19 Mart 2012 Pazartesi

Bölüm-2...

 
Aslında uykudayız; hakikaten öyleyiz, ruhumuzun da bedenimiz gibi sadece içinde bulunduğumuz boyutta ve şimdiki hayatta varolduğunu /olacağını sanma uykusu bu... Ben de, 10 Aralık 2009 Perşembe günü sabahı, fizikî varlığımı İzmir'den Münih'e taşıyan uçakta, aslında kendi karmamın önemli bir kısmına doğru yıllar sonra yeniden gitmekte olduğumdan habersiz, işte aynen böyle uyuyordum. Üstelik; uyanmam için önümde daha iki koca sene olduğunu da bilmeden... Konuyu sadece şimdiki hayatımızın gerçeklik+somut algı boyutuna indirgemek, ruhun uzun tekâmül serüvenini görmezden gelmekle eşanlamlı ve bu daraltma pratiği geçmiş yaşamlardan biriktirilmiş onca değerli deneyime de büyük haksızlık elbette. Evrensel boyutta göz açıp kapama süresi bile sayılmayacak ama bizim zaman algımıza göre seneler süren bir hayatı yaşayacağız, sonra bir şekilde ve muhakkak öleceğiz, bu hikâye de böylece bitecek, öyle mi? Yazık yâhû, bu kadarcık deneyim ruhun dişinin kovuğunu doldurmaya yetmez bir kere, değil külliyen tekâmülünü sağlamak... O yüzden; saatin alarmı zamanın bir yerinde ve tam da olması gereken anda çalar ve hooop, uyku bölünür, geçmişteki deneyimler kutusundan çıkıp ortaya dökülür...

 
Ben 2009 senesinin karlı-buzlu, soğuk bir Aralık günü, Dachau Toplama Kampı'nın etrafını çevreleyen ve artık elektrik akımı olmayan bu dikenli tellere  dokunurken, ruhumun bir yerlerinde saklı en ufak bir tanıdıklık hissi yoktu, daha önce de belirtmiştim. Karmik plânımda, ruhsal yolumun 1944 senesinde buradan geçmiş olduğunun da farkında değildim. Sami Şarhon Hoca'nın da söylediği gibi; o zor şartlara biraz daha dayanabilseydim belki ben de kamptan sağ olarak kurtarılan esirlerden biri olabilirdim ve o zaman hayatımın akışı tamamen farklı olabilirdi, ancak ruhsal varlığım bunu deneyimlemeyi değil, orada yapayalnız ölmeyi seçmişti (kendisini buradan bir kez daha tebrik etmeyi borç bilirim, sağlam cesaret valla, alt tarafı birkaç ay daha dayanmayı seçsen kurtarılacaktın işte be kardeşim ama?!!!) ve bu sonu oluşturacak bütün şartlar da biraraya gelmek, kimi kişi, olay ve durumlar sayesinde bu senaryoya uygun biçimde hizalanmak, yani aslında ruhsal tekâmül plânıma kusursuz şekilde hizmet etmek zorundaydı... (Hadi bakalım, biraz dedektiflik yapalım,  şimdi burada katil kim sizce, uşak mı?..)

Herneyse; olanı değiştirebilmek artık mümkün olmadığına ve de hiç gerekmediğine göre, bu karma acısından kurtulmanın yolu neydi? O hayatta uğranan ihanetin acısı ruhun defterine kaydedilmişti (bknz. ''akaşik kayıtlar'' demiştim daha evvelki yazıda...) ve şimdiki hayatı da bir şekilde etkilemekteydi zira, ayakbağı olmaktaydı, bu eskide kalmış hesap mütemadiyen benzer kişi ve deneyimleri hayatıma çekerek artık kendini tamamlamak, bu dersten geçmek ve ısrarla kapanmak istiyordu!  Sami Hoca'nın yüzüme dikilmiş mavi gözlerine merakla baktım ve ''temizlenmenin tek bir yolu var Handan...'' dediğinde de tüm dikkatimi söyleyeceği şeye odakladım. Kısa bir sessizlikten sonra konuştu: ''Affedeceksin!..'' Limonu tam da o noktada yaladım işte, ıyyyy, yüzüm buruştu! Benim buruşmuş yüzüme hiç aldırmadan devam etti üstad Sami Şarhon; ''bunun sana ihanet eden kişi ile en ufak bir alâkası yok, onu sevmek, hatırasını bağrına basmak, (aferin, iyi ki yapmışsın bana bunu valla, sayende ne de güzel öldüm o toplama kampında!) demek zorunda değilsin, affetmen ona hak verdiğini veya onun kendince sebeplerle haklı olduğunu da göstermez zaten, sen sadece ve bütünüyle kendinle alâkalı birşey yapacak ve affedeceksin, serbest bırakacaksın, kendini ondan ve bu durumdan özgürleştireceksin, bu acı deneyimle olan karma bağlarını keseceksin...'' 

