15 Aralık 2012 Cumartesi

Ölümüne kadar aşk!..


Sn.Başbakan'ın diziyle ilgili fikirlerini söylemesinin ardından tartışmalar da başladı beklendiği üzere, köşe yazarları konu etti, tarihçiler, oyuncular, ilgili-ilgisiz kişiler televizyon programlarına konuk edildi,  her zaman olduğu gibi bilen-bilmeyen konuştu, kimi eleştirdi, kimi övdü falan... Ben kimin ne ve niye söylediğini tartışmayacağım, kendi fikrimi ve bilgimi ifade edeceğim sadece. Evvelâ; o ''muhteşem yüzyıl'' denen zaman dilimi öyle pek de muhteşem sayılmazdı aslında, diğerlerine göre epey uzun yaşayan (71 sene) ve dolayısıyla tahtta da uzun süre kalan (46 sene) Sultan Süleyman, hükümdarlığı boyunca 13 sefere katılmış olmasına rağmen bu seferlerin tamamından zaferle dönülmemişti. Sarayda ve sokakta muazzam bir rüşvet ve servet düşkünlüğü mevzubahisti. Bu dönemde pek çok ayaklanma ve isyan çıkmış, çoğu kanlı müdahalelerle bastırılmıştı. Bu ayaklanmalara yeniçeriler de dahildi. Şehzadelerden Mustafa ve Bayezid babalarının kararıyla boğdurulmuş, beş şehzade de Kanunî'nin sağlığında ecelleriyle ölmüştü. O vakitler İstanbul'da çıkan yangınlarda halk alevlerden ziyade talan ve çapulculuktan zarara uğruyordu. Kalitesiz malzemeden yapılmış tek katlı köhne evlerin sıralandığı sokaklarda kadın görmek neredeyse imkânsızdı. Kölelik sistemi acımasızca işlemekte, anayurtlarından zorla koparılıp getirilen insanlar köle pazarlarında satılmakta, bu işin ticareti serbestçe yapılmaktaydı. Hareme Müslüman kadın sokulması yasaktı, henüz çocuk denecek yaşta hareme getirilen farklı milliyetlerden kadınlar hanedan neslinin devamı için bir nevî ''taşıyıcılık'' yapmaktaydı, doğuracakları çocuklar önemliydi, kendilerinin zerre kadar önemi yoktu. Zaten bir şekilde hünkârdan gebe kalıp çocuk doğuramamış cariyelerin yalnızca ''harem kalabalığı'' olarak anlamı vardı, hayatları dört duvar arasında geçmek ve öyle de bitmek zorundaydı. Sarayda da, sokakta da hayatlar hep tehdit altındaydı, zehirleme ve bu şekilde ortadan kaldırma vakaları neredeyse sıradandı. Adalet ve yargılama sistemi tartışmalıydı, Sultan Süleyman bu nedenle mevcut kanun düzeninin yenilenmesini istemiş ve adının başına ''Kanunî'' ifadesi buna binaen eklenmişti. Vefat etmiş gayrımüslümlerin bile hâlâ vergiye tabî tutulması üzerine, padişahın süt kardeşi Beşiktaşlı Yahyâ Efendi'ye koşup dert yananlar vardı. Kanunî'ye olan yakınlığı sebebiyle başka kimselerin söyleyemediği şeyleri o söyleyebiliyor, hâttâ padişahı bazı konularda ikaz edip eleştirebiliyor, yerine göre ona darılabiliyor ve aylarca saraya adım atmıyordu. Ancak; bu durumların devamı üzerine sonunda hünkâr kendisine kızacak ve onu mevcut görevinden azledip vakitsiz emekliye ayıracaktı. Bu tavır, İstanbul'un en sevdiğim mekânlarından biri olan ''Beşiktaşlı Yahyâ Efendi Dergâhı''nın ortaya çıkmasına vesile olacak ve burası yüzyıllar sonra bile hâlâ çok önemli bir ziyaretgâh ve yardım kurumu olma kimliğini koruyacaktı. Gene bu dönemde yasaklanan içki, gözden uzak yerlerde gizli gizli içilmekte, bununla birlikte yenilik anlamındaki hemen her şey şiddetli bir tepkiyle karşılanarak kınanmakta, dinî hurafelere kurban edilmekte, huzursuzluk ve dedikodular alıp yürümekteydi. Demek ki; imparatorluğun sınırlarının habire genişlemesi uygarlığın da bununla eş zamanlı olarak yükselmesi ve zihinlerin aydınlanması anlamına gelmiyordu... 

