20 Nisan 2012 Cuma

Leylâ'nın Evi...


Bu aslında Zülfü Livaneli'nin bir kitabının adı, ancak biz geçtiğimiz Pazartesi hakikaten Leylâ'nın evindeydik:) Değerli hocamız Sami Şarhon, İzmir'den ayrılmadan önce hepimizi bu kez sadece ''bize özel'' bir çalışma için biraraya getirdi. Mekân; sevgili dostumuz Leylâ'nın eviydi...

Çaylar-kahveler, börekler-çörekler, mumlar-tütsüler, seçilmiş güzel müzikler ve kitaplar eşliğinde, kafamızdaki bütün sualleri değerli hocamızla paylaşma ve cevaplarını değerlendirme imkânı bulduk. Bize cevap vermeden önce ''bakın damarınıza basacağım ama biraz, ona göre...'' diyerek ikazda bulunan ve çok özel bilgilerini tecrübeleri ışığında bizlerle paylaşan sevgili Sami Şarhon'a binlerce teşekkür, her zamanki gibi...

Evet; damarımıza basılması gereken kimi konular vardı sohbetimizde, ''ego''larımızla ciddî yüzleşmeler vardı. Bunlar olmadan spiritüel varlığımızda ''tam temizlik'' sağlanabilmesi mümkün değildi çünkü, bunu zaten biliyorduk. Karma bağlarımızın bugünkü hayatımıza yansıyan ve gidişatını etkileyen taraflarını masaya yatırmak öyle pek kolay iş sayılmasa da, ''ego''muzun geveze çenesini kapatıp yaptık bunu. Olaylara, insanlara, durumlara bakış açımızı aslında  OLması gereken yönde değiştirerek muazzam fayda gördüğümüzü söylememe bilmem lüzûm var mı?..
 
''Başkalarında bizi çeken her özellik, zaten bizde de vardır. Başkalarında bizi çeken ve bizde bulunmayan hiçbir özellik yoktur. Böylelikle, başkalarında hayran olduğunuz ya da sevdiğiniz özellikleri gördüğünüzde kendinizde olmasını istediğiniz veya açığa çıkmak üzere olan yönlerinizi görüyorsunuz demektir. Eşinizde nefret ettiğiniz, sizi iten özellikler gördüğünüzde ise kendinizde gizlediğiniz özellikleri görüyorsunuz demektir. Eğer eşinizin dürüst, bütünlük sahibi biri olmakla ilgili eksikliği sizi üzüyor ya da kızdırıyorsa, bu aslında kendi dürüst olmayan yanınıza tahammül edemediğiniz içindir. Bu yönünüzü ya inkâr ediyorsunuz, ya saklıyorsunuz, ya da bastırıyorsunuz anlamına gelir. İçimizdeki yarayı hissetmek ve iyileştirmek üzere dürüst olmalıyız. Ancak o zaman, ilişkilerimizin bitmesine yönelik olarak kendi payımıza düşen sorumluluğu alabilir ve gelecekteki ilişkilerimizi şifalandırabiliriz...''
Debbie Ford/Spiritüel Boşanma