 
Bunun üzerine buruşmuş yüzümü ütüleyip derin bir nefes aldım, ''ohh ya, mesele umduğumdan kolaymış valla, hocam şu sehpanın üzerinde duran makası uzatıverir misiniz bana rica etsem, ben şimdi bir güzel keseyim şu karma bağlarımı da hayırlısıyla kurtulayım bu meseleden 68 sene sonra ve biraz geç olsa da...'' dedim, meselâ yani. :) Desem; inandırıcı gelecek mi size? Bu iş sahiden o kadar kolay mı acaba? Hadi bir torpil geçeyim size de, bunu düşünecek, şöyle ölçüp-biçecek zaman tanıyayım en iyisi. Yani; şimdilik bu kadar efendim, siz düşünüp-taşının hele de, daha sonra elbet gelecek gerisi:) Üçüncü ve son bölümde, ruhsal varlığımızın Oscar ödülleri artık sahiplerini bulacak, yani ''...and the Oscar goes tooo...'' diyor ve bu klasik numarayla hikâyenin devamını heyecanla beklemenizi sağlıyoruz sayın seyirciler, siz şimdiden coşkulu alkışları hazır edin:)

6 yorum:

Baturhan dedi ki...

Geçenlerde gerçekleştirdiğimiz Kars gezisini planlarken ben, aklımda sadece karlar altında bir antik kenti fotoğraflamak isteği vardı ya da ben öyle sanıyordum. Ani'ye gittiğimizde - o ana kadar aklımda yoktu gerçekten- birden yaklaşık beş altı yıldır içimde taşıdığım ve defalarca sözünü ettiğim, öfkemi kustuğum bir olayı temizlemek için buraya geri dönmüş olabileceğimi hissettim. Onca zaman evvel Doğu Anadolu turu sırasında yaşadığım bir dizi kötü hatıranın tam da final yaptığı yere geri gelmiştim. Doğru harabelerin sonundaki Selçuklu dönemi camiisinin içine gittim. Çünkü olaylar orada patlak vermiş ve öfkem orada kontrolden çıkmış, patlamıştı. Çiğdem'den bu öfkeyi nasıl temizleyeceğimi ve affetme meditasyonunu çabucak öğrenip, ki sen hazırsan çabucak öğrenebiliyormuşsun-bunu da öğrenmiş oldum- tam yerinde gereğini yaptım... İnanılmaz bir şey o adama duyduğum öfke kayboldu gitti sanki Ermanistan'a doğru... Affetmek zor olabilir gerçekten ama olabiliyormuş, bende bunu öğrendim bu yaşımda canım arkadaşım. Çok sevgilerimle..

Lale Kuyucu Azak dedi ki...

"Affedeceksin" denince, biz yekten kazık atanı affedeceğiz gibi algılıyoruz. O limon yemiş gibi buruşmuş halin nedeni de bu olmalı. Oysa ki söylenen sadece affetmemizin gerektiği. Kendimizi bu sıkıntıdan affedeceğiz yani; bir nevi o olaydan/kişiden/durumdan muafiyet vereceğiz. Öyle "affetmelisin", "özgürleşmelisin" denince, ben şahsen çok zorlanıyorum ve beynim reddediyor. Ama senin 2. bölümü okurken bu şekilde açıklarsam, yapmanın kolaylaşabileceğini fark ettim. Ve paylaşmak istedim tabii ki :)
...

Bu teorik kısmı diyelim. Uygulamada da kolaylıklar dileyelim hepimize :)

Handan Demiralp dedi ki...

Her ikiniz de harikasınız:) Böyle arkadaşlarım olduğu için çok şanslıyım. Burada önemli olan neyi/kimi affettiğin değil, affetme eyleminin kendisi... Kendini durumdan muaf/özgür kılma hali, yapan yaptığıyla kalmıyor zaten, işin ilâhî adalet kısmı bizi ilgilendirmemeli yani, orası zaten mukadder ve bize bağlı bir durum da değil. Yaşasın ya, olayı çözdünüz arkadaşlar:) Burada katil uşak değil yani, bravo, ezberleri bozalımmmmm!:)))

kahvegibi dedi ki...

"Anılar gitsin, tecrübe kalsın" diyordu bir filozof.Kişilere ve geçici bedenlere bağlı şeyleri unutup, tecrübelerimizi hatırlamalı ve bundan ders çıkarmalıyız sanırım.

Ben de bu aralar bir regresyon terapisine girmek istiyorum. Bunu bilen bir arkadaşım beni bir uzmanla(!) tanıştırdı. Hanımefendi bana insanların geçmiş tüm karmalarını tek seansta temizleyebileceğini iddia edince, teşekkür edip ayrıldım.

Bu arada hikayenin devamını heyacanla bekliyorum...

Sevgiler

Çiğdem Atabey dedi ki...

Benden de kocaman bir bravo benim canım kocama!... Gerçi seni orda yalnız bıraktığım için bana kızdığını biliyorum ama öyle olması gerekiyordu. Sen gene de beni de affet :))

Handancığım, bu mühim yazı için sana da teşekkürler..

kucaklarım...

Handan Demiralp dedi ki...

Tek seansta komple temizlik? Vallahi bravo, bence de teşekkürü hakeden bir marifet bu sevgili kahvegibi:)İnsanın en ince işçiliği bizzat kendi ruhu üzerinde olandır, eğitmenler, hocalar, üstadlar sadece bunun yolunu-yöntemini gösterir, öğretir. Kimsenin ruhunu geceden suya basıp, ertesi gün üç kere kaynatıp çitilemekle karma temizliği sağlanamaz! Bunu hiçkimse kimse adına yapamaz yani. İfadeleriniz çok anlamlı ve güzel, sonsuz teşekkürlerle:)
Cheetos'cuğum; çok takdir ettim ben kocanın gayretini ve deneyimini, e daha ne OLsun?:) Sağlık, afiyet ve huzur OLsun. Ben de kucakladım...