31 Aralık 2012 Pazartesi

Maya köpeği:)


Köpek, İşbirliği Trekanası 31 Aralık 2012 – 13 Ocak 2013

Köpek trekanası geniş ailemizi düşünme zamanının geldiğini söylüyor. Kanbağı ile bağlandığımız ailelerimizi değil, insanlık ailemizi kastediyorum. Evinizde, işyerinizde, bulunduğunuz toplumsal mekanlarda düzenli olarak biraraya geldiğiniz insanlardan bahsediyorum. Bu insanlarla ilişkiniz nasıl? Doyurucu, destek verici, sevgi dolu ilişkiler mi? Sizin ileriye ve yukarıya doğru gelişmenizi sağlıyorlar mı? Yoksa sizi geri tutan, öfke, kıskançlık, küskünlük, güvensizlik ve korku dolu ilişkiler mi bunlar? Unutmayın hayatta her zaman bir seçim şansınız vardır. Eğer herhangi bir ilişkiyi ihtiyaç veya korku yüzünden veya "daha iyi birisi olmadığı için" sürdürüyorsanız, tekrar düşünün.


İşbirliği genelde birden fazla insan ile ortaklaşa bir şekilde iş yapmak, çalışmak veya aynı amaç için biraraya gelmek olarak algılanır. Ancak bu bir iş veya kariyer olmak zorunda değildir. Ve özel bir amacı olmasına gerek yoktur. İşbirliği demek yalın anlamıyla olumlu bir ilişki sürmek anlamına gelebilir. Ancak bu SİZİNLE başlar. İşbirliğine dayalı ilişkileriniz hayatta nerede durduğunuzu, hayat görüşünüzü ve tavırlarınızı yansıtır. Ve nerede olursanız olun ileri veya geri adım atmayı seçebilirsiniz.
Neden? Çünkü kişisel evriminize bağlı olarak belirli türde enerjileri çeker veya itersiniz. Depresifseniz, içinizde birşeyler mutlu olmak istemesine rağmen keyfiniz kaçar. Eğer ruhsal olarak güçlüyseniz ve zehirli duygular barındırmıyorsanız, sizi aşağı çeken insanlarla işbirliği yapamazsınız hatta birarada bile bulunamazsınız. Enerjiler kendi doğaları gereği birbirlerini dengelerler. Evrenin değer yargısı yoktur. Önemli olan dengedir. Ve dengeye ulaşmak duygusal olgunluk, iç huzur ve bizi daha insan yapan güçlü ve sağlıklı nitelikleri barındırmayı gerektirir. Bunlar sadakat, bütünlük, onur ve sevgidir. Köpek burcunun getirdiği sınavlar bunlardır işte.
Bu dönemden faydalanmak için iyi bir takım oyuncusu olun, ama önce kendinizle. Sonra bu doğal olarak etrafınızdaki insanlara yayılacaktır.
Maya burcunuz Köpek ise bu trekana sizin için ayrıca önem taşıyor. Kendi potansiyelinizi daha iyi keşfedip kullanabileceğiniz ve önemli dönüşümlerden geçebileceğiniz bir dönemdesiniz.


Peki siz Maya burcunuzu biliyor musunuz?

Öğrenmek için burayı tıklayın...

(Maya Takvimi uzmanı değerli Vajra Fatih Keçelioğlu'na teşekkürler. Bugün girdiğimiz Köpek Trekanası hayırlı OLsun...)

Yolcu yolunda gerek:)

 
Getirdikleri-götürdükleri, çoğalttıkları-eksilttikleri, verdikleri-aldıkları, kazandırdıkları- kaybettirdikleri, açtıkları-kapattıkları, bitirdikleri-başlattıkları... Bu liste böööyle uzar gider. Artık bavulu elinde, ayağı eşikte olan yorgun ve tarafımızdan ''eski''tilmiş 2012'ye bizlere öğrettiği, anlattığı, yaşattığı her şey için teşekkür ederek, iyi ya da kötü bütün deneyimler adına şükran duyarak ''uğurlar OLsun'' deme vakti geldi çattı. Hepimizin ''yeni''si kutlu OLsun, birini yolcu ederken karşıladığımız diğeri bizlerin ve bütünün en yüksek hayrına OLsun, iyi seneler:)

Bu arada; Twitter hesabımın şifresini çalan ve kendini çok uyanık sanan salak; sana da teşekkürler tabii, okudun da rahatladın mı tweetlerimi? Aradığını bulabildin mi bari, başın göğe erdi mi, midene iyi geldi mi, hazmettin mi hepsini:) Yeni yıl hediyen benden birkaç kilo kadar birinci kalite kınadır, tahminim bu miktar sana ancak yeter, al da müsait taraflarına yak:)

30 Aralık 2012 Pazar

İzmir'den Ankara'ya...

 
 
Bugün onun doğumgünü, yeni bir yılı karşılamadan bir gün evvel yeni yaşını kucaklayacak, tüm kalbimle kutluyorum:) Çok beceriklidir kendisi, hiç akla gelmeyecek malzemelerden hiç akla gelmeyecek mükemmel şeyler yapar. İkimizin de ruhunda ''çöpçülük'' vardır ayrıca, çöp kenarlarına bırakılmış, artık işe yaramayacağı düşünüldüğü için kaldırılıp atılmış bazı şeyleri alıp dönüştürür, çoğu kez farklı amaçlar için tekrar kullanılır hale getiririz. Bazen bu buluntular için ''ben buldum!'', ''hayır efendim, önce ben gördüm!'', ''bıraksana kardeşim, o benim!'' falan diye itiştiğimiz de olmuştur:) Şaka bir yana; benim sevgili arkadaşım el becerisini bu defa Ankara'nın sert soğuğuyla mücadele etmek zorunda olan sokak kedicikleri için kullanmış ve onlar için basit malzemeleri bir araya getirerek yalıtımlı barınma evi yapmış. Evlerinin balkonuna yerleştirilen bu evcik, kimsesiz sokak canları tarafından derhal benimsenmiş ve içine doluşulmuş gördüğünüz gibi:) İyiliğin değerli olabilmesi için pahalı şeyler gerekmiyor her zaman, bir karton koli, birkaç parça yalıtım köpüğü, az koli bandıyla da yapılabiliyor o iyilik, ve çok basit görünen bu şeylerin toplamı bazı canlar için hayatı değiştirecek kadar önemli olabiliyor işte böyle... 

Can arkadaşım Baturhan Atabey; yıllanmış dostum, en zor ve en güzel zamanlarımın vazgeçilmez ''yol arkadaşı'', sevgili Cheetos'un bitanesi, aşkı, kocası, iyi ki varsın hayatımızda, eminim ellerinle yaptığın barınma evinde huzurla uyuyan o canlar da senin için aynı şeyi düşünüyor:) Yeni yaşın kutlu OLsun çocukluk zamanlarımın değerli ortağı, hastalık ve hastane günlerimin vefalı yoldaşı, sevgiler uçurduk evimizden, sen uyurken İzmir-Ankara arasını katetsin ve sabaha gelip pencerene konsun diye, hep iyiliklerle yaşayasın e mi? Seni çok seviyoruz:)
(Bu da Cheetos&Batos'un pembe burunlu güzel kedi oğulları Çarşı, ve doğal olarak herşeye karşı!.:)

28 Aralık 2012 Cuma

Yaradılmışların en şereflisi?..


 İsmi Steve Cutts, animasyon sanatçısı bir İngiliz... Bu kısa animasyon film çalışmasında herşeyi mükemmelen anlatmış, toplam 3,5 dakikada yapabilmiş bunu. Bazen fazla söze hacet olmaz, böyle kısaca gösterip çekilirsiniz kenara, seyretmek için. Anladınız siz onu... Bravo Steve!



27 Aralık 2012 Perşembe

Lamia'daydık:)

 
 
 
 
 
 
Niyet ettiğim bir işin hayırlı sonuçlanmasını kutlamak üzere ailemle güzel bir gecede bir araya geldik:) Bostanlı Vapur İskelesi yakınında demirli özel tekne ''Lamia''da, her Çarşamba akşamı düzenlenen ''Ege&Greek Night'' değişik olur diyerek orada rezervasyon yaptırmıştım. Mönü Girit usûlü, Ege otlarıyla çeşitli, dolayısıyla da hafif ve yeterliydi. Mekân iyi düzenlenmiş, ses sistemi düzgün kurulmuş, canlı müzik güzel, servis başarılıydı. Gerçi gayet ''rembetiko'' başlayan gece, çoğunluğun talebi üzerine oldukça ''roman'' tarzı bitti ama, sanırım bu durum yalnızca İzmir'e özgü değil, artık her yerde böyle. Atalarımızın geldiği yerleri, köklerimizi hatırlamak ve onurlandırmak adına güzeldi doğrusu, sevgili aileme daima yanımda OLdukları için teşekkür ediyorum, onları çok seviyorum, hep böyle güzel, hayırlı haberleri kutlamak için birlikte OLalım diyorum:) Her zamankinden farklı bir ortamda, deniz üzerinde bir teknede keyifli bir gece geçirmek isteyenlere de ''Lamia'' gemisini tavsiye ediyorum... (Tavsiyelerim arasına şu yazıyı da ekleyebilirim, 28 Aralık'ta yılın son dolunayı parlayacak ya gökyüzünde, bana sormayın, meseleyi uzmanından öğrenin diye, inşallah hayırlara vesile...)

25 Aralık 2012 Salı

Çekim arkası...

 

''TRT Belgesel Kanalı''nda, yılbaşı gecesi yayınlanacak olan ''Yeni yıl gelmiş, hoş gelmiş...'' adlı özel programın stüdyo çekimleri bugün yapıldı. Çekimlere bizim evden iki kişi katıldı, biri sunucu vasfıyla bendim, diğeri ise emektar kedimiz, yakışıklı ve centilmen oğlumuz Yağmur'du, rolü için fazla zorlanmadı zira çekimlerde de gene bizim evin kedisini canlandırıyordu. Makyaj aşamasından başlayarak çekimlerin her bölümüne katıldı, o da bizler gibi sabahtan itibaren saatler boyu TRT İzmir Televizyonu A Stüdyosu'nda kamera karşısındaydı. 2002 İstanbul doğumlu, Beşiktaş çocuğu Yağmur oğlan rolünü başarıyla oynadı ve tüm ekip tarafından çok sevildi, ''acıktım, üşüdüm, susadım, çişim geldi, sıkıldım vs.'' demedi, hiç kapris yapmadı, bizi yormadı ve üzmedi, gayet profesyonelce davrandı, aferin benim güzel, akıllı, efendi, yetenekli oğluma:)

Çekim öncesi set hazırlığı... Stüdyoda yılbaşı gecesinin geleneksel şekilde kutlandığı mütevazı bir ev dekoru kuruldu, bu evde yeni yıl çay, kuruyemiş, çerezler ve meyveler eşliğinde zamanından biraz erken karşılandı belki ama, bu da bizim işimizin gereğiydi, OLsundu:)

Senaryo gereği radyodaki canlı yayınından çıkıp benim evime, yılbaşı kutlamasına gelen spiker arkadaşım Hakan Urgancı'yla çay içip mandalina-elma falan yiyerek eskiden yeniye TRT'nin yılbaşı özel programlarını izledik, habire çen çen konuştuk tabii bu arada, sanatçılarla anılarımızı, yayın hatıralarımızı anlattık, hâttâ taklitler yaptık, seyirci izlerken ne kadar eğlenir artık orasını bilemeyiz ama, biz bütün ekip olarak çok eğlendik çekimlerde, orası kesin:)

Böyle düğün salonu kapısında davetli karşılayan dünürlere benzediğimize bakmayın efendim, bu sahnede biz iki spiker arkadaş, evde oturup yılbaşı kutlamak yerine canlı yayında görevli olup çalışsaydık ne durumda olacağımızı, nasıl görüneceğimizi hayâl ettik sadece, klasik eğlence programı sunuculuğunu da belki biraz hicvettik bu vesileyle:) Bu hayâl sahnesi için, çekime başladığımızda üzerimizde olan gündelik normal kıyafetleri çekim arasında ışık hızıyla değiştirmemiz gerektiğini söylememe lüzûm var mı? Ev halinden olabildiği kadar çabuk çıkıp sahne kılıklarımızı kuşandık ve sete dönerek işimize devam ettik. Siz sadece birkaç dakikalık kısa bir bölüm olarak izleyeceksiniz bu kısmı ama, bizim en az bir saatimizi aldı bu sahneyi çekmek, televizyon yayıncılığının belki de en zor tarafı bu, görsellik önde olduğundan radyoya göre epeyce zahmetli ve hayli vakit isteyen bir iş... 
 