Zaten sevgili hocamızın söyledikleri de bu doğrultudaydı. Çünkü; duygularımızın sorumluluğunu üstlenmek, gücümüzü geri kazanmanın ve yaşamımız üzerinde kontrol sahibi olmanın tek yoluydu. Çalkantılı duygularımızın kopardığı fırtınanın içine dalmak, bu cesareti göstermek (ki; Birlik Bilinci felsefesinde de buna ''kaplanın ağzına atlamak'' denir...) yaşamlarımızda kutsal ve önemli bir dönümü/dönüşümü temsil ediyordu. Zira bu tutum, bizim içsel çatışmamızı gözler önüne seren, kendimiz hakkında tüm bildiklerimize meydan okuyarak ezberlerimizi bozan çok ciddî bir adımdı. Öfke, nefret, kin, kızgınlık, haset, düşmanlık, suçlama vb. gibi duygular, bunları yönelttiğimiz kişi ya da durumlara bizi sımsıkı bağlayan kalın halatlar ya da çok ağır çapalardı. Enerjik hareket alanımızı kısıtlıyor ve bizi mütemadiyen aşağı çekiyordu. Oysa, herkesin bildiği gibi  harikulâde bir gökkuşağının ortaya çıkabilmesi için hem yağmura, hem de günışığına ihtiyaç vardı, sadece biri ile olmuyordu. Ayrıca, olumsuz bir şekilde bağlı bulunduğumuz herşeye karşı güçlü bir aidiyetimiz de sözkonusuydu, e niye olsundu? Olumsuz düşüncelerimizi canlı tutan frekans dalgaları öylesine güçlüydü ki; bunlar sürekli olarak benzer olumsuz deneyimleri hayatımıza çekiyordu, bir nevî ''olumsuzluk alıcısı'' gibi yayın yapıyorduk evrene... Bu durumda, şu meşhur ''Çekim Yasası'' gereği antenlerimize yakalanan frekanslar da elbette olumlu olmayacak, olumsuzun peşine başka olumsuzlar takılıp daha da çoğalarak bize gelecekti. Yani, aynı şeyleri hep tekrar tekrar yaşayacak, bir türlü bu fasit daireden çıkış yolunu bulamayacaktık. ''Belki bu defa düzelir herşey, belki farklı olur...'' beklentisi/öz kandırmacası içinde maddî-manevî kayıplarımız asla kazanca dönüşemeyecek, zamanımız, yaşam enerjimiz, emeğimiz, güvenimiz, sevgimiz, bağlılığımız, kendimize olan inancımız, özsaygımız vs. durmadan tekrarlanan bu döngü içinde giderek eriyecekti. Düşmanlık ve kin beslediğimiz herşey ve herkesle adetâ Siyam İkizleri gibi aynı yastıkta uyumak, aynı tabaktan yemek ve mütemadiyen yanyana, bitişik, dipdibe yaşamak gibi gayet tüketgen bir anlamsızlığa mahkûm olacaktık. Ve bize lûtfedilen bu güzelim hayat deneyimini böyle saçma-sapan çalkantılar içinde heba etmek elbette ve apaçık aptallıktı!..

''Affedin ve karmik bağlarınızı kesin, bırakın gitsin sizden bunların yükü, ağırlığı, kendinizi egonuzun emirleriyle şimdiye dek bağışlamaya yanaşmadığınız negatif olaylardan, durumlardan, insanlardan muaf ve özgür kılın, hepsine arkanızı dönüp yürüyün ve zamandan/insanlardan/olaylardan aldığınız bu çok değerli dersler için şükran duyarak artık arkaya değil, sadece önünüze bakın...'' diyordu sevgili Sami Şarhon. Şubat ayından bu yana bizlere verdiği dersler/eğitimler de zaten çoğunlukla bunun üzerineydi. Bıkıp usanmadan sorduğumuz yüzlerce soruya gayet sakin bir şekilde çok değerli cevaplar verdi hep... ''Sizi sinirlendiren, öfkeden delirten her kim ve ne varsa...'' diyordu sinirleri alınmış gibi daima huzurlu bir sükûnet içinde olan hocamız, ''siz içinizdeki hassasiyet düğmelerini açık tuttuğunuz için var, bu düğmeler açık durumdayken mütemadiyen (gel benim hassas düğmeme bas!..) sinyali yayınlıyor çünkü. Korkularınızı, endişelerinizi, kendinizi korumak amacıyla etrafınıza ördüğünüz güvenlik duvarlarını ve geçmişinizdeki acı tecrübelerin yara izlerini aşamazsanız bu sinyalin önünü de asla kesemezsiniz. Hayatınıza daima bu hassas düğmelere basacak kişi ve olayları çekip durursunuz. Yani; insanlar değişir, mekânlar değişir, yapılan işler, meslekler vb. değişir ama neticeler değişmez, henüz şifalandıramadığınız kendi gerçekliğiniz gittiğiniz heryere sizinle beraber gelir...''  Bunun üzerine sohbete katılan herkes orasını-burasını yoklamaya başladı tabii hassas düğmelerinin yerini keşfetmek için:) Şaka şaka, hepimiz biliyorduk aslında o düğmelerin nerelerde olduğunu elbette, önemli olan artık onlara basılmasını istemiyor oluşumuzdu. Bu da ancak bizim gayretimizle olabilecek birşeydi, başkalarına ya da bizim dışımızdaki şartlara bağlı değildi. Vaktiyle, aslında tamamen bizim müsaademizle (farkında olalım ya da olmayalım, hakikat böyle) olmuş/olabilmiş şeylerden şikayet edip ''kurban'' rolü oynamalar, çoğunluğun yapageldiği gibi öyle kendimize acımalar, fedakârlık maskeleri ardına saklanmalar, haklı çıkabilmek adına geri yansıtmalar vs. falan aldığımız bunca eğitime, öğrendiklerimize, biriktirdiğimiz bilgilere tersti. Fazla sıradan kalırdı, yakışmazdı yani... Evrensel akışa direnmek ve OLandaki mükemmelliği görememek (tabii OLmayanda saklı duran hayrı da öyle...), OLmasını istemediğimiz, direnç gösterdiğimiz her ne varsa tümünün gücünü katlayarak onları hayatımıza daha çok çekiyordu. O yüzden; paşa paşa sorumluluklarımızı aldık, kabûl ettik, yüzleştik ve bundan sonrası için hareket plânlarımızı tesbit ettik. Zira; artık önemli olan yegâne şey buydu. Geçmişle ilgili olarak sakladığımız her acı deneyim, ruhumuzun eteğine yapışıp sürüklenen çürümüş cesetler gibiydi, onları gömüp huzura kavuşturmak ve yolumuza özgürce devam edebilmek için ne yapmamız gerektiğini bize gayet anlaşılır şekilde anlatan, öğreten ve aydınlanma sürecimize katkısı büyük OLan değerli hocamıza şükranlar sonsuz... 