Bu kadın ezberleri sağlam bozmuştu, evet. Ama; dizide gösterildiği kadar entrikacı, acımasız ve düzenbaz değildi. Karıştığı kimi entrikalar, o dönemde onun konumunda bulunan her kadının yapacağı şeylerdi, sarayın zorlu şartlarına ayak uydurmak o kadar da kolay değildi, bu bir nevî hayatta kalma, kendini ve çocuklarını koruma mücadelesi sayılabilirdi, konuya bu açıdan da bakabilmek gerek... Ailesinden, yurdundan bir daha geri dönmemek üzere zorla koparılıp saraya getirilen bu genç kadın şansının ona açtığı yoldan, Allah vergisi döl bereketi (beş senede ardarda beş çocuk doğurabilmişti ve bu anlamda da bir ilkti) Süleyman'a duyduğu büyük aşk ve aklının da yardımıyla yürüdü geçti. İnce ve işlek bir zekâya, güzel şiirler, etkileyici mektuplar yazabilecek anlatım yeteneğine ve hükümdarın ona duyduğu benzeri görülmemiş aşka sahipti ve bütün bunlar kuşkusuz gelip-geçici bir güzellikten çok daha önemliydi. O zamana tanıklık eden tarihçilerin ifadelerine göre hiç de öyle aman aman güzellikte bir kadın sayılmazdı ama olağanüstü bir enerjisi,  insanlar üzerinde tesir gücü, sevimli bir çekiciliği ve kendine özgü zarafeti vardı. Üstelik çok da hayırseverdi, halkın faydalanması için yaptırdığı bazı hayır kurumları halen yaşamakta ve hizmet vermektedir (T.C. Sağlık Bakanlığı Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi gibi...) Ömrü boyunca yanından ayrılmadığı Kanunî Sultan Süleyman'ın, onun fikirlerine ve zekâsına çok güvendiği ve bazı devlet meselelerinde bile danışmanlığından faydalandığı da bilinen bir başka gerçektir. Osmanlı İmparatorluğu tarihinde çok önemli bir yeri olan bu haseki, harem kurallarını da tepe taklak ederek önce hürriyetini, ardından da hükümdarın nikâhını kazanabilmiş nadir kadınlardandır. Hâlbûki; o da bu hikâyeye diğerleri gibi basit ve acemî bir cariye olarak adım atmıştı. Padişahın ona duyduğu derin aşk ve uzun yıllardan hiç etkilenmeyen muhabbet, hem sarayda, hem de sokakta türlü dedikoduya sebep olmuş, kendisinin Kanunî'yi büyüleyen bir cadı ya da büyücü olduğu rivayeti imparatorluğun dört bir yanına ulaşmıştı ama o gücünün farkındaydı, bazı konumlarda bulunmanın çetin bedelleri vardı, hayatı boyunca hep kıskanılan ve bu yüzden türlü düşmanlığa uğratılan, asılsız söylentilere malzeme yapılan bir kadın olacaktı. Hakkında halen söylenegelen pek çok asılsız iddianın ardında, Hürrem Sultan'ın bu şartlara verdiği sert cevaplar ve o dönemde hiç de alışık olunmayan dik duruşlar yatmaktadır bana sorarsanız. Sancağa çıkan şehzadelere annelerinin eşlik etmesi ve onlarla beraber gitmesi geleneği de gene Hürrem tarafından yıkılmış, farklı sancaklara atanan üç oğluna rağmen o (arada kısa ziyaretler yapmış olsa da)  İstanbul'dan ve mektuplarında belirttiği ifadeyle ''cânının sultanı''ndan savaş ve seferler dışında hiç ayrılmamıştı... 

