2 Temmuz 2010 Cuma

Devam...

Evet, devam... Kaldığımız yerden değil, deneyimlerle değişip dönüştüğümüz artık farklı bir yerden. Aynadan yansıyan günün sözü bu kez Bertrand Russel'a ait: “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.” Güzel saptama, gayet isabetli, takdire şâyan...

Hayat devam ediyor, devam etmeye programlı bir sistem çünkü, zamanın bir yerinde öylece çivilenip kalmak yok bu sistem içinde. Susayacaksın, karnın acıkacak, çişin gelecek gene. Ve elbette gereğini yapacaksın, hikâye senin için nihayet bulana dek yaşayacaksın, inadına değil, sevgiyle, severek, isteyerek yaşayacaksın...

Gündelik hayatın küçük, sevimli detaylarıyla yeniden tutunacaksın varoluşa, için ısınacak, gülümseyeceksin. Nerede biteceğini hiç bilemediğin bu güzelim hayatı seveceksin, her ne olursa olsun seveceksin. Bu tombul ayacıkları tutup tutup öpeceksin:)

Ölüm karşısında yenilmiş saymayacaksın kendini; o seni mağlup etmek için varedilmiş değil çünkü, zaten birgün karşına dikileceğini bilerek yaşadığın madalyonun öbür yüzü sadece... Bu kadar sade, net ve hakiki. Bu noktada Paulo Coelho'nun kelâmını hatırlayacaksın yani: ''İYİ ve KÖTÜ'nün yüzü aynıdır. Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...'' Hayat dediğimiz kitabın sırrı, satır aralarını doğru okumakta saklıdır. Yani bir tür ''alt okuma''dır hayat, nasıl şekilleneceği aslında senin bakış açına bağlıdır. ''AN''ları yaşayacaksın iyisiyle-kötüsüyle, kaçmadan, saklanmadan, cesaretle, nasıl gerekiyorsa öyle. Ve vedaları atlamayacaksın, korkmayacaksın, ürkmeyeceksin ölümün katılaştırdığı elleri, ayakları son kez tutmaktan, yüzleşeceksin, hazırlanacaksın. Sonra? Sonrası belli, tekrar ayağa kalkacak ve yola devam edeceksin, karnın acıkacak, uykun gelecek, tuvalete gideceksin, susayacaksın. Yani yaşayacaksın azizim, ''SON'' yazısı çıkana kadar yaşayacaksın. Seni küçültmeye, daraltmaya, azaltmaya, kendi kalıplarının içine sıkıştırmaya çalışanların inatçı gayretlerine gülüp geçeceksin, bileceksin ki bu aslında onların ''korku''larının tezahürüdür, bunlarla hiç vakit kaybetmeyeceksin. Bırakacaksın herkes kendi meselelerini kendisi halletsin, sen gülümseyerek sadece seyredeceksin. Başkalarının doğrularından araklanmış bildik kalıplarla değil, kendi deneyimlerinden varettiğin, dibine kadar sana ait, yüzdeyüz senin olan ''doğru''larınla belirlediğin istikamette yürüyeceksin. Ona, buna, şuna değil, evvelâ kendine inanacaksın. Artık senin için vazifesini tamamlamış, yorulmuş, bitmiş, eskimiş ne varsa salacak, ardında ve serbest bırakacaksın. Ve vedaların içinden daima yepyeni ''merhaba''lar çıkaracaksın...

Ek ve de dip: Geçtiğimiz Pazar  gecesi yıldız olup gökyüzüne uçan saf ruhumuz Ülkü için dört bir yandan başımıza yıldızlar gibi yağan mesajlara ne kadar teşekkür edilse az gelecektir,  bu sebepten ''paylaşan herkes sevdikleriyle ve sevgileriyle sağolsun, varolsun, Allah razı olsun, dualar, şükranlar sonsuz'' demekle yetinilecektir...

10 yorum:

Hasan dedi ki...

Handan Hanım merhaba, ortalama 4-5 günde bir yazıyorsunuz, yazdıklarınız o kadar değerli, o kadar önemli ki size yazılarınızı bizlerle paylaştığınız için sadece teşekkür etmek istiyorum, ben şimdi burada uzun uzun yorum yazıp sizi ve değerli sayfa üylerini sıkmak istemiyorum, sizden ricam böyle bizlere faydalı olacak, hayatımızın her alanında ortak olan bu sorunları yarumunuzu da katarak bizlerle paylaşmanız, tekrar çok teşekkürler, görüşmek dileğiyle, selam ve sevgiler...

Lale Kuyucu Azak dedi ki...

Yine bire bir tercüman olmuşsun duygularımıza; aklına sağlık. Zaten bu adaba sahip olamazsak, biteceğini bildiğimiz bir şeyi sevmek mümkün değil. Sevmemek de mümkün değil. Yani, "hiç ölmeyecekmiş gibi" hikayesi bu.

Umuyorum ki en yakın zamanda ve bu sefer Ege'de görüşeceğiz. Güzel haberler aldım; komşuluğumuzun gerçekleşmesini kutlarız dilerim :) Hepimizden hepinize sevgiler...
Lale

Handan Demiralp dedi ki...

Değerli Hasan Bey; yazdıklarımı yegâne doğru olarak kabûl edilsin diye yazmıyorum, böyle bir dayatmam yok. Ancak; benim deneyimlerimden süzdüğüm sonuçların faydalı olabileceği kişiler varsa onlar zaten bu faydayı hayatları için bir pratik olarak kullanabilir, bu da beni elbette sevindirir. Alâkanıza teşekkür ederim. Sağolun. Selâm ve sevgimle...
Sevgili Lâle; o güzel haberin içeriğini bilmiyor olsam da kestirebiliyorum ve buna çok seviniyorum:) Telefonda da söylediğim gibi, elimden ne gelirse daima yapmaya hazırım. Umutla bekliyorum, bekliyoruz. Hepimizden sevgi ve selâmlarla...

Lale Kuyucu Azak dedi ki...

Sorma, ben de çok sevindim. Devamının iyi olmasına uğraşacağız şimdi.

Bu arada, canım Ülkü kızın pati yastıklarını biz de sevdik buradan. O meşin yastıklar da Yağmur'un diye tahmin ediyorum; doğru mu? Çok güzeller :)

Handan Demiralp dedi ki...

Evet; kolundaki damar yolu ile uğurladığım Ülkü'mün vefatından sonraki son fotoğrafı idi o. Kızımın artık cansız beden kafesi krematoryuma gönderildi, böylesini daha uygun bulduk. Hindu geleneklerine göre bir uğurlama töreni sayılabilir, sokaklardaki diğer kardeşlerinin ileride hayatlarını tehdit edebilecek virüslerden korunması adına da bir önlemdi aslında. Büyük kentlerde pet mezarlıkları yok ya da çok az, biliyorsun. Şehrin orta yerinde yaşıyorken de ölen hayvancığını kazma-kürek apartmanın bahçesine gömemiyorsun her zaman. Ben daha ziyade sokaklardaki canların sıhhatini düşündüm ve böyle bir karar verdim. Saf ruhunu zaten sonsuzluğa gönderdik, gerisi fazla mühim sayılmazdı artık, sevgimizle uğurladık. Meşin yastıklar ise Yağmur oğlanın, çalışma masasının dolabı üzerindeki havadar uyku köşesinden bir enstantane:) Hadi bakalım, inşallah hayırlısıyla diyelim ve bekleyelim. Hep güzel haberlerle sevinelim. Kucaklıyoruz...

Lale Kuyucu Azak dedi ki...

Ülkü'nün yolu açık ve ışıklı olsun; hayırlı geçişler olsun.

Dediğin açmaz çok yıpratıcı. O kadar tuhaf yaşama ortamlarımız var ki, saf ruhların toprakla buluşması için ayrıca uğraşıyorsun.. Krematoryum olanağını bilmiyordum. Sonuçta tabii ki o da devridaime katılmasının bir yolu; binlerce insan için olduğu gibi. Meşin yastıklı yoğurtlu tekir Yağmur oğlan :) Tanıdık ve çok sevilesi bir sima :) Az ve çok yoğurtlu kardeşleri selam