Ve çekim tamamlandığında reji odasında bulunup talimatlarıyla çekimi yöneten arkadaşlarımızdan sevgili Muzaffer Kardüz'ü aldık aramıza, bir final fotoğrafı çektirdik. Ona ve yapımcı arkadaşımız Sevim Dalgıç'a bilhassa teşekkür etmek lâzım, son birkaç gündür bu iş için çok koşturdular zira... Kameramanından makyözüne, ışıkçısından sesçisine, dekoratöründen çaycısına kadar emeği geçen herkes sağOLsun. Şimdi yapım ekibi bölüm bölüm çekilen bu yılbaşı özel programına son şeklini vermek üzere montaj stüdyosundalar, biz sunucuların işi bitti ama onların asıl işi şimdi başladı denebilir, bir TV programı için çekimler kadar montaj aşaması da çok önemlidir, mutfakta hazırlanan yemek için son emektir, pişirilip-kotarılanı süslü-püslü şekilde tabağa yerleştirip servise hazır hale getirmektir yani, arkadaşlarımıza bu son aşamada da kolay gelsin diyoruz. Hoş bir tiyatro oyunu gibi tasarlanıp tamamen doğal repliklerle, hiç ezbersiz ve üstelik oyuncularından biri bir kedi olmasına rağmen aksamadan, tıkır tıkır çekilen, içinden Halit Kıvanç, Altan Erbulak, Barış Manço, Zeki Müren, Orhan Gencebay, Ajda Pekkan, Erol Evgin, Komedi Dans Üçlüsü, Nesrin Topkapı ve daha kimler kimler geçen bu programı inşallah sizler de beğenirsiniz. İyi seyirler, iyi seneler:) 

22 Aralık 2012 Cumartesi

Meraklısı için...

 
Hindistan'daki ''Birlik Bilinci Üniversitesi'' dün  internet üzerinden canlı olarak dünyanın farklı köşelerinde yaşayan binlerce insanın katıldığı bir toplu çalışma yaptı. Pek çok kişinin korku pratiği etkisinde endişeyle beklediği 21.12.2012'nin aslında gezegenimizin şifalanmasına bir eşik teşkil ettiği zaten bilinmekteydi, bu çalışma da mevcut korkuyu dağıtmak amaçlı değildi bu yüzden, zira korkudan beslenen beklentileri bu tarz bir çalışma ne ikna, ne de tatmin ederdi, bu BİR'liğin yeniden kutsanması ve kolektif bilincin yükseltilmesi içindi her zamanki gibi... Sri Bhagavan ve eşi Sri Amma'yla birlikte, bir defa daha ''BİR''likte buluşmak çok güzeldi, onlara ve katılan herkese gönülden teşekkür, çalışma saatinde diğer uygulayıcı kardeşlerle beraber ekran başında olmak ve büyük meditasyona katılmak için beklemeye değerdi:) (Sri Bhagavan'ın 21.12.2012 tarihine ilişkin kısa mesajına buradan ulaşabilir isteyenler, İngilizce olduğunu da belirtmeliyim...)

Şimdi türlü geyik dönüyor ortalıkta tabii, e bu da zaten beklenen bir şeydi, hiç şaşırmadık. Ama çoğu yarına kadar sağ kalamayacak bu geyik kalabalığı içinde gayet sağlam yazılar da mevcut, biz okumalara, yazmalara halen devam ediyoruz... Bunlardan birini paylaşmak istedim, şimdi söylenen her ne varsa hepsine yeterli bir cevap olduğunu düşünüyorum. Serpil Çavuşoğlu'na içtenlikle teşekkür ederim. Meraklısı buradan buyursun ve okusun, geyiğe devam etmek arzusunda olanlarıysa buna daha müsait sayfalara alalım mümkünse, oralarda herkes dilediği gibi atıp-tutabilir, dalga geçebilir, buna biz karışmayız... ''Geç kalınmış sorgulamaların da hiçbir canlı için faydası olmayacaktır'' demiş ya değerli Serpil Çavuşoğlu yazısında, işte o hesap, beğenmeyen dinlemesin yani... 
.....................................................

(Medyayı tebrik etmek lâzım. Üç senedir Maya takviminin sonu ''kıyamet'' değildir demekten dilimizde tüy bitti. Çıkmadığımız kanal kalmadı, ama hâlâ herkes ''nerede kıyamet?'' diye soruyor.  Kıyamet bu işte, medyanın yönettiği bir dünyada koyun olarak yaşamak!!!) demiş Vajra Fatih Keçelioğlu, kendisi Maya takvimi konusunda Türkiye'nin en bilgili araştırmacılarından biridir ve senelerdir bu konu üzerine yazar, söyler, düşünür. ''Felâket soslu kıyamet'' teorileri ortalığa düşünce, akıllı ve fırsatçı (!) medyamız da onun peşine düştü tabii ama o yeni bir şey söylemedi, zaten senelerdir söylemekte olduklarını tekrarladı. Anlayanı ne kadar olmuştur, bilinmez? ''Hani nerde len o kıyamet?'' diye dalga geçenlerin çokluğuna bakılırsa pek fazla değil. Eee, ne yaparsınız, böyle bu işler:) Siz söyler söyler durursunuz, çoğunluk arkanızdan teneke çalar, ancak ''bazıları'' can kulağıyla dinler, bize göre o da kâfîdir zaten, belki ''az''dır ama ''öz''dür, kıymet bilene yeter...

 

21 Aralık 2012 Cuma

Hareketteki bereket ve dahî kıyamet:)

 
Bir yıl kadar önce, benim sunduğum TRT FM ''Geceden Sabaha'' programına katılarak harika bir canlı performans sergilemişti Balkan Orkestar&Gamze Matracı. Grup üyelerinden sevgili Ferruh Çalışkan ile Gamze'nin nişanlarını yeni haber aldım, bu iki güzel genç insana mutluluklar dilerim, hayırlı OLsun:) Bu vesileyle; dışarıda buzzz gibi bir hava varken, hazır korkuyla bekleyenlerin üzerine kıyamet kasveti de çökmüşken, o geceye dönelim, hatırlayalım ve biraz ısınalım istedim. Korkulara inat hareket, harekette bereket, keyifler daim OLsun diyelim mi? Bence diyelim tabii, buyrun, eğlenceye giriş aşağıda efendim, canlı kayıt TRT'nin değerli tonmaysterlerinden Fırat Özturan imzalıdır, herkesin emeğine, varlığına sağlık... Kıyamet kopsa da, kopmasa da hep beraber, haydi eller havaya:)



Ek ve de dip: (Sevgilimle baş başa oturup müzik dinlemeyi, şarap içmeyi, sohbet etmeyi düşünüyorum; 21 Aralık'la ilgili plânım bu. Herkese de bunu tavsiye ederim. Merak etmeyin, "kıyamet" falan kopmayacak. On yıldır kopmakta olan kıyameti fark etmediyseniz, bundan sonra da bir şey fark etmezsiniz :) diyen değerli Burak Eldem kardeşime de gönülden şükranlar, hay ağzına sağlık:))) Bu ''özel'' günün ilk yazısı da geldi bu arada, şuradan okuyalım da ışıldayalım...

Ayrıca; değerli arkadaşım Hakan Urgancı'yla birlikte, yılbaşı gecesi ''TRT Belgesel Kanalı''nda, özel ve farklı bir programla sizlerle olacağız. Siyah-beyaz ekran günlerinden bugüne, TRT'nin yılbaşı özel program arşivlerinden yapılan bir seçkiyle zamanda yolculuğa çıkaracağız sizleri. Hazırlık ve reji toplantısı dün yapıldı, hoş bir şey olacak, evet. Herkesin kendi kişisel tarihinden parçalar bulabileceği bu programı izlemenizi de tavsiye ediyoruz efendim, şimdiden herkese iyi eğlenceler ve apaydınlık bir yeni yıl dileriz:)

20 Aralık 2012 Perşembe

Hadi hayırlı kıyametler herkese:)

''Çoğumuz şu sıra eski hikayelerimizin final bölümünü yazıyoruz. Eski hikayeleri sonlandırırken, duygusal kalıntı dalgalarının yüzeye çıkmasını bekleyebiliriz, böylece sonunda hepsi serbest kalabilir. Bu olduğunda; duygularımızı içine geri dalıp gitmeden hissetmek çok önemlidir. Onları hissedin ve sonra rüzgara bırakın. Eğer hala eski hikayelerin kitaplarını kapatamamışsanız, şimdi yapmamız gerekir böylece geçmişin sınırlamaları ve yükleri tarafından engellenmemiş oluruz...

Şimdi bizler, boşluğa gebe geçiş bölgesine doğru boş eller ve açık kalplerle ilerliyoruz. Burası bizim eski hikayelerimizle yenileri arasındaki kutsal duraktır. Bu zaman, bir süre hikayeler olmadan yaşanan zamandır. Bu zaman süresince; kendimizi boş, nötr ve duygulardan arınmış hissedebiliriz. Hava sislerle dolu ve bizim daha önce soluduğumuz havanın içerdiklerinden farlı şeyler içeriyor. Bu sisli özellik bizim, daha önce orada olandan kurtuluşumuzu hissetmemize yardımcı oluyor. Bu bizim eski hikayeleri tamamlarken, daha önce hissettiğimiz olağan duygusal hastalıklar ve herhangi bir direnç olmadan, tüm çözülmemiş durumları tamamlamamızı sağlıyor...