Uzun lâfın kısası; o gün ''Leylâ'nın Evi''ne giren hiçkimse, girdiği gibi çıkmadı:) Bu birkaç saatlik ''özel'' çalışma ruhlarımızın kıyısında-köşesinde unutulmuş toz yumaklarını süpürüp temizledi ve içsel aynalarımızı silip parlattı. Bundan sonra artık hiçbirşeyin eskisi gibi OLmayacağının, bizi yoran, üzen, sıkan, inciten, acıtan, aldatan, öz varlığımıza saldıran, olaylardaki sorumluluğunu inkâr edip yansıtan, yaşam enerjimizi çalan, şu ya da bu sebebe dayandırarak özgürlük alanımızı giderek daraltan herkes+ herşeyle bambaşka bir başetme becerisi kazanmış OLduğumuzun farkındaydık. Zira, bütün bunları yapabilme potansiyelinin bizzat bizde de varolduğunu, ancak varlığında aydınlık ve karanlığı, iyilik ve kötülüğü, güzellik ve çirkinliği yaradılıştan birarada barındıran ''insan'' türünün, ruhsal tekâmül seviyesini belirleyen asıl yolun seçimlerinden geçtiğini biliyorduk. Ve hepsinden değerlisi; bunca tartışmanın ardından giderayak inanılmayacak kadar huzurluyduk:) 


''Ne zaman temellerimiz sarsılsa Tanrı'ya döneriz. Aslında temellerimizi sarsanın gene Tanrı olduğunu öğrenmek üzere...''
Charles C.West

2 yorum:

baver ergun dedi ki...

Handancığım, o ne güzel fotoğraflar, o ne güzel bir atmosfer, o ne şıkır şıkır kitaplar öyle...
Her gününüz böyle güzel geçsin..

Handan Demiralp dedi ki...

Sağolasın Baver'ciğim; arkadaşımızın evi de kendi gibi ruhunu/özgünlüğünü yansıtan, kitaplarla, dünyanın türlü yerlerinden toplanmış güzelliklerle donanmış, hem enerjik, hem de çok huzurlu bir mekândır:)Ayrıca; kitabın bol bulunduğu yer hemen güzelleşir, bambaşka bir anlam kazanır zaten, bilirsin ya... Çok teşekkür ederim sevgili dostum, hepimiz için öyle OLsun inşallah:) Sevgimle...