volkan'um...'' dediğimde gözleri bulutlandı, ailesinden, dostlarından bu hastalığa verdiği canları yeniden hatırlayıp acılandı sanki...
Ama ağlamadık; ne o, ne de ben, ağlamadık hakikaten... Biraz bulutlansak da yağmadık yani, bu fotoğraf ben ona hastalığımı söyledikten hemen sonra çekildi. Hani belki o sebepten, ikimiz de biraz buruk gülümsemişiz gibi...
18 Kasım 2009 Çarşamba
Sen kalem ol, ben de kağıt, yaz beni yarim yarim...
müzik - volkan konak yarim yarim 2009 | izlesene.com
17 Kasım 2009 Salı
Şu İzmir'le Bergama'nın arası...
Köpeksiz şantiyeye şantiye mi denirmiş efendim? Bu şantiyeli küçük köpek kızla öpüşüp koklaşmadan, bebeciğin ruhunu ve karnını bi güzel doyurmadan Handan Hanım'ın öyle brifing verdiği falan görülmüş şey miymiş? :) Elbette değilmiş, zaten araba kimi lojistik destek malzemeleri ile daha yola çıkmadan yüklenmişmiş, mamalar, kaplar, artık torbaları vs. bagaja yerleşmişmiş, yani öncelikler baştan belliymiş...
Eh, burada da öpüşüp koklaşma, top koşturma, karşılıklı beslenme ve eğlenme faslı bitmiş, sıra basına verilecek brifinge gelmiş zira İzmir'in suyu ve DSİ'nin 2010 yılı projeleri gayet önemli meselelermiş, vaziyeti şööyle etraflıca anlatmak gerekirmiş...
15 Kasım 2009 Pazar
Hareketteki şiddet gayedeki hikmeti yok edermiş...
Efendime söyleyeyim; bu arkadaşımı da kıramadım ve buluştuk. Biraz konuştuktan sonra konu beklediğim üzere partnerine geldi ve bizimki ağzındaki baklayı çıkarıverdi. ''Söyler misin bana'' dedi, ''bazı şartları ya da insanları değiştirmek neden bu kadar güç olmak zorunda? Ha?..'' Haliyle deriiiin bir nefes aldım ve belki de onbininci kez aynı şeyi anlatmaya başladım.
- Bak iki gözüm; bu değişim meselesine benim bakış açım hayli farklıdır, bir kere senin olmadığını
yâhût son derece zor olduğunu düşündüğün o değişim(ler) aslında kendiliğinden olmaktadır çünkü evrende hiçbirşey değişime direnemez. Burada asıl konu bu değişimin senin istediğin yönde olmaması anladığım kadarıyla... İlişkiler bu ''değiştirme gayesi'' üzerine kurulduğunda zaten gömleğin düğmeleri baştan yanlış iliklenmeye başlamış oluyor, sona geldiğinde ya bir düğme fazla gelecek, ya da bir ilik eksik kalacak, yakalar bir türlü oturmayacak yani, bu kaçınılmaz. Her insan farklı kodlarla yaratılıyor, aynı DNA'dan klonlanmıyor ki... Evrenin temeli farklılıkların uyumu, ahengi üzerine kurulmuştur, ''ying/yang'' felsefesini hatırla, ya da zıt kutupların birbirini çekme kaidesini, anlayacağın bu farklılıklardan bütünleşme çıkartabilmek önemli. Bunu yapabiliyorsan zenginleşirsin, yok yapamazsan ''değiştireceğim, değiştirmeliyim, olmalı, olacak, istiyorum!'' hırsı içinde giderek yoksullaşır, tükenirsin. Hele de bu değiştirme zımbırtısı çift taraflı olursa, işte o zaman yandı gülüm keten helva!.. Hem; alıp karşına açık açık konuşmayı denedin mi hiç, asıl onu söyle sen bana...
- Yaa, deli misin? Kaç kere denedim hem de, konuşmaktan kaçınıyor, bahaneler uyduruyor, konuşsa da zaten net birşey söylemiyor, iletişim kuramıyoruz yani, daha çok deliriyorum! Sonunda vurup kapıyı çıkıyor, ben de elime ne geçerse kırıp döküyorum, böyle giderse kafayı üşüteceğim valla!..
- İyi de; ben onu karşına alıp konuşmaktan bahsetmiyorum ki...
- Anlayamadım, nasıl yani?..