Sonradan boğdurulan şehzade Mustafa'nın anası Mahidevran'ın sonunuysa haremde çıkan bir kavga getirmişti. Gözdeyken birden ikinci kadın konumuna düşen ve bunu asla hazmedemeyen Mahidevran, kıskançlık yüzünden kopardığı bu kavgada Hürrem'in yüzünü tırnaklayıp saçlarını yolmuş, bu hadise neticesinde adamakıllı gözden düşmüş, önce sancağa çıkan oğluyla beraber Manisa'ya gönderilmiş, Mustafa'nın boğdurulmasından sonra da Bursa'ya geçerek hayatının geri kalanını yoksulluk ve unutulmuşluk içinde, acıyla geçirmiştir. Hürrem'e kıyasla bir hayli de uzun yaşamıştır üstelik, seksen yaşında öldüğüne dair kayıtlar mevcuttur, şimdi bu diziye kadar kimselerin aklına bile gelmeyen bir türbede, Bursa'da, talihsiz oğluyla birlikte yatmaktadır. Karma Yasası mı yoksa kaderin cilvesi mi denir artık, bilemem ama, ona ve öldürülmüş ağabeyinin hatırasına sahip çıkan kişi Hürrem'in oğlu ve sonradan padişah olan Sultan II.Selim (Sarı Selim ya da Sarhoş Selim olarak da anılır...) olacaktır. Ne var ki; Hürrem'in erken sayılabilecek yaşta ölümü de Mahidevran Sultan'ı yeniden saraya döndürecek ve affettirecek bir sebep teşkil etmemiş, anlaşılan cihan padişahı ölene kadar onu bağışlamamış, bir daha yüzüne dahî bakmamıştır...
 
Haseki Hürrem Sultan, 17 Nisan 1558'de sanıldığı üzere Topkapı Sarayı'nda değil, Beyazıt'taki eski sarayda, büyük aşkının sahibi olan adamdan sekiz sene evvel vefat etmiş, cenazesi Süleymaniye Camii'nin kıble tarafına defnedilmiş ve türbesi daha sonra Mimar Sinan tarafından tamamlanmıştır. Altmış yaşını göremeden ölen bu muazzam kadın, oğullarından birinin tahta çıkıp padişah olduğunu da görememiş, dolayısıyla ''Valide Sultan'' olamamış, ama 38 yıl kesintisiz süren muhteşem bir aşkın ölümsüz kahramanı olmayı başarmıştır. Ondan geriye işlemeli dört çevre (başörtüsü) , ona ait olduğu tahmin edilen birkaç parça giysi, hükümdara yazdığı aşk ve hasret dolu mektuplardan birkaçı, Osmanlı kadın sultanların resmedilmesi geleneği olmadığı halde farklı ressamlar tarafından çizilmiş bazı tasvirleri, yaptırdığı hayır kurumları ve eserlerle birlikte çinilerle süslü zarif türbesi kalmıştır...

Kanunî'ye gelince; aşkı uğruna saray ve harem kurallarını hiçe saydığı, ''Muhibbî'' mahlâsıyla yazdığı en güzel sevda şiirlerini ona adadığı, tüm itirazlara, dedikodu ve eleştirilere rağmen hem imparatorluğunun, hem de kalbinin kraliçesi yaptığı hayat arkadaşından sekiz sene sonra, Sigetvar Seferi sırasında öte aleme göçmüş, vefatı askerden ve halktan 48 gün gizlenmiş, oniki kişi tarafından naşı yıkanıp namazı kılındıktan ve iç organları sefer çadırında gömüldükten sonra cenazesi tahnit edilmiş, seferin tamamlanmasıyla İstanbul'a dönüldüğünde vefat haberi açıklanmış, ölümünden aylar sonra, 28 Kasım 1566 tarihinde Süleymaniye Camii'nde kılınan ikinci cenaze namazının ardından da (rivayet sultanın cenaze namazının üç defa farklı yerlerde kılındığı yönündedir ama ne kadar doğrudur, bilemeyiz tabii...) gene Mimar Sinan'ın eseri olan türbesine defnedilmiştir. Tarih kayıtlarının doğruladığı bu bilgilere göre, kendisinin biri Macaristan'ın meçhûl bir yerinde, diğeri de İstanbul'da olmak üzere aslında halen iki mezarı vardır...