Pek çoğumuz çok derin yorgunluk hissediyoruz. Bu şimdiye kadar hissettiğimiz en ağır yorgunluk. Bu yorgunluk tüm geçmiş yaşam
süreçlerinin tamamlanmasından  kaynaklanıyor. Bol miktarda uykuya ve hiçbir şey yapmadan boş boş oturmaya ihtiyaç duyuyoruz. Biliyoruz ki; ağır, eşi benzeri görünmemiş bir dünyalar değişiminden geçiyoruz, sessizce neden şimdi burada olduğumuzu, kim olduğumuzu ve çevremizi, bütün bunlarla yeni ilişkimizi düşünüp tasarlıyor ve dönüşümü hissediyoruz..
Bildiğimiz dünyalarımızdan kopuk ve uyumsuz hissedebiliriz. Bildiğimiz dünyalarımızın hala var olduğunun farkındayız, ama bu artık bizim fazlasıyla genişleyen yeni manzaramızın sadece küçük bir parçası. Bu sebeple günlük hayatımıza yeni bir giriş noktası arıyoruz. Yeni giriş noktamız, daha önce farkedebildiğimizden hayli büyük ve daha doğru bir ölçüde.
Her şey ölçülerin ötesinde derinleşti ve değişti. Bu zaman; gerçek SEN’in, gerçek BEN’in, tek gerçek BİZ’in ve gerçek yeni dünyanın ortaya çıkış zamanıdır…''


Solara kanal mesajı/ Çeviren: Begüm Karace (Teşekkürle...)

Ve bir de şuraya göz atalım lûtfen mümkünse, gene aynı kanaldan, Solara'dan gelen bir mesajdır. Hani hep söyleyip durduk ve gene türlü alaya, saldırıya falan marûz kaldık ya, OLsun, hiç önemi yok bunun, çoğunluğun yarına kilitlenerek beklediği o derin değişim başladı ve ilerliyor zaten:) İsteyen istediği kadar alay edebilir ve eski kalıplarında kalabilir, herkesin ipi kendi elindedir, kimi ona tutunup yükselmeyi seçer, kimi de kendi eliyle ipini ilmek yapıp boynuna geçirir ve taburesini tekmeler, biz ne karışırız orasına, değil mi efendim? Cümlemizin hayrına OLsun, hadi hayırlı kıyametler herkese:)



19 Aralık 2012 Çarşamba

Taçları nereye koymuştuk yâhû?:)





''Kendi saltanatınızın sultanı olun. Dünyanın dehanıza ve lütfûnuza ihtiyacı var...''
Cheryl Richardson 


Evet, aynen öyle:) Şimdiye kadar size dayatılan o değersizlik, yetersizlik, güçsüzlük, eksiklik, acizlik, muhtaçlık öğretilerinin devri tamamlandı, artık kutsal bütünün çok değerli ve özel bir ''parça''OLduğunuzu farketme ve buna göre davranma zamanı. Herkes kendisini başkalarının aciz ''kurbanı'' gibi hissetmek zorunda değil, bu bir yanılsama, öyle düşünmeniz ve kâbûllenmeniz istenen maksatlı bir ezber sadece. Siz yüce yaratıcının yüksek iradesinin yansımasısınız, kendinize buna göre davranmalı ve yeteneklerinizle deneyimlediğiniz boyutu aydınlatmalısınız. Varlığınızın tesadüfî ve boşuna olmadığının, deneyimlediğiniz hayatın size bahşedilmiş kendi saltanat alanınız OLduğunun farkına varmalısınız.  Tacınızı unuttuğunuz yerden alıp tozunu üfleyin lûtfen, şimdi ''kendi saltanatının sultanı'' OLduğunu yeniden hatırlama, varlığını onurlandırma ve donatıldığı tüm yeteneklerle ayağa kalkarak kâinatı selâmlama zamanı:)

18 Aralık 2012 Salı

Benim yerime başkası halletsin!..

 
''Engeli kendi aşmayı küçük yaşta öğrenememiş bir çocuk büyüdüğünde de engelleri onun adına hep başkalarının aşmasını ister ve bekler...''
Özlem Hatipoğlu

(''Çocuk'' büyütmek yerine ''sorun'' büyütmek istemeyen ebeveynler için bir tavsiye, yaşam koçu, danışman ve özgelişim uzmanı değerli arkadaşıma teşekkürle...)

Ak kedi-kara kedi...

 
''Hangi din olursa olsun ve hangi öğreti, disiplin olursa olsun, hepsinde bir, iyi-kötü mücadelesi, siyah-beyaz mücadelesi var. İsimler ve şekiller farklılık gösterse de biliyoruz ki, kadim uygarlıklardan günümüze kadar ulaşan kaynaklarla bu savaş hep var ve varolacak da. Habil-Kabil ile başlayan süreç, Agarta-Şambala, Mu-Atlantis, Ying-Yang, İnsan-Şeytan’a kadar ulaşırız. Bunlar bilince işaret etmekte, bir taraf insan bilincinin aydınlanması iken, diğer bir taraf insan bilincinin en karanlık, negatif enerji üretebilen tarafı.  Bu dahi bir sistem için gerekli, bilinç kendini geliştirecek ortama bu zıtlıklarla ulaşmakta, zaman zaman hissettiğimiz korku, pişmanlık, öfke gibi duygular doğrudan bilinci etkileyen güdülerdir. Bu duyguları oluşturan zeminler vardır,  kim korkar? Korku duymasını sağlayacak, bilincin alt katmanını besleyecek insan korkar, kim pişmanlık duyar, bilincin alt tabanında istemeden kendisine ve diğerine zarar veren insan pişmanlık duyar. Kim öfkelenir, bilincin alt katmanında bulunan egosuna saldırı olan insan öfkelenir...'' diyor değerli Elif Hece Öztürk kardeşim blogunda yayınladığı yazıda ve ekliyor:

''Zamanın bir havuz olduğunu, insan bilinciyle dolduğunu belirtmiştim, dünyamıza göre olan zamanın da bir bilinci var, zaman da, insanla birlikte gelişen bir canlı, kıyameti hem fiziki hem de ruhsal olarak Evrensel Yasa olan din-dinlerden ayrı düşündüğümüzde farkındalığa ulaşamayız. 2012 için tevafûk bir tarih diyebilirim zira her dönem için, o havuzun içinde yer alanların arasında, insan-ı kâmiller, rehberler, kıyam edenler vardır. Bulunduğumuz dönem ve sonrasının farkı ise, yaşadığımız hiçbir çağa benzemeyen, garip olaylar ile toplu bir bilinç kıyam-et’ine geçeceğimiz ve geçmek zorunda da olduğumuz gerçeği. Yüzleşme yaşayacağız, aslımıza döneceğiz, dönmek zorundayız, bir tür saf seçme, bir tür bu bilinç inşaatının neresindesin bunu görme dönemi. Karanlık, gölge yanımız bizden bağımsız değil, bizim ürettiğimiz bir enerji ve bu enerji vanasını kapatmak adına insan daha hevesli olacak. Bireysel düşünceler, eylemler bundan sonra daha kolektif eylemleri doğuracak. İnsan bilinciyle ölümsüzdür, bedeni ve sahip olduğu metalar ile değil,  bedenler semiz, gösterişli ve parlak, ruhlar cılız, sönük ve hastalıklı, Evrensel Yasa olan dinlere ait gerçeklerin açığa çıkmasıyla, insan yine ruhsal şifasını buralardan alacaktır. Şu anda yaşadığımız dönem, dinlerin de kirlendiği, bu bilinç kıyam- et’inde insanın, inandığını yaşadığı değil, yaşadığına inandığı bir dönem. İlahi olanın bu kıyam-et sahnesinde müdahalesini göreceğiz bol bol. Zira şu anda yaşanılan bana göre, insanın bilinç olarak hayvanlardan daha aşağıya düştüğü  bir dönem ve bu bir yükselişi gerektiriyor. Sebepleri elbette dramatik olacak, hem bilinç hem de yaşam alanında...''

Haydi hayırlısı diyoruz her zaman OLduğu gibi, yönünü tayin etmek zorunda artık içimizdeki o ak kedi-kara kedi:) Yani; o türlü bahaneye sığınma, gerçeklerden kaçma, kendini oyalama zamanları bitti...

Düz mantık...

 
 
Vejetaryen beslenmeyi bir kez daha önemle tavsiye ediyorum, gezegenimizde her geçen gün beslenme biçimini tamamen kendi istek ve kararıyla bu yönde değiştiren insan sayısı artıyor, siz de farkında OLun ve içsel enerjinizi bloke eden, sizi hastalıklarla boğuşmaya mecbur bırakan beslenme tarzından uzak durun. Artık arınma ve hizalanma zamanıdır, her anlamda. Düşündüğünüz, söylediğiniz, yaptığınız, yediğiniz, içtiğiniz... Unutmayın; hepsi eşittir SİZsiniz...

Basit...

 
Değil mi ya? :)

15 Aralık 2012 Cumartesi

Ölümüne kadar aşk!..


Sn.Başbakan'ın diziyle ilgili fikirlerini söylemesinin ardından tartışmalar da başladı beklendiği üzere, köşe yazarları konu etti, tarihçiler, oyuncular, ilgili-ilgisiz kişiler televizyon programlarına konuk edildi,  her zaman olduğu gibi bilen-bilmeyen konuştu, kimi eleştirdi, kimi övdü falan... Ben kimin ne ve niye söylediğini tartışmayacağım, kendi fikrimi ve bilgimi ifade edeceğim sadece. Evvelâ; o ''muhteşem yüzyıl'' denen zaman dilimi öyle pek de muhteşem sayılmazdı aslında, diğerlerine göre epey uzun yaşayan (71 sene) ve dolayısıyla tahtta da uzun süre kalan (46 sene) Sultan Süleyman, hükümdarlığı boyunca 13 sefere katılmış olmasına rağmen bu seferlerin tamamından zaferle dönülmemişti. Sarayda ve sokakta muazzam bir rüşvet ve servet düşkünlüğü mevzubahisti. Bu dönemde pek çok ayaklanma ve isyan çıkmış, çoğu kanlı müdahalelerle bastırılmıştı. Bu ayaklanmalara yeniçeriler de dahildi. Şehzadelerden Mustafa ve Bayezid babalarının kararıyla boğdurulmuş, beş şehzade de Kanunî'nin sağlığında ecelleriyle ölmüştü. O vakitler İstanbul'da çıkan yangınlarda halk alevlerden ziyade talan ve çapulculuktan zarara uğruyordu. Kalitesiz malzemeden yapılmış tek katlı köhne evlerin sıralandığı sokaklarda kadın görmek neredeyse imkânsızdı. Kölelik sistemi acımasızca işlemekte, anayurtlarından zorla koparılıp getirilen insanlar köle pazarlarında satılmakta, bu işin ticareti serbestçe yapılmaktaydı. Hareme Müslüman kadın sokulması yasaktı, henüz çocuk denecek yaşta hareme getirilen farklı milliyetlerden kadınlar hanedan neslinin devamı için bir nevî ''taşıyıcılık'' yapmaktaydı, doğuracakları çocuklar önemliydi, kendilerinin zerre kadar önemi yoktu. Zaten bir şekilde hünkârdan gebe kalıp çocuk doğuramamış cariyelerin yalnızca ''harem kalabalığı'' olarak anlamı vardı, hayatları dört duvar arasında geçmek ve öyle de bitmek zorundaydı. Sarayda da, sokakta da hayatlar hep tehdit altındaydı, zehirleme ve bu şekilde ortadan kaldırma vakaları neredeyse sıradandı. Adalet ve yargılama sistemi tartışmalıydı, Sultan Süleyman bu nedenle mevcut kanun düzeninin yenilenmesini istemiş ve adının başına ''Kanunî'' ifadesi buna binaen eklenmişti. Vefat etmiş gayrımüslümlerin bile hâlâ vergiye tabî tutulması üzerine, padişahın süt kardeşi Beşiktaşlı Yahyâ Efendi'ye koşup dert yananlar vardı. Kanunî'ye olan yakınlığı sebebiyle başka kimselerin söyleyemediği şeyleri o söyleyebiliyor, hâttâ padişahı bazı konularda ikaz edip eleştirebiliyor, yerine göre ona darılabiliyor ve aylarca saraya adım atmıyordu. Ancak; bu durumların devamı üzerine sonunda hünkâr kendisine kızacak ve onu mevcut görevinden azledip vakitsiz emekliye ayıracaktı. Bu tavır, İstanbul'un en sevdiğim mekânlarından biri olan ''Beşiktaşlı Yahyâ Efendi Dergâhı''nın ortaya çıkmasına vesile olacak ve burası yüzyıllar sonra bile hâlâ çok önemli bir ziyaretgâh ve yardım kurumu olma kimliğini koruyacaktı. Gene bu dönemde yasaklanan içki, gözden uzak yerlerde gizli gizli içilmekte, bununla birlikte yenilik anlamındaki hemen her şey şiddetli bir tepkiyle karşılanarak kınanmakta, dinî hurafelere kurban edilmekte, huzursuzluk ve dedikodular alıp yürümekteydi. Demek ki; imparatorluğun sınırlarının habire genişlemesi uygarlığın da bununla eş zamanlı olarak yükselmesi ve zihinlerin aydınlanması anlamına gelmiyordu... 

Bu kadın ezberleri sağlam bozmuştu, evet. Ama; dizide gösterildiği kadar entrikacı, acımasız ve düzenbaz değildi. Karıştığı kimi entrikalar, o dönemde onun konumunda bulunan her kadının yapacağı şeylerdi, sarayın zorlu şartlarına ayak uydurmak o kadar da kolay değildi, bu bir nevî hayatta kalma, kendini ve çocuklarını koruma mücadelesi sayılabilirdi, konuya bu açıdan da bakabilmek gerek... Ailesinden, yurdundan bir daha geri dönmemek üzere zorla koparılıp saraya getirilen bu genç kadın şansının ona açtığı yoldan, Allah vergisi döl bereketi (beş senede ardarda beş çocuk doğurabilmişti ve bu anlamda da bir ilkti) Süleyman'a duyduğu büyük aşk ve aklının da yardımıyla yürüdü geçti. İnce ve işlek bir zekâya, güzel şiirler, etkileyici mektuplar yazabilecek anlatım yeteneğine ve hükümdarın ona duyduğu benzeri görülmemiş aşka sahipti ve bütün bunlar kuşkusuz gelip-geçici bir güzellikten çok daha önemliydi. O zamana tanıklık eden tarihçilerin ifadelerine göre hiç de öyle aman aman güzellikte bir kadın sayılmazdı ama olağanüstü bir enerjisi,  insanlar üzerinde tesir gücü, sevimli bir çekiciliği ve kendine özgü zarafeti vardı. Üstelik çok da hayırseverdi, halkın faydalanması için yaptırdığı bazı hayır kurumları halen yaşamakta ve hizmet vermektedir (T.C. Sağlık Bakanlığı Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi gibi...) Ömrü boyunca yanından ayrılmadığı Kanunî Sultan Süleyman'ın, onun fikirlerine ve zekâsına çok güvendiği ve bazı devlet meselelerinde bile danışmanlığından faydalandığı da bilinen bir başka gerçektir. Osmanlı İmparatorluğu tarihinde çok önemli bir yeri olan bu haseki, harem kurallarını da tepe taklak ederek önce hürriyetini, ardından da hükümdarın nikâhını kazanabilmiş nadir kadınlardandır. Hâlbûki; o da bu hikâyeye diğerleri gibi basit ve acemî bir cariye olarak adım atmıştı. Padişahın ona duyduğu derin aşk ve uzun yıllardan hiç etkilenmeyen muhabbet, hem sarayda, hem de sokakta türlü dedikoduya sebep olmuş, kendisinin Kanunî'yi büyüleyen bir cadı ya da büyücü olduğu rivayeti imparatorluğun dört bir yanına ulaşmıştı ama o gücünün farkındaydı, bazı konumlarda bulunmanın çetin bedelleri vardı, hayatı boyunca hep kıskanılan ve bu yüzden türlü düşmanlığa uğratılan, asılsız söylentilere malzeme yapılan bir kadın olacaktı. Hakkında halen söylenegelen pek çok asılsız iddianın ardında, Hürrem Sultan'ın bu şartlara verdiği sert cevaplar ve o dönemde hiç de alışık olunmayan dik duruşlar yatmaktadır bana sorarsanız. Sancağa çıkan şehzadelere annelerinin eşlik etmesi ve onlarla beraber gitmesi geleneği de gene Hürrem tarafından yıkılmış, farklı sancaklara atanan üç oğluna rağmen o (arada kısa ziyaretler yapmış olsa da)  İstanbul'dan ve mektuplarında belirttiği ifadeyle ''cânının sultanı''ndan savaş ve seferler dışında hiç ayrılmamıştı... 

Sonradan boğdurulan şehzade Mustafa'nın anası Mahidevran'ın sonunuysa haremde çıkan bir kavga getirmişti. Gözdeyken birden ikinci kadın konumuna düşen ve bunu asla hazmedemeyen Mahidevran, kıskançlık yüzünden kopardığı bu kavgada Hürrem'in yüzünü tırnaklayıp saçlarını yolmuş, bu hadise neticesinde adamakıllı gözden düşmüş, önce sancağa çıkan oğluyla beraber Manisa'ya gönderilmiş, Mustafa'nın boğdurulmasından sonra da Bursa'ya geçerek hayatının geri kalanını yoksulluk ve unutulmuşluk içinde, acıyla geçirmiştir. Hürrem'e kıyasla bir hayli de uzun yaşamıştır üstelik, seksen yaşında öldüğüne dair kayıtlar mevcuttur, şimdi bu diziye kadar kimselerin aklına bile gelmeyen bir türbede, Bursa'da, talihsiz oğluyla birlikte yatmaktadır. Karma Yasası mı yoksa kaderin cilvesi mi denir artık, bilemem ama, ona ve öldürülmüş ağabeyinin hatırasına sahip çıkan kişi Hürrem'in oğlu ve sonradan padişah olan Sultan II.Selim (Sarı Selim ya da Sarhoş Selim olarak da anılır...) olacaktır. Ne var ki; Hürrem'in erken sayılabilecek yaşta ölümü de Mahidevran Sultan'ı yeniden saraya döndürecek ve affettirecek bir sebep teşkil etmemiş, anlaşılan cihan padişahı ölene kadar onu bağışlamamış, bir daha yüzüne dahî bakmamıştır...
 
Haseki Hürrem Sultan, 17 Nisan 1558'de sanıldığı üzere Topkapı Sarayı'nda değil, Beyazıt'taki eski sarayda, büyük aşkının sahibi olan adamdan sekiz sene evvel vefat etmiş, cenazesi Süleymaniye Camii'nin kıble tarafına defnedilmiş ve türbesi daha sonra Mimar Sinan tarafından tamamlanmıştır. Altmış yaşını göremeden ölen bu muazzam kadın, oğullarından birinin tahta çıkıp padişah olduğunu da görememiş, dolayısıyla ''Valide Sultan'' olamamış, ama 38 yıl kesintisiz süren muhteşem bir aşkın ölümsüz kahramanı olmayı başarmıştır. Ondan geriye işlemeli dört çevre (başörtüsü) , ona ait olduğu tahmin edilen birkaç parça giysi, hükümdara yazdığı aşk ve hasret dolu mektuplardan birkaçı, Osmanlı kadın sultanların resmedilmesi geleneği olmadığı halde farklı ressamlar tarafından çizilmiş bazı tasvirleri, yaptırdığı hayır kurumları ve eserlerle birlikte çinilerle süslü zarif türbesi kalmıştır...

Kanunî'ye gelince; aşkı uğruna saray ve harem kurallarını hiçe saydığı, ''Muhibbî'' mahlâsıyla yazdığı en güzel sevda şiirlerini ona adadığı, tüm itirazlara, dedikodu ve eleştirilere rağmen hem imparatorluğunun, hem de kalbinin kraliçesi yaptığı hayat arkadaşından sekiz sene sonra, Sigetvar Seferi sırasında öte aleme göçmüş, vefatı askerden ve halktan 48 gün gizlenmiş, oniki kişi tarafından naşı yıkanıp namazı kılındıktan ve iç organları sefer çadırında gömüldükten sonra cenazesi tahnit edilmiş, seferin tamamlanmasıyla İstanbul'a dönüldüğünde vefat haberi açıklanmış, ölümünden aylar sonra, 28 Kasım 1566 tarihinde Süleymaniye Camii'nde kılınan ikinci cenaze namazının ardından da (rivayet sultanın cenaze namazının üç defa farklı yerlerde kılındığı yönündedir ama ne kadar doğrudur, bilemeyiz tabii...) gene Mimar Sinan'ın eseri olan türbesine defnedilmiştir. Tarih kayıtlarının doğruladığı bu bilgilere göre, kendisinin biri Macaristan'ın meçhûl bir yerinde, diğeri de İstanbul'da olmak üzere aslında halen iki mezarı vardır...

Çok izleyicisi ve tartışmacısı olan ''Muhteşem Yüzyıl'' dizisinde gördüğünüz birçok şeyin hakiki tarihle bir alâkası yoktur ve zaten bu durum dizinin başında da belirtilmekte, dizideki kişi ve olayların tarihten ''ilham alınarak'' kurgulandığı ifade edilmektedir. Bu dizide anlatılan olayların geçtiği ''harem''i Topkapı Sarayı'ndaki harem zannedenler ve görmek için oraya koşanlar adına da üzgünüm diyeceğim zira Hürrem ve Kanunî'nin dillere destan aşkları asıl Beyazıt'taki en eski sarayda yaşanmıştır, o da bugüne ulaşamamıştır zaten. Hâttâ; Kanunî'nin gençlik yıllarından başlayarak kader arkadaşı olan, Müslüman asıllı olmamasına rağmen sadrazamlık makamına kadar yükselen ve sonunda gene Kanunî tarafından katline ferman verilen Pargalı İbrahim Paşa'nın (bu yüzden önce makbûl, sonra maktûl olarak anılmıştır halk tarafından...) padişahın kızkardeşi Hatice Sultan'la hakikaten evlenip evlenmediği bile kesin değildir, bu konuda da şüpheler mevcuttur ve kanıt olabilecek tarihî bir kayıt yoktur der kaynaklar, ben bilemem gerisini...