- Ben seni kastediyorum cancağızım, kendini karşına alıp sorgulamayı, gerçekten ne istiyor olduğunu anlamayı denedin mi demek istedim. Kişisel gelişim pratiklerindeki ''ayna yöntemi'', bizim ''face-embrace-erase'' dediğimiz ''yüzleş-kabûllen-sil'' uygulaması falan öyle işkembeden atılmış şeyler değil ki, denenmiş, sonuçları ve faydaları tespit edilmiş çalışmalar. İşe önce kendinden başlamalısın yani, bunun için banyondaki ayna sana çok yardımcı olacaktır, geç karşısına, kendine bak ve sormaya başla. ''Aslında ne istiyorum?'', ''bunu neden istiyorum?'', ''istediğimi neden gerçekleştiremiyorum?'', ''ben tam ortasında olmak istediğim bu hikâyenin aslında neresindeyim?'', ''onun kim olduğunu biliyorum diyelim, peki ben kimim?'' gibi gibi... Unutma, dünya değişmez, sen ona baktığın açıyı değiştirebilirsin yalnızca, bunun için de durup baktığın yerden vazgeçmen ve yeni bir yer denemen gerekecektir. Aynı yerde çakılıp kalırsan etrafındaki herşey ve herkes hızla değişiyor olduğu halde sen bunu göremeyecek ve hep başkalarını suçlayacaksın, kurban kostümünü giymek kolaydır ama genellikle seni saklamaktan, gizlemekten başka hiçbir halta yaramaz. Yüzleşip kabûllenmediğin takdirde silip temizlemen de mümkün olamayacaktır, hep aynı fasit dairenin içinde dönüp duracak, tozları hep halının altına süpürecek ve ne yazık ki aynı deneyimleri tekrar tekrar yaşayacaksın. Bu da seni çok yoracaktır tabii, ve ihtimâl yorgunsun şimdi, kontrolü hep elinde tutacaksın, şartları denetleyecek ve kendine göre düzelteceksin diye canın çıktı, değil mi?..
- Hem de nasıl, bir bilsen... Çok yorgunum, geceleri uyuyamıyorum, kafamda türlü düşünce dört dönüyor adeta, bazen çıldıracak gibi oluyorum! O kadar çok şey denedim ki düzeltmek için, ama olmuyor işte! Tartışmalarımız giderek şiddetleniyor, hırçınlaşıyorum, öfkeme hakim olamıyorum, sonradan pişman olacağım sözler söylüyorum, o da bana söylüyor! Herşey çözüleceğine sanki daha çok düğümleniyor! Ne yapmam gerektiğini gerçekten bilemiyorum, defalarca ayrılıp barıştık, biliyorsun, hâlâ direniyorum, deniyorum ve bütün bunlara rağmen farkında olduğum yegâne şey şu ki, onu seviyorum ve kaybetmek istemiyorum...
- Hmmm, anlıyorum, peki sevdiğin hakikaten o mu? Bunu sordun mu hiç kendine?..
- Tabii ki seviyorum, yoksa bütün bunlara niye katlanayım? Seninki de soru mu yani şimdi?..
- :) Ah be güzelim, içinde ''katlanmak'' olan bir cümle kuruyorsun, sonra da bana ''soru mu yani bu, elbette seviyorum'' diyorsun. Hakiki bir sevgide katlanmaya ihtiyaç duyulmaz ki, karşındaki sadece ''o'' olduğu için, ''kendisi'' olduğu için beklentisiz, öylece, olduğu gibi seversin. Bu olamıyorsa sevdiğin o değildir, korkarım sen onu değil, ona sahip olma vaziyetini ve bu hikâye içindeki kendi yerini, konumunu seviyorsun aslında. Kontrol etme, değiştirme, kendi ölçülerine uydurma gayretin de bundan. Yani sen onunla ''birlikte olma'' durumunu seviyorsun, derdin onunla ''bir'' olmak, iki farklılıktan bir ''bütünlük'' oluşturmak değil. Bu yüzden onu ve etrafındaki insanları, şartları, şunları-bunları durmadan yargılıyorsun, kendin hariç... Hâlbûki; şöyle bir düşünürsen seni bir kalıba sokmak, kendilerine göre değiştirmek isteyenlere nasıl direndiğini muhtemelen göreceksin. Onu törpülemek ve kafandaki şablona oturtmak için çok yıpranıyorsun ama kendi sivriliklerini görmekten, bunlarla yüzleşmekten kaçınıyorsun. Suya direnecek yerde onunla beraber akmayı denesen belki sağa-sola çarpacaksın, biraz canın yanacak ama emin ol, şimdikinden çok daha huzurlu olacaksın. Sen fırtınayla beraber esip savrulmayı seçiyorsun, fırtınanın gözü en sakin yerdir hâlbûki, orada durmayı becerebilen hiç zarar görmez, etraftaki herşey yıkılıp gider ama fırtınanın gözünde durabilen sağ kalır şekerim...