Çok izleyicisi ve tartışmacısı olan ''Muhteşem Yüzyıl'' dizisinde gördüğünüz birçok şeyin hakiki tarihle bir alâkası yoktur ve zaten bu durum dizinin başında da belirtilmekte, dizideki kişi ve olayların tarihten ''ilham alınarak'' kurgulandığı ifade edilmektedir. Bu dizide anlatılan olayların geçtiği ''harem''i Topkapı Sarayı'ndaki harem zannedenler ve görmek için oraya koşanlar adına da üzgünüm diyeceğim zira Hürrem ve Kanunî'nin dillere destan aşkları asıl Beyazıt'taki en eski sarayda yaşanmıştır, o da bugüne ulaşamamıştır zaten. Hâttâ; Kanunî'nin gençlik yıllarından başlayarak kader arkadaşı olan, Müslüman asıllı olmamasına rağmen sadrazamlık makamına kadar yükselen ve sonunda gene Kanunî tarafından katline ferman verilen Pargalı İbrahim Paşa'nın (bu yüzden önce makbûl, sonra maktûl olarak anılmıştır halk tarafından...) padişahın kızkardeşi Hatice Sultan'la hakikaten evlenip evlenmediği bile kesin değildir, bu konuda da şüpheler mevcuttur ve kanıt olabilecek tarihî bir kayıt yoktur der kaynaklar, ben bilemem gerisini...

Hasıl-ı kelâm; bu dizi başka hiçbir şeye yaramamış olsa bile, tarihe olan o pek zayıf alâkayı canlandırmış, artık yerini-yolunu dahî kimselerin bilmediği, çoktan unutulmuş harap türbelerin hatırlanmasına, eski semtlerin, eserlerin, mekânların yeniden ziyaret edilir olmasına vesile olmuş, tarihin hakikâtlerine dair merakın altını ateşlemiştir ki, bana göre zaten bu kadarı yeter. O zevksiz çakma Hürrem yüzüklerine, aceleyle yazılıp piyasaya sürülen onlarca uyduruk kitaba, popüler kültürün kendi iç yasaları gereği derhal oluşturulan modalara, saçma-sapan diğer konulara hiç girmeyeceğim bu yüzden, onlar daha çok para kazanmaya endeksli gayretler çünkü, muhatabını alâkadar eder sadece, tarihin hakiki yaşanmışlıklarını değil... Ve son olarak; bütün kavgaların, hırsların, kıskançlık, entrika ve türlü insafsız düzenlerin, kanlı, korkunç ve hazin hikâyelerin, evlât acılarının, hayâl kırıklıklarının, kinlerin, nefretlerin, görkemli yalanların ve tamamına erememiş aşkların üzerini tek bir yorgan örter ki, o da adı  herkesçe mâlûm olan ''ölüm''dür. Bugün İstanbul'da, Süleymaniye Külliyesi'nde sessizce yatan hanedan mensubu kadınlı-erkekli oniki  ölünün arasında yalnızca ikisinin halen kutsal ve ortak bir tarafı vardır bence, bu da ''ölümüne kadar aşk''tır, o iki insan farklı zamanlarda ama birbirlerine aşık olarak ölmüştür derim, işte o kadar. İyi uykular...

''Kadd-i yâre kimi halkın serv okur, kimi elif
 Cümlemizin maksûdu bir amma, rivayet muhtelif...''
[Sevgilinin boyuna bakıp halkın bir kısmı selvi der, bir kısmı elif der. ifadeler farklı olsa da hepsinin kasdettiği birdir.]
Muhibbî/Kanunî Sultan Süleyman Han

(Kaynak: Necdet Sakaoğlu/Süleyman, Hürrem ve Diğerleri-Bir Dönemin Gerçek Hikâyesi, NTV Tarih Dergisi Yayınları'na teşekkürle...)

2 yorum:

baver ergun dedi ki...

Handancığım o ne uzun yazı öyle...Her zamanki gibi titizlikle kaleme almışsın. Bir merhaba diyeyim dedim. Kal sağlıkla. Sabrın sonu ile

Handan Demiralp dedi ki...

Can Baver, değerli dost; sen her yazını bu şekilde bitirirsin, bilirim ama, galiba bu defa yazının uzunluğu ile de sabrının sonuna getirmişim seni:) Ne ki; o ''anlı-şanlı'' denen tarihin sayfaları arasına daldığında, resmî olanla hakiki olan arasındaki açık ara farkı yakalıyorsun ve bu cümleleri hayli uzatıyor. Hep sevmişimdir tarihe dair hikâyeleri, hazır konu da gündemdeyken kalemimi değidireyim dedim. Kısa anlatımcı olamadım zaten ben, teferruata yöneldi elim. Merhabana merhaba, sağlıkla OLasın sen de, zira en mühim yegâne şey o, teşekkür ederim. Selâm ederim arkadaşım...