Hasıl-ı kelâm; bu dizi başka hiçbir şeye yaramamış olsa bile, tarihe olan o pek zayıf alâkayı canlandırmış, artık yerini-yolunu dahî kimselerin bilmediği, çoktan unutulmuş harap türbelerin hatırlanmasına, eski semtlerin, eserlerin, mekânların yeniden ziyaret edilir olmasına vesile olmuş, tarihin hakikâtlerine dair merakın altını ateşlemiştir ki, bana göre zaten bu kadarı yeter. O zevksiz çakma Hürrem yüzüklerine, aceleyle yazılıp piyasaya sürülen onlarca uyduruk kitaba, popüler kültürün kendi iç yasaları gereği derhal oluşturulan modalara, saçma-sapan diğer konulara hiç girmeyeceğim bu yüzden, onlar daha çok para kazanmaya endeksli gayretler çünkü, muhatabını alâkadar eder sadece, tarihin hakiki yaşanmışlıklarını değil... Ve son olarak; bütün kavgaların, hırsların, kıskançlık, entrika ve türlü insafsız düzenlerin, kanlı, korkunç ve hazin hikâyelerin, evlât acılarının, hayâl kırıklıklarının, kinlerin, nefretlerin, görkemli yalanların ve tamamına erememiş aşkların üzerini tek bir yorgan örter ki, o da adı  herkesçe mâlûm olan ''ölüm''dür. Bugün İstanbul'da, Süleymaniye Külliyesi'nde sessizce yatan hanedan mensubu kadınlı-erkekli oniki  ölünün arasında yalnızca ikisinin halen kutsal ve ortak bir tarafı vardır bence, bu da ''ölümüne kadar aşk''tır, o iki insan farklı zamanlarda ama birbirlerine aşık olarak ölmüştür derim, işte o kadar. İyi uykular...

''Kadd-i yâre kimi halkın serv okur, kimi elif
 Cümlemizin maksûdu bir amma, rivayet muhtelif...''
[Sevgilinin boyuna bakıp halkın bir kısmı selvi der, bir kısmı elif der. ifadeler farklı olsa da hepsinin kasdettiği birdir.]
Muhibbî/Kanunî Sultan Süleyman Han

(Kaynak: Necdet Sakaoğlu/Süleyman, Hürrem ve Diğerleri-Bir Dönemin Gerçek Hikâyesi, NTV Tarih Dergisi Yayınları'na teşekkürle...)

14 Aralık 2012 Cuma

Kafadan çatlaklar için:)



Çok severim bu amcayı; adı Eckhart Tolle'dur, bizim gibi saçma-sapan özgelişim, uyanma, aydınlanma, bilinç sıçraması vs. gibi işlerle uğraşan, okuyan, yazan, düşünen çoğu kişi onu yakından tanır:) Velhasıl, kendisi bu gibi boş işlerle meşgûl kafadan çatlakların izlediği, okuduğu, sevdiği bir adamdır. 21 Aralık 2012 konusunu da atlamamış, kendine özgü sakin espri anlayışıyla, yavaş yavaş anlatmış. Dileyen buyursun izlesin, ben annemle yogaya gidiyorum birazdan:) Hayırlı akşamlar dünyanın bu yarısı, yegâne gerçeklik OLan şimdiden, içinde bulunduğumuz şu ''AN''dan... 

12 Aralık 2012 Çarşamba

Bugünün niyetine...

 
Varlığımızı onurlandır Allah'ım; OLanlar hayrımız içindi, OLacaklar da öyle OLsun. Şimdiye kadarki bütün ders ve deneyimlerimiz için şükürler sanadır, etrafımızı çevreleyen bütün o ''öğretilmiş ve öğrenilmiş'' korkuların, sözde çaresizliklerin, acındırma gayretlerinin, üzerine basıp geçme, ezip çiğneme, kendi çıkarları için ''iyiliği'' ''kötülüğe'' vasıta etmelerin, yalanların, tuzakların, ihanetlerin, gölgelerin, hepsinin ortasında, aydınlık ve karanlık taraflarımızı, aptallıkla karıştırılan saf niyetlerimizi, iyi ve kötü yanlarımızı, eksiklik ve tamlıklarımızı bütünüyle görerek, fark ve kabûl ederek, onaylayarak, inkâr etmeksizin kendimiz gibi, OLduğumuz kişi OLarak, dimdik ve cesaretle ayakta durmayı seçiyoruz. Bizimle OLduğunu biliyoruz. Varlığımızı onurlandır Allah'ım, bu bize yeter. Ve öyledir. Amin...

11 Aralık 2012 Salı

Yüzündeki ışık...

 
''Yogi'' dendiğinde sadece ünlü çizgi film kahramanı ''Ayı Yogi''yi hatırlayan çok kişi vardır, eminim:) Ancak; bu kitabın yazarı olan Paramahansa Yogananda  (ki; asıl ismi Mukunda Lal Ghosh'tur) bu mertebeyi her anlamda haketmiş, hakiki bir ''yogi''dir. 1893-1952 yılları arasında dünya boyutunda kalmış, Bengal/Hindistan'da doğmuş ve misafir olduğu bu zaman boyutunu çok zenginleştirmiş bir insandır. Kaleme aldığı olağanüstü biyografisiyle şu aralar bizim evde, bilhassa geceleri epey uzun söyleşiyoruz kendisiyle. Fotoğraf makinesinin keşfedildiği zamanlarda yaşamış olması bana göre büyük şans, zira hayatının belli dönemlerinde çekilmiş çok sayıda fotoğrafını görebilmek de bu sayede mümkün oluyor. Kitabı kapatıp okuma lâmbasını söndürmeden önce kapaktaki fotoğrafına bakıyorum uzun müddet, gülümsemesi, gözleri, yüzündeki ışık, o kadar güzel ki, tıpkı yaşadığı hayat gibi... Selâm OLsun ruhsal varlığına, tam da OLması gereken zamanda onunla tanıştığım ve hikâyesine karıştığım için çok mutluyum:) Binlerce başka insan gibi... Bir cümlesiyle konuyu bağlayayım en iyisi:

''Eğer bazıları için şükran duyamazsan, izin ver onlara, hayatından geçip gitsinler...''



                                                          

Zamanın sonuna doğru... Mu?

 
 “Zaman anlamsız olduğu için öğretmenlerin de sınırsız bir sabrı olduğunu anlaman gerek. Onlar öğrenci dik durmaktan bıkana kadar beklemekten hoşnut olurlar ve daha sıkı çalışmak gerektiğini söylerler...”
Ya da:
 ''En altta bulunan bazı ruhların gelişmekte çok inatçı olduğu ve rehberlerini yorduğu söylenmektedir. Rehberlerin de o tür ruhları serbest bıraktıkları ve onlar bıkana kadar artık onlarla ilgilenmedikleri söylenir...''

.................................................................

Michael Newton önermeleri üzerine okumalar, düşünmeler, yazmalar... Ve bilinçsel anlamda hazırlık devam etmekte tabii, demiştik ya; bilincimiz neredeyse biz de oradayız aslında, bunlar artık son fırsatlardır, kaçınılmaz sıçramaya az bir zaman kala:)

9 Aralık 2012 Pazar

Karışık iş şu hayat dediğimiz...

 
 
Sıradan, yağmurlu bir Pazarmış gibi görünen bir gün, içinde birbirinden çok farklı duygular-durumlar-haller bulundurabilir. Gün, çoğu kişi için tatil günü olan Pazar olsa da, sabahın erken saatinde yataktan kalkıp yayına yetişmek için hazırlanmak, makyaj-saç-baş yapmak, sonra sağanak yağmur altındaki İzmir'in yollarına koyulmak benim dünyama ait, olağan bir motiftir meselâ... ''Travel Turkey İzmir''in son günündeki çalışmalarımızı tamamladık, sunucu arkadaşım Tarık Yenen stüdyo setinde İzmir valisi Sn. Mustafa Cahit Kıraç'ı ağırladı, ben de Niksar ve Sinop standlarından bağlantılar yaptım, fuar işini bitirdik hayırlısıyla. Üç gün müddetince gerçekleştirdiğimiz canlı yayınlarda görev alan kalabalık TRT ekibine, yapım ve yayındaki bütün arkadaşlarıma teşekkür ederim. Bizleri sevgi ve ilgiyle ağırlayan ülkemizin dört bir yanından gelmiş fuar katılımcılarına da öyle elbette, sağOLsunlar. Onlara şimdiden hayırlı yolculuklar...

Fuardaki iş tamamlandıktan, kulaklığımı çıkarıp mikrofonumu ses ekibine verdikten sonra, bu kez hayatın çok farklı bir yüzü için istikamet Alsancak Hocazade Camii oldu benim için, hayli genç yaşta dünya boyutundaki deneyimlerini tamamlamayı seçen bir tanıdığımızın uğurlaması vardı. Orada spiker arkadaşım Hakan Urgancı'yla karşılaştık, meğer bizim uzaktan akrabamız olan uğurladığımız bu genç adam onun da okul arkadaşıymış. Yağmur altında kısacık ve hüzünlü bir veda töreni, uzamayan, sonu havada kalan kırık-dökük cümleler, ne söylesen yetersiz ve anlamsız kalması yani, dediğim gibi hayatın bir başka yüzü ve belki de en radikal gerçeği, ne denir ki?.. Uğur Menemenlioğlu kardeşimizi bu boyuttaki deneyiminin bitiş noktasına uğurladıktan sonra Gülsün ve Halûk'la birlikte evlerimize, gündelik hayatlarımıza döndük. Çünkü böyleydi bu işler, hayatın bir yüzünde güneş açar, neşeli, hoş şeylerden bahsedilir, keyifli kahvaltılar edilir, çaylar-kahveler içilir, hediyeler alınıp verilirken diğer yüzünde karanlık, gölge, yağmur ve hüzün olabiliyordu, dualite kuralları böyle buyuruyordu. Ve ne olursa olsun; ''the show must go on...'' diyordu bizlere içinde tekâmül ettiğimiz bu boyut, peki, öyle OLsundu, başka çaresi var mıydı ki zaten? Biz ''güle güle'' derken, bilmediğimiz başka bir boyutta ''hoşgeldin''in kapısı açılmaktaysa? Gülen ayvayla ağlayan nar aynı tabakta, yanyanaysa? Burada kasvetli karanlıkmış gibi görünen, orada ışıklı bir aydınlıksa? Karışık iş şu ''hayat'' dediğimiz vesselâm...

8 Aralık 2012 Cumartesi

Fuarda 2.gün...


''Travel Turkey İzmir''de, bugün Muğla standıydaydık. Türkiye'nin en gözde turizm ögelerini bünyesinde barındıran ilimiz Muğla, sadece Bodrum'u, Marmaris'i, Fethiye'si, Milas'ıyla değil, çam balı, zeytini, narenciyesi, pamuklu el dokumaları, kilimleri, çarıkları ve özgün mimarisiyle de tanınıyor...  

Artık el yapımı çarık giyen olmasa da; sanatı yaşatmak mühim elbette. Muğlalı bu genç adamın asıl mesleği ayakkabı tamirciliğiymiş ama çarık yapmayı bilhassa öğrenmek istemiş. Uzun bağcıklı, geleneksel deri çarıkları el emeğiyle imâl ediyor, işini çok severek yaptığını da belirtiyor.  Gençlerin böyle şeylere ilgi duyması insanı sevindiriyor:) Özellikle turistler yakın alâka gösteriyormuş bu el yapımı çarıklara...

Van kedisi Van'da yaşamalı, onları yakından görmek isteyenler kalkıp Van'a gitsin ya da belgesel falan seyretsin, internetten araştırsın, görsün. Artık iletişim ve bilgilenmenin dünya kadar yolu var kardeşim, bunlar leblebi ya da şekerleme değil ki, canlı, Van'ın sembolü diye alıp İzmir'e getirmenin, hayvancıkları kafese koyup millete seyrettirmenin mânası yok! Hiç keyifli değillerdi haklı olarak, onca gürültü-patırtı içinde, bütün gün kafeste yapay ışık altında oturmak, gelene-geçene seyirlik malzeme olmak onların istediği bir şey olmasa gerek. Üstelik bazıları sadece bakmakla da yetinmiyor tabii, meselâ yanında gezdirdiği çocuğunun elindeki kutu içeceğin pipetiyle hayvancıkların kıçını-başını dürtüklemesine, zaten huzursuz olan bu nesli koruma altındaki hayvanları ekstradan huzursuz ve rahatsız etmesine hiç ses çıkartmayıp sırıtarak bakan, hasbelkader bir çocuk doğurdu diye kendini ''anne''den sayan kimi varlıkları da hesaba katmak lâzım! Kim üzerinde ''İzmir İnsanı'' yazılı bir kafes içinde, hiç tanımadığı, bilmediği bir ortamda bu şekilde sergilenmek ister, habire parmak-pipet sokulup dürtüklenmek de cabası, yorulmuş hayvanlar yâhû, yazıktır! Ne güzel kocaman posterini yaptırmışsın işte, birbirinden farklı renkte o güzelim gözleri yakından görmek isteyen doya doya baksın, hâttâ bu isteği bahaneden sayıp kalksın Van'a gitsin, yöreyi başka özellikleriyle de tanısın, kültürünü, bilgisini çoğaltsın, değil mi ya? Bu mantıkla; Denizli standında da horoz eksiği vardı o zaman, niye koymamışlar ki şöyle üç-beş tane, tövbe tövbe yâhû! Lüzûm yok artık böyle şeylere...
 
Bugün ne yiyeceğime kendim karar verdim, dünkü karmaşadan sonra gayet sakin ve mütevazı bir öğün seçtim:) Makarna dışında hepsi sebzedir ve zeytinyağlıdır, orta yerde oturan yoğurtla birlikte dünkü mide yorgunluğuna devadır, şifadır vallahi...

Yarın fuarın son günü, ''Travel Turkey İzmir''den son canlı yayını gerçekleştireceğiz. Şimdi artık biraz kafa dinleme vakti, herkese mutlu Cumartesiler OLsun efendim:) 

7 Aralık 2012 Cuma

Fuardan bildiriyorum...

 
Dünyadaki benzer ''konsept fuar'' örnekleriyle kıyaslandığında logosundan başlayarak hayli amatör kalan bir fuar olmuş ''Travel Turkey İzmir'' ama bu beni hiç şaşırtmadı doğrusu, zira İzmir gelişim-değişim-dönüşüm, kent yönetimi ve profesyonelliği açısından ülkemizin birçok şehrinden zaten çok geride... Yakından baktığınız hemen her sektörde bunu tesbit etmeniz mümkün İzmir'de, lâf çok ama hareket yok yani, bu yüzden konuştuğum hemen herkes yana-yakıla şikayet ediyor ama değişen bir şey de yok, hep yerinde sayıyor, yürüyüp geçenlere arkadan yetişmeye çalışıyor gibi mevcut haliyle bir de EXPO hayâlleri kuran bu güzelim şehir:( Kartondan yapılma uyduruk dekorlarla, kasaba panayırı havasında fuar tertip etme işleri çok zaman öncesinde kaldı, artık ticaretin de, iletişimin de farklı boyut ve anlamları var, insan daha farklı şeyler bekliyor haliyle, böyle adı olan bir fuarda kuru kalabalığı çekme amacından ziyade şeyler de olmalı bence...

Sanıyorum benim bu konseptde bir fuardan beklentilerim daha fazlaydı, bu nedenle hiç tatmin olmadığımı söyleyebilirim. Canlı yayından sonra her köşesini dolaştım, dediğim gibi, ı-ıhh, çok amatör kalmış, olmamış. Lâkin; bu fuarın konusu ''yöresel gastronomi'' olsaydı belli bir başarı çizgisinden bahsedilebilirdi diye düşünüyorum. Sabahki canlı yayını Kütahya standından gerçekleştirdik ve orada kahve+lokumla başladık gastronomik maceraya, ardından TV yayınını yerinde izleyen diğer şehir standlarının yetkilileri arka arkaya davet etmeye başladılar. Rize standında çay, Isparta standında gül şurubu, gül reçeli ve gül herşeysi, Uşak'da acılı ev tarhanası, Silifke'de kayakoruğu turşusu, cezerye, Adapazarı'nda balkabağı ve ayva lokumları, Ürgüp'de sütle çifte kavrulmuş kabak çekirdeği,  Afyon'da kaymaklı ve herbişeyli lokumlar, Beypazarı zaten saymaya gelmez, yaprak sarmasından Beypazarı kurusuna kadar türlü lezzet, Malatya'da her nevî kurutulmuş meyve ve doğal çerezler, Foça'da halis sızma zeytinyağı, zeytin türleri ve esmer ev ekmeği, Kars'da ballar, kaymaklar, eski kaşarlar, orada köpük helvası, burada harnup pekmezi, şurada cevizli sucuk, arada azıcık taze kavrulmuş leblebi, kuşburnu suyu, tee orada melengiç kahvesi, aha da şurada sakız reçeli, az ötede fındık ezmesi, mis gibi süt kokan Vakfıkebir tereyağıyla cilâlanmış  Trabzon ekmeği üzerine bir dilim yöre peyniri derken... Van standındaki kafesten kafaları uzatıp okşama talep eden Van kedisi arkadaşlara ''bu komple Türkiye lezzet mozaiğinin üzerine sizi de yiyeyim de tam olsun bari fıstıklar!..'' derken buldum kendimi:) Hayır, ikram edilenleri almadığınızda ya da buyur ettiklerinde girip oturmadığınızda alınıp gönül koyuyorlar öte yandan, ''şu standda şunu şunu yediniz-içtiniz ama, gördük, bakın bizim de şuyumuz-buyumuz çok meşhur, muhakkak tatmalısınız, buyrun, yooo, hayatta bırakmayız, aaa lûtfen, hadi ama...'' ısrarları karşısında çaresiz kalıyor insan. Ülkemin dört bir tarafından meşhur yöresel tadlarıyla, ürünleriyle birlikte çıkıp gelmiş bu misafirperver insanlara gönülden teşekkür elbette, lâkin böyle bir fuar turunun ardından istikamet direkt en yakın tuvalet olabilir, benden söylemesi!..

Maldivler standında, diğer yerlerde hediye edilen türlü ıvır-zıvır torbalarıyla dolu ellerimi görüp hemen paketlerimi elimden alan ve hepsini çok hoş, mor renkli bir bez torbaya yerleştirerek bana bembeyaz dişlerini gösteren gülümsemesiyle geri veren uzak doğulu genç adama bilhassa teşekkür ettim, ciddî bir sıkıntıdan kurtardı hakikaten beni sağOLsun. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti standında o çok sevdiğim ve özlediğim Kıprıs aksanının salak dizi versiyonlarını değil, en hasını, orijinalini işitmek ve görevlilerle sohbet etmek de ayrıca memnun etti beni:) Güzel Anadolu insanımın gülümseyerek yaklaşıp ''sizinle bi fotoğraf çekinebilir miyiz acaba?..'' vaziyetinin de halen devam ettiğini gözledim öte yandan, hayır biriyle poz verince ardından standdaki herkes toplaşıyor, iş uzuyor ama olsun, bu eski bir meraktır, işimiz icabı alışkınızdır, pullarımız dökülmüyor ya neticede, kırmadık kimseyi, çekindik durduk habire:) Bir milyon tane kalemim, bin çeşit anahtarlığım, dünya kadar ajandam, notluğum, ıvır-zıvırım da oldu ama çoğunu dağıttım bile, gerçekten ihtiyacı olanlar kullansın, değil mi ya? Kısaca; bu fuar daha ziyade bir ''yöresel lezzetler'' fuarı olmuş, bu şekliyle belki kabûl edilebilir ama, turizm ve seyahat başlığı altında daha fazla şey olması gerek bence. Yarın ve Pazar günü de, saat 11.00'de, TRT Belgesel Kanalı'nda, ''Buluşma Noktası: Türkiye'' programında, ''Travel Turkey İzmir''den, farklı standlardan bağlantılarla huzurlarınızda olacağım efendim. Haa, soracak olursanız diye peşinen söyleyeyim, evet, haliyle artık bu akşam yemek yemedim:) 

Melekler iş başında:)

 
Trafiği yoğun bir gündü, öğle üzeri TRT'den gelen bir telefon Cuma sabahı ''TRT Belgesel Kanalı''nda yayınlanacak ''Buluşma Noktası: Türkiye'' programında, İzmir Fuarı'ndan yapılacak canlı yayında görevlendirildiğimi ve öğleden sonra yapım-yayın ekibiyle acil toplantıya girmem gerektiğini haber veriyordu. Bu evvelden plânlanmış bir durum değildi, son dakika gelişmesiydi. Üstelik hava çok suratsızdı, yağmur indirmek üzereydi ve benim hemen hazırlanıp çıkmam gerekiyordu! Cep telefonumla birkaç görüşme yaptım ve sonra bizim köpek kızı hızlı bir ihtiyaç giderme turuna çıkarmak üzere parka yöneldim. Bu arada; arayanlara cevap verebilmek için cep telefonumu alelacele montumun cebine koyuverdim, öyle çıplak, kılıfsız-mılıfsız yani. Biz daha parkın ortasına gelmemişken yağmur başladı, adımlarımızı hızlandırdık ve kısa bir tur yapıp hemen eve döndük. Üzerimi değiştirmek için yukarı çıkarken cebime koyduğum cep telefonumu hatırladım ve ben hazırlanana kadar şarja takayım bari diyerek elimi cebime attım. Lâkin cep telefonum olması gereken yerde, cebimde değildi. Oysa çıkarken montumun cebine koyduğumdan çok emindim. Gene de; belki hafızam beni yanıltıyordur diyerek evdeki sabit telefondan cebimi aradım, hani cep telefonunu koyduğumuz yeri bulamadığımızda hep yaparız ya, zil sesinden kolayca bulmak için... Telefonum çalıyordu, ancak evin içinden ona ait en ufak bir ses yoktu. Telefon ne yazık ki evde değildi!..

Bu durumda mecburen elimde kablosuz ev telefonu, bir yandan da kendi cep numaramı arayarak artık iyice hızlanmış olan yağmurun altında az önce dolaştığım yerleri tekrar turladım, kulağım seste, gözüm yerdeydi fakat cep telefonumdan en ufak bir iz dahî yoktu! Mütemadiyen çaldırdığım telefonum da açılmıyordu. Evet, kabûl ediyorum, bu hayli can sıkıcı bir durumdu... Toplantıya yetişmek için acele etmeliydim, yağmur hızını artırıyordu, bir müddet daha aranıp adamakıllı ıslandıktan sonra umudu kestim. Gerisin geri eve döndüm. Kısa bir süre önce aldığım o akıllı telefon artık benimle olan bağını kesmiş ve benden gitmişti, demek ki kısmetimden çıkmıştı, yapacak bir şey yoktu. Parkın bir köşesinde çalıyor olduğunu varsaysam bile, bu yağmur altında onun elektronik aklı pek de işe yaramaz, nasılsa bir süre sonra akıllıdan sıfır zekâya dönerdi! Ben aranırken parka gelen üç-beş ergen delikanlıya etrafta bu model ve bu renkte bir cep telefonu görüp görmediklerini sormuştum, görmediklerini söylemişlerdi. Üstelik içlerinden biri gülerek ''o marka bir telefonu yerde bulan hemen cebine atar zaten, elinde gezdirecek hali yok ya, bulsa bile geri vermez, çoktan uçmuştur o, boşuna aramayın bence...'' dediğinde, telefonumu bu arkadaşlardan birinin bulması halinde akıbetin ne olacağı da net bir şekilde ortaya konmuştu, mantık böyle bir mantıktı yani:) Bunun kaybetmeyi, vazgeçmeyi, bırakmayı deneyimleten bir ders olduğunu düşündüm, sim kartımı bloke ettirir, teknik olarak mümkünse telefon rehberimi yeniden yükletir ve başka bir telefon alırdım, elbette bu durum tarifeme ekli olarak gelen telefonun cihaz bedelini ödememi engellemeyecekti, ne yapalım, demek ki böyle olması gerekmişti. Vaziyeti kabûllendim, ''vardır bunda da bir hayır'' moduna geçtim ve tam da o sırada halen kapatma tuşuna basmamış olduğum ev telefonumdan ''alooo'' diye bir ses geldi! Biri nihayet cep telefonumu açmıştı...