Söylediklerim onu epey düşündürdü, soğumuş kahvesinden bir yudum aldı, bir sonraki cümlesini şimdiden kestirebildiğimden devam ettim.
- Haa, sen şimdi bana diyeceksin ki ''bunları böyle patır patır söylemek kolay tabii, sanki sen bunları her zaman yapabildin mi?'' Cevabım ''yoo'' olacak, merak etme, baştan da söyledim zaten, ben bir ''ilişki gurusu'' değilim, o işi İlhan Uçkan gayet güzel beceriyor, ben onun yanında bırak ''ilişki gurusu'' olmayı, bildiğin ''kayısı kurusu'' bile sayılmam:) Ama en azından yaşadıklarımı sorgulamayı ve bunlardan ders çıkarmayı öğrendim, çoğu kez kendimle dalga geçerek ve aynadaki sûretime ''böööö!'' diye dil çıkararak olaylarla, insanlarla, hâttâ sol mememi alıp götüren kanserimle bile yüzleştim. Eskiden kabûllenmeye şiddetle direnirdim ama şimdi hiç öyle değilim, artık prensibim şu: ''laissez faire, laissez passer'' yani ''bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler'', ünlü İskoçyalı ekonomist ve filozof Adam Smith'in çok bildik sözüdür kendisi, bunu daha üniversite birinci sınıfta, ilk derslerimden birinde öğrenmiştim. O zamanlar belki fazla birşey ifade etmiyordu benim için ama işte kırklı yaşlarımda adamın aslında ne demek istediğini ''dankkk!'' diye farkettim. Çok değerli bir farkındalık oldu bu benim için. Bunu farkettiğim an, değişmeye kendimden başlamadıkça hiçbirşeyi ve hiçkimseyi asla değiştiremeyeceğim hakikatini de kabûllendim. Ve hakikaten ''hareketteki şiddet gayedeki hikmeti yok edermiş'' meğer, önce kendim, sonra da bütünün hayrı için gerektiğinde salmayı, bırakmayı, hiçbirşeye ve hiçkimseye sımsıkı tutunmamayı, akışa uyumlanmayı, bir başka deyişle ''gerekiyorsa kaybetmeyi paşa paşa göze almayı'' ben böyle böyle öğrendim. Bu neye benziyor, biliyor musun? Hani Facebook'ta pek moda olan ''Profilime Kimler Bakmış, Acep Fotoğraflarımı Kimler Dikizlemiş?'' gibi saçma-sapan bazı aplikasyonlar var ya, bu aslında gönüllü olarak katıldığın global bir bilgi ağında dahî herşeyi kontrol altında tutma isteğinden kaynaklanıyor. Ulen sen zaten orada profil açmışsın, fotoğraflarını, bilgilerini döşenmişsin, bunu silah zoruyla yapmadığına göre sana ne profiline kimlerin baktığından zevzek! Öğrensen ne olacak, hesap mı soracaksın insanlara profilime niye baktın diye? Sonra, profiline bakılmasını istemiyorsan orada işin ne, orası insanların birbirini bulması için oluşturulmuş bir ağ zaten. Haaa, bir şekilde rahatsız edilirsin, tacize uğrarsın, sana dadanırlar falan, anlarım. O zaman da senin bilgilerine ulaşmasını istemediğin kişileri bloklarsın, olur-biter! Geçenlerde sırf işe yaramadığını ispatlamak adına bana gelen bu şekilde bir grup davetine icabet ettim, hâttâ aynı daveti sana da göndermiştim, tamamen fos çıktı tabii:) Bu herşeyi, her halükârda kontrol altında tutma, herşeye müdahale etme vaziyeti insanları dipsiz bir saçmalığa sürüklüyor ne yazık ki. Anlatabildim mi bilmem?..
- Anladım... Da; şimdi ben ne yapacağım yani, çekip gitmesine göz mü yumacağım? O kadar emek verdim, yaptıklarını belki yüzlerce defa affettim, ne çok zaman ve enerji harcadım herşeyin düzelmesi için, yazık değil mi?..
- Bu hesaplara girersen elbette yazık ama yolunda gitmeyen şeylerin gerçekliğini kabûlden uzak vaziyette, habire tırmalayarak, karşındakini değiştirmeye uğraşarak geçireceğin zamana bence daha çok yazık. Gitmeyi kafasına koymuş biri (bu sen de olabilirsin, o da, bu da, şu da, hiç farketmez) eninde-sonunda gider zaten. Kapıya kilit vursan pencereden çıkar gider, pencereyi mühürlesen bu defa bacayı dener, yani bir şekilde gider. Belki istese de kalamıyordur, belki de kalmaya zorlanmayı istemiyordur, ''belki''lerin hepsi geçerli olabilir. Ben kaç defa öyle yaptım meselâ, biliyorum, sen de yaptın, hatırlasana... ''Zor'' oyunu her halükârda bozuyor be iki gözüm, Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek var mı Allah aşkına? Olmuyorsa olmuyordur, illâ olduracağım diye tepinmenin kime ne faydası var? Sen gitmek istiyorsan toparlan git, yok o ''gideceğim'' diyorsa bırak gitsin, bu işler o kadar da karmaşık değil aslında, herkesin seçim yapma hakkı olmalı ve bu hak elbette gayet eşit kalmalı. Sahip olduğumuzu sandığımız herşeyi her an kaybedebiliriz, buna en başta bizzat kendimiz dahiliz. İlişkilerde gaye iki farklı insan olarak ''bir'' olmaksa her kasırga zaten atlatılır ama yok o değil de, ne olursa olsun illâ ''birlikte'' olmak, öyle kalmak ya da en acısı öyle sanmaksa işte o vakit ''yazık olur'' asıl, hayat önünden akar, sen de ona aval aval bakarsın... Ü-hüüüü, vakit de epey ilerlemiş haa, sen daha oğlanı okuldan alacaksın... Bana bak, tekrar söylüyorum, git ona da söyle aynen, sonra bir de o beni ''bir bilen'' olarak aramaya falan kalkmasın sakın! Hem ben zaten bu ikili ilişki cambazlıklarını beceremeyen, artık gayet de lüzûmsuz bulan biriyim, bütün bunları da sen sordun diye söyledim, yani benden bu kadar güzelim, sizin dertlerinizle uğraşamam daha fazla, işim-gücüm var benim, aaaa!..
Arkadaşım gülümsedi, ''bilmem ki'' dedi, ''hani o da seninle buluşup konuşsa fena olmaz gibi:)'' Ona da ''böööööö!'' diye dil çıkardım tabii, sonra hesabı ödeyip kalktık, sahilde kolkola yürürken de Ortadoğu ve Balkanların en acaip, en anlaşılmaz şarkı sözlerini yazabilme becerisine sahip sanatçımız Serdar Ortaç'ın meşhur şarkısını gülerek birlikte mırıldandık:
''Hayaaaaat, beni neden yoruyosuuuun? Madem çok günaaaah, oyunu sen bozuyosuun. Lay lay looom, sebebi çooook...'' :)
14 Kasım 2009 Cumartesi
Pazar'a kadar...
11 Kasım 2009 Çarşamba
Çam dibinde çıra yaktım yanmadı (*) ...

Gittiğim hemen her coğrafyada, her şehirde gece fotoğrafları çekmeyi sevmişimdir, yağmurla yıkanan sokakları fotoğraflamak uğruna şahsımın ve fotoğraf makinemin biraz ıslanması ise benim için daima göze alınabilir birşeydir. Madrid, Londra, Roma, Toledo, Amsterdam ya da İzmir-Çamdibi, aslında hiç farketmez, çünkü gece dokunduğu herşeyi değiştirir, hele böyle çok yağmurlu gecelerde her yer sanki olduğundan fazla güzeldir...
Fotoğraf çekerken kimi tuhaflıklar denemeyi de severim böyle, bloglarımı ötedenberi takip edenler zaten bilir. İşte burada ıslak silueti görülen de İzmir'in eski ve geleneksel semtlerinden Çamdibi'dir, vaktiyle anayurtlarından göçüp gelmiş muhacir nüfusun yerleşim bölgesi olarak bilinir. Bizim Giritli akrabalardan bazılarının da halen yaşadığı, çoğunlukla aynı binada ''tutta la familia'' (*) vaziyetinde altlı-üstlü oturulan, baharda ya da yazın yapılan (Balkan Halk Danslarının en orijinal çeşitlemelerini izleyebileceğiniz) bol eğlenceli, çalgılı-çengili, kimi zaman dünür kavgalarıyla bitebilen sokak arası düğünleri, herkesin iyi ya da kötü, muhakkak bir anısının bulunduğu ''Arzu Düğün Salonu'' , maç tutkunlarının ve semt delikanlılarının takıldığı ''Havuzlu Birahane''si, benim beslenme alışkanlıklarıma pek uymasa da ''Kokoreççi Asım Usta''sı, spor klübü ve bandosu ile meşhur, eski mahalle ruhunun aynen yaşatıldığı sevimli, samimi ve sıcak bir atmosferdir. Belki de sırf bu sebepten benim pabuçlarım, çizmelerim, çantalarım hâttâ bazı takılarım, saatlerim, gözlüklerim bile yaşadığım semt Bostanlı'da değil, halen orada tamir edilir, boyanır, topukları çakılır, sökükleri dikilir, pilleri takılır, kayışları değiştirilir, ipi-sapı onarılır. Köpek kız Fadik'in kaynatmalık kemikleri Çamdibi Ata Kasabı tarafından ayırılır, alınıp getirilir, hastalanıp bozulan ve umutsuz vaka gibi görünen kimi elektrikli zımbırtılar da gene Arif Bey sayesinde Çamdibi'nde iyileşip sapasağlam eve gelir :) Bakmayın, bu karede böyle deli deli yağan yağmur da figürandır yani, senaryonun başrol oyuncusu değildir...Güzel gözlü Gülşen kızın kökleri Makedonya/Üsküp'tendir, bu kesinlikle doğru bilgidir zira kendisinin yöreye has, tam dokuz metre kumaştan dikilen beyaz gelin şalvarına sahip olduğu tarafımdan aynen tespit edilmiştir. Hâttâ; bu muazzam şalvarı vakti-zamanı geldiğinde inşaallah Gülşen'den ödünç alıp ben de giyeceğimdir, sırma cepkenli, geniş şalvarlı Üsküp yöre kıyafeti içinde orta yerde şöööyle bir döneceğimdir:) Kurduğu harika sofrada da misafir ben olduğum için ''et'' yoktur ha, sanmayınız ki onlar cümleten vejetaryendir:)
Mercimek çorbası, zeytinyağlı taze fasulye, ev turşusu, cacık, ortaya karışık salata veeeeee... Canım Gülşen'in benim için elceğizleriyle sardığı zeytinyağlı yaprak sarması, e valla daha ne istenir? Yemeğin ardından önce ''taraça''ya (*) çıkılır, gece ve yağmur fotoğrafları çekilecek diye sülalecek seferber olunur, oraya-buraya tırmanılır, çatılardan, damlardan sarkılır, şap şap sulara basılır, hep beraber ıslanılır:) Sonra oturma odasına geçilir, bol köpüklü kahveler, tavşankanı çaylar içilir, albümler ortaya dökülür, fotoğraflarla eski zamanlara, düğünlere, sünnetlere, ölülere, dirilere, kınalara, sözlere, nişanlara, doğumlara, asker uğurlamalara gidilir, keyifli sohbetler edilir. Bu arada ''yağmur yağıyor, seller akıyor, evin iki ufaklığı Taha ve Abdülkadir oğlanlarla beraber Handan Teyze de camdan bakıyor'' tekerlemesi söylenir:) Beni Çamdibi'ndeki şirin evlerinde ikinci kez muhteşem ve gene çok içten bir misafirperverlikle ağırlayan bu ''çiçek'' gibi aileye tarafımdan elbette sevgiyle teşekkür edilir. Sonra ''until the next time...'' (*) denilerek vedalaşılır, en alt katta oturan büyük Çiçek anneyle kucaklaşılır, babaya selâm bırakılır ve usulca yağmura karışılır. Artık gecenin başka bir tarafına doğru gitme vaktidir, gidilir...

....................................................................................
(*) ''Çam dibinde çıra yaktım yanmadı...'' Hayrettin Akçay'dan alınan Erzurum türküsü...
(*) Cümleten, ailecek, bütün akrabalarla bir arada... (İtalyanca)
(*) Teras kelimesinin yerel söylenişlerinden biri... (Egece)
(*) Bir dahaki sefere kadar... (İngilizce)
Ve bu da bir video linki, konuyla alâkasız belki ama yeni keşfettim ve çok beğendim, bu iki insanı ve halen süren arkadaşlıklarını zaten hep sevdim, meraklısı tıklayıp izleyebilir... İzlemek istemeyen içinse haliyle yazı burada bitmiştir, sağ üst köşedeki ''x'' işareti tıklanarak artık gidilebilir:)
8 Kasım 2009 Pazar
Olsa dükkân sizin...
De... Yok, valla bu defa mecburiyetten kapalıyız anacığım...
7 Kasım 2009 Cumartesi
''Mi'' soru eki...
Eh, bu gözle bu kadarı kâfî sanırım, müsaadenizle artık bu yazı burada bitebilir Mİ?..
6 Kasım 2009 Cuma
Burç meselesi...
4 Kasım 2009 Çarşamba
Hakiki...