Kendimi tanıttım ve kısa bir süre önce cep telefonumu parkta düşürmüş olduğumu tahmin ettiğimi söyledim karşımdaki kişiye...  Yumuşak, genç sesli bir erkekti, parktan geçerken telefonu yerde görerek almış olduğunu belirtti. ''Epey aradım ama açılmadı telefon?..'' dediğimde açmasını bilemediğini, bu sebepten açamadığını ifade etti, sesinde yalan söyleme enerjisi hissetmedim ama biraz tedirgin, hayli ürkekti. Artık evine dönmüş olduğunu ama kısa bir süre içinde parka geri gelip telefonu vereceğini söyledi. Ona inanmaktan ve beklemekten başka yapabileceğim bir şey yoktu. Öyle de yaptım...

Bir müddet sonra, şakır şakır yağan yağmurun altında üzerinde yağmurluk olan bisikletli biri parka girdi, bisikletin ön kısmında dokuz-on yaşlarında bir erkek çocuk oturuyordu. Gelecek olan kişiyi tanımıyordum, o da beni tanımıyordu tabii. O olup olmadığını bilmediğim halde evin önünden bisikletle geçen şahsa ''ben buradayım'' diye seslendim, geri döndü. Kapüşonunun altından belli-belirsiz gördüğüm yüz genç bir adama aitti. Bisikleti tutması için çocuğa verdi, yağmurluğunun iç cebini karıştırmaya başladı ve cep telefonumu çıkartıp bana uzattı. ''Islanıp bozulmasın diye iç cebime koydum, beklettim sizi, kusura bakmayın...'' dedi, ''bu model telefonların nasıl kullanılacağını bilmiyorum, tuşu falan yok ya, o yüzden açmayı beceremedim, tesadüfen açıldı ve sizinle konuştum, aklınıza başka bir şey gelmedi inşallah...'' diye ekledi. Şaşkınlıkla ağzımda bir şeyler geveledim, aklıma başka şeyler gelmişti tabii ama? Elimde tuttuğum ıslak kartvizitimi uzattım, içtenlikle ve defalarca teşekkür ettim, bir ara beni aramasını da rica ederek yağmur altında bisikleti ve çocuğuyla uzaklaşan genç adamın ardından bakakaldım. Karma üzerine sıkça düşünüp okuduğum-yazdığım şu sıralarda, karşıma çıkartılan bu olağanüstü deneyim muazzam bir şükür vesilesiydi elbette, bütün varlığımla şükrettim...

Hep birlikte deneyimlediğimiz dünya hayatında, zamanın bu boyutunda ''iyi''yle ''kötü'' daima yanyanaydı, olayların nasıl gelişip şekilleneceği de bu olayda görüldüğü üzere, tamamen seçimlere bağlıydı. Belediye işçisi olan bu genç adam işten eve dönerken  yerde bulduğu telefonu almıştı ama niyeti ona ait olmayan bu şeyden faydalanmak değildi. Fiyatı hayli pahalı bir telefondu, üstelik yepyeniydi, kolayca satılabilir ya da sim kartı değiştirilerek kullanılabilirdi, bunlara engel teşkil edebilecek tek bir şey vardı ki; o da Karşıyaka Belediyesi bünyesinde hizmet veren Aktaş Temizlik Firması'nın elemanı sevgili Tuncay Demir'in vicdanıydı. İki çocuk babası bu genç adam saniyelik seçimini ''iyilik''ten yana yapmış ve böylelikle pozitif bir karma döngüsü oluşturmuştu. İşi sokakları süpürüp temizlemekti, isteseydi çok farklı bir seçim yaparak telefonu hiç açmayabilir, ya da bazı vicdansızların yaptığı gibi açıp ''düşürmeseydin kardeşim, kaybetmeseydin, bana ne, sahip çıksaydın telefonuna!..'' diyerek o telefonu vicdanının sesiyle birlikte son kez kapatabilir, ardından da ulaşılmaz olabilirdi. Yapmadı. Bu sebepten; bu temiz vicdanlı emekçi kardeşimizin adı-soyadı bulup sahibine iade ettiği o cep telefonunun rehberinde şimdi başında parantez içindeki ''melek'' ibaresiyle kayıtlı. Belki bir aylık maaşından yüksek fiyatlara satılan bu telefonu bulup, içindeki kartı söküp attıktan sonra götürüp satmayı ya da kendisi kullanmayı seçmemiş olduğu için çoğu kişinin gözünde ''enayi''dir, öyle düşünenler de olabilir. Ama o, basit bir seçimle oluşturduğu bu karma döngüsü içinde hem benden, hem de ilâhî sistemden hakettiği mükâfatı alacak, belki zorda-darda olduğu ve hiç ummadığı bir anda meleklerin dokunuşunu hissedecek, sıkıntısı ferahlıkla yer değiştirecektir, orası kesin...

Vicdanınız aslında koruyucu meleklerinizin fısıltısıdır, onlar öyle bar-bar bağırmaz, ortalığı velveleye vermez, sadece sükûnetle iyiliği hatırlatır. Dinleyip dinlememek size kalmıştır. Bugün meleklerim hep yanıbaşımda OLduklarını bir defa daha gösterdiler, içinde dünyevî sınavlar da gizli olan bu hadiseyle ''ilâhî akışa güvenmenin ve direnmek yerine bazen kabûllenmenin, salmanın, bırakmanın'' önemine işaret ettiler. Tam kaybetmeyi kabûllenip tutunmaktan vezgeçtiğim ve ''vardır bunda da bir hayır elbet...'' deyip akışa bıraktığım o ''an''da açıldı telefon. Daha evvel; iki tam gün süren eğitiminden geçtiğim ve hakikâtte ne olduğunu, nasıl gerçekleştiğini öğrenerek sertifikasını aldığım ''İlâhî Dokunuş'' işte buydu. ''Karma Yasası'' işte tam da bu şekilde çalışıyordu. Kişisel tarihimdeki tek örnek bu değildi üstelik, vaktiyle İstanbul şehrinin en kalabalık hatlarından olan Üsküdar-Beşiktaş yolcu teknelerinden birinde, canlı yayına yetişme telâşıyla unuttuğum gıcır gıcır, hayli pahalı, son model profesyonel dijital fotoğraf makinemi çantasıyla birlikte oturduğum yerde, öylece bulan görevliler muhafazaya almış ve neden sonra farkedip çok umutsuzca sormaya giden bana gülümseyerek iade etmişlerdi. Hem İstanbul'da, hem de İzmir'de, bitişik olduğumuz apartman ve dairelere aynı gece sırayla giren hırsızlar çelik kapılı evleri soyup soğana çevirmiş, ancak sanki bizim evi atlamış, benim gece yayınında olmama ve çok kolay açılabilecek dandik kapı kilitlerine rağmen bize uğramamışlardı? İçinde kredi kartlarım, bütün kimliklerim ve param olan cüzdanlarım, düşürdüğüm sarı basın kartım, hem de İstanbul gibi bir şehirde bir değil, birkaç defa bu şekilde bana geri dönmüştü. Tamamı şans mıydı dersiniz? Kısmetten çıkmayan belki ait OLduğu yere geri dönüyordu ama bu işte niyet faktörü, evrensel alma-verme dengesi ve bugüne kadar oluşturulan karmaların payı çok büyüktü, buna hep inandım ve öyle yaşadım, sonuçlarını da gördüm. Ne denebilir ki daha başka, teşekkür ederim, teşekkür ederim, teşekkür ederim, bu son hikâye içinde varolan görünür ya da görünmez herkese, herşeye... Şükürler OLsun Allah'ım bütün bu çok değerli ders ve deneyimlere :)

6 Aralık 2012 Perşembe

Sadece buna inan!..

 
''Her şey birbiriyle bağlantılıdır, mükemmel bir uyum ve denge içindedir. Karma yasası da bunu gerektirir zaten. Her kim birine olumsuz bir davranışta bulunursa evren bunu başka bir şekle sokup o kişiye geri yansıtır. Kim size bir kötülük yapıyorsa onun da başına gelecektir de, acaba siz kime ne yaptınız da bu sizin başınıza geldi? Hayatımızdaki güzellikleri, yaptığımız güzel işlerimizle çektiğimiz gibi olumsuzlukları da yine kendi yaptığımız olumsuz davranışlarla yaratırız. Bunun farkındalığının sadece bugün değil, bütün hayatınızda varolması dileğiyle…'' demiş günlük mesajında sevgili Nadide Özge Ozanoğlu kardeşim, sağOLsun. Biz farketmemekte dirensek de, ilahî kaideler gerekirse zorla yaratıyor o farkındalıkları ve bu harika bir şey gerçekten. Ve ardına bir alıntı eklemiş Nadide

Gönlü Geniş ve Ruhu Gezginlerin 40 Kuralından...
36. KURAL : Hileden, desiseden endişe etme, eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrı da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan!.. 

Değil mi ya?:)

4 Aralık 2012 Salı

Aykırı...

39 yıl evvel dünya boyutunu terketmiş bir ruh; hayatıyla, duruşuyla, felsefesiyle, sanatıyla, eserleriyle birçok şeyi ''değiştirebilmiş'' bir adam, bunun yolunun uyuklayanları ''dürtmek''den, biraz rahatsız etmekten geçtiğini çok önceden farketmiş ve bunu da başarıyla yapmış zaten... Kendi anadilinde birkaç satırı işgâl edecek uzunlukta yazılabilen adı, tüm dünyada yedi harften oluşan ve bir marka kabûl edilen soyadıyla biliniyor. Uzun yıllar önce, ilk İspanya seyahatimde en ünlü eseri sayılan ''El Guernica''yı yakından görmek üzere hemen Madrid'deki ''Reina Sofia Müzesi''ne koşmuştum. Alman ordularının saldırısı sonucu ülkesinde yaşanan yıkımı anlattığı bu eser, aynı zamanda onun savaş karşısındaki duruşunu da temsil eder, dev boyutta bir tablodur. Müzede özel bir salonda sergilenir, ziyaretçisi de çok fazladır. Bir sergisine gelip çok bilinen bu eserini kasdederek ''bu resmi siz mi yaptınız?..'' diye soran Alman generaline ''hayır, siz yaptınız!..'' diyebilecek kadar pervasız, çatlak ya da dahîdir, artık işin o kısmını herkes kendine göre yorumlayabilir. Zaten; delilikle dahîlik arasındaki çizginin tam olarak nerede başlayıp, nerede bittiğini kim bilebilir? İlk ziyaretimde ''El Guernica'' desenli bir anahtarlık almıştım bu ünlü müzeden, halen kullanırım. Ayrıca; bizim evde iki adet tipik kedisi de mevcut, dünyada onun adıyla nitelenen kedi cinsi, kedileri çok severmiş kendisi. İlk bakışta insana ''çirkin ötesi'' gelirken, aslında ne kadar güzel, farklı ve eşsiz olduğunu baktıkça anladığın muazzam yaratımlar yani, tıpkı onun tabloları, heykelleri, seramikleri gibi:) Bizim evde hâlâ yaşıyor bu çoktan ölü çatlak-deli-dahî-cesur-bağımsız İspanyolun imzası, ismi ve felsefesi. 91 yıllık ''aykırı'' dünya deneyimine hürmetle, tekâmül yolu ışıklarla dOLsun...

Bol felâket soslu kıyamet ve...


''Altın Çağ varsa eğer, karanlık dönem olacaksa mutlaka Altın Çağ’a geçiştir, yüreği ve düşünceleri aydın kişiler zaten etkilenmeyecektir!
Düşünsenize; kimseye kendinizi anlatmak zorunda kalmıyorsunuz, kelimelerin yanlış anlaşılması da yok!
Tüm niyetiniz dışınızda; herkesinki öyle… Ne yalan var ne dolan!
Sevinenler bu tarafa, korkanlar derslere devam!..'' diyen değerli Olcay Gülgün Karaoğlu'nun yazısının tamamı için müracaat buraya lûtfen... 
Ve bence asıl sağlam yazı, Ekşi Sözlük'ten, değerli özgelişim eğitmeni/yazar Nil Gün'den (yazının orijinal kaynağı için pembe linke bir tık rica edeceğiz mümkünse), buyrunuz efendim:

''21 aralık 2012: homo sapiensten homo novusa doğru...

21 aralık’ta dünyanın değişik köşelerinde kıyameti bekleyen bir insan nüfusu var bu gezegende. aynı zamanda bu tarihi, ruhsal dönüşümün hızlanmaya başladığı tarih olarak algılayanlar da var.

ben 1970’li yıllardan itibaren başlayan bu dönemi bilgi çağından bilinç çağına geçiş döneminin başlangıç evresi olarak algılıyorum. şu anda yaşamın her alanında iki uç realite yaşanıyor: eski dünya ile yeni dünya aynı anda mevcut. aradaki uçurumun gölgesi, gecenin şafaktan önceki en karanlık hali kadar koyu.

insan denilen tür, başlangıçtan itibaren adım adım evrimleşerek bugünkü şeklini aldı. fiziksel evrimin yanı sıra bilinç de her yeni türle birlikte biraz daha arttı. her yeni tür, bir önceki türün daha üst bilinç versiyonu oldu. bir zamanlar daha eski atalarımız olan neandertal ve daha yeni atalarımız olan kro magnonlar 30 bin yıllık geçiş süresinde bu gezegende birlikte var oldular. daha sonra neandertaller yok oldu. kro magnon ve homo sapiensler de bir süre aynı anda var oldular. sonra kro magnonlar yok oldu. biz homo sapiensler de insan türünün son hali değiliz. evrimleşme devam ediyor.

şu anda da gezegenimizde şeklen birbirine benzeyen ama bilinç seviyeleri farklı iki tür insan yaşıyor: homo sapiens ve homo novuslar. ama bu kez birlikte varoluş süreci, otuz bin yıl olmayacak; çok, çok daha kısa sürecek. teknolojik gelişimin yarattığı yoğun radyasyon, ruhsal gelişimin teknolojik gelişim hızıyla paralellik arz etmemesi, insanlar ve ülkeler arasındaki derin sosyoekonomik uçurum, dünyanın dört bir yanında bitmek bilmeyen savaşlar, doğal kaynakların hızlı tüketimi, sistemin çöküşü, depresyonun alarm boyutunda artması, hastalıkların ve özellikle bağışıklık sistemini çökertici hastalıkların artması, iklim değişiklikleri, hava, su ve toprağın kimyasallarla kirlenmesi… değişim çok hızlandı ve hızı her geçen gün katlanarak artıyor. insanlık dünya tarihinde daha önce yaşanmamış bir boyutta krizin içinde ve çoğu insan, krizin boyutlarının farkında bile değil. bu kriz sanıldığı gibi sadece ekonomik bir kriz değil. bu kriz bir bilinç krizi.

geleceği hatirlamak kitabımda bu krizin ve dönüşümün boyutlarını çok daha geniş biçimde yazdım.

gelelim yukarıda sözünü ettiğim iki tür insana. homo sapienslerin ilkelleri var, gelişkinleri var. homo novuslar ise zaten ruhsal boyutta daha gelişkin bir üst insan türü versiyonu. bu gelişkin insanların çoğu da genç yaşta.

eğer gelişkin homo sapiens isen:

dünyanın gidişatının akıldışı olduğunu düşünüyor ve hissediyorsun.


dil, din, ırk, cinsiyet, cinsel yönelim vs. her türlü ayrımcılığın ilkellik olduğunun bilincindesin.


farklılık ve çeşitliliğe saygı göstererek eşitlik ve özgürlük için dünyanın değişmesini arzu ediyorsun. sen kendi ilişkilerinde daha eşitlikçi ve özgürlükçü seçimler yapıyorsun. değişimi kendinden başlatıyorsun.


hayatın illüzyonlarını görmeye başlıyorsun.


kendinin ve bütün’ün iyiliği için, başkalarının empoze ettiği ödünç düşünceleri sorgulamadan kabul etmek yerine kendi düşüncelerinle düşünmeye başlıyorsun.


kendi içsel güçlerini ve yeteneklerini fark etmeye ve kullanmaya başlıyorsun.


kendi gerçeğini dile getirmeye ve benzer duyguları paylaşanlarla birleşmeye başlıyorsun.


uyanmaya ve kendini gittikçe özgür hissetmeye devam ediyorsun.


daha çok haz duyuyor, daha az korku hissediyorsun.


varlığının birçok insana yararı oluyor.


kendi hayatında, ilişkilerinde ve seçimlerinde barışçıl çözümlere odaklanıyorsun.


sürekli araştırmaya öğrenmeye, gelişmeye devam ediyorsun. yeniliklere açık bir zihin yapısına sahipsin.


örf, âdet, gelenekleri, sana aktarılmış inançları sorgulayıcı bir meraka sahipsin.


doğaya, insan ve hayvan haklarına saygılı bir yaşam sürüyorsun.

tebrikler! “yeni dünyada yeni insan” olma yolunda öncüsün. dünya realitesini değiştirmek senin elinde. devam et! en zor anlarda bile. eski dünya çökerken çoğumuz el ele olmayı sürdürüyoruz. gücümüz el ele olmaktan geçiyor. el ele olmanın gücü çok büyük.

şu anda iki katmanlı kolektif bilinç mevcut. eski paradigmadan çıkmak isteyen insanların sayısı sanılandan fazla ama çoğu insan yeni paradigmanın var olduğunu bile bilmiyor. hazır olanları ise bir minik dürtü bile uyandırmaya yetiyor. bu dürtü, bir kitap, bir eğitim, bir söz, yeni tanıştığın bir insan olabiliyor.

eski dünya korku, kontrol, hastalık, umursamazlık, ayrılık ve güçsüzlük, güç mücadelesi gibi düşük frekanslar üzerine kurulu.

yeni dünya’da gezegenimiz bugüne kadar olduğundan çok daha yüksek frekansla varlığını ifade ediyor. (schuman rezonansı yükseliyor.)

yeni dünya, sevgi, barış, birlik, özgürlük, haz ve yaratıcı varlıkların oluşturduğu insan ailesi üzerine kurulu. artık kısıtlanmaya ve aldatılmaya razı olmuyoruz. hayatın döngüsünde kendi yerimizi kendimizin tayin etmesini seçiyoruz. eski dünyada kalmak ya da yeniye yer açmak. iki farklı realite.

biri nevrotik ego beslemeli, güçlü zayıfı ham yapar “beşer realite”, diğeri ruhumuzun beslediği “sağlıklı ego insan realitesi.” şu anda ilk realite diğerinin kolektif bilinç gücünden bihaber. ikinci realite de sayılarının ne kadar çok olduğundan bihaber.

şunu da vurgulamalıyım. sağlıklı egoya sahip insan, nevrotik egosu hiç olmayan insan değildir. ama nevrotik ego bakış açısı her geçen gün küçülen, sağlıklı egosu her geçen gün büyüyen insandır. “ya hep ya hiç” bakış açısı nevrotik egonun ürünüdür. geçiş döneminin çocuklarıyız. gelişim denilen şey, nevrotik ego düşünce, duygu ve davranışlarımızın farkında olmak ve onları hayatımızdan eksiltmektir.

yeni dünya, benmerkezci olmayan, bütünsel görebilen ve düşünebilen insanlar tarafından kuruluyor.

uyananlar yolu biliyor. ama yolu yürümek lazım.

2012 dünyanın sonuyla değil, insan türünün evrimiyle ilgili.

realitemizi yaratan biziz.

güçlü varlıklarız.

geleceği biz yaratıyoruz. düşüncelerimizle, seçimlerimizle, aksiyonlarımızla.

günümüzün geçerli gibi görünen bir avuç “güçlü”nün, “güçsüz” yığınlar üzerinden geçindiği ve zorbalıkla hükmünü sürdürdüğü yamyam sistemi, insanın cehaleti üzerine kurulu. böyle gelmiş ama böyle gidemeyecek. bu akıldışı sistemin sürdürülebilir olması ne fiziksel ne ekonomik ne ruhsal, hiçbir boyutta mümkün değil.

en güçlü olan daima gerçek olandir. kolektif bilinç manipülasyonundan, toplumsal inanışların dayattığı sürü bilincinden uzak durabilmek cesaret ister… ve yaşam cesurları sever!

yeni yılın ilk yazısında ocak 2013’te gelişkin homo sapienslerin ve homo novusların bilinç yükselmesi sürecinde neler hissedebileceklerini paylaşacağım. geleceği inşa etmekte nefer olacak insanların geleceği hatirlamak kitabımda anlattıklarımın kendilerine tanıdık geleceğini biliyorum.

sevgiyle hoşça olun...''

Yeterli mi? Bilemeyiz orasını tabii, herkesin kendi bilinci bilir:) Sevgili Harun Kolçak'ın Twitter'da söylediği gibi; ''bilinç kıyamı'' mı, çoğunluğun korkuyla beklemekte olduğu o bol felâket soslu ''kıyamet'' mi? Bunu bilincinize sorun kardeşler, kimin ne dediği aslında çok da önemli değil yani. Sizin şu an durduğunuz yeri ve kim olduğunuzu belirleyen şey ''bilinciniz''dir zira, gerisi küllîyen hikâye. Hani derler ya; ''giden gider, kalan sağlar bizimdir...'', işte o hikâye:) Hayırlısı diyelim, alaycılar, aşağılayıcılar, saldırganlar tayfasına da selâm çakarak (onlar da büyüyecek vakti gelince, onların da bir tekâmül plânı var, hep aynı bilinç seviyesinde çakılı kalmayacaklar elbette) aynen yolumuza devam edelim...

(Kaynak destekleri ve işaret ettikleri için sevgili Halûk Demiralp'e şükranla, daima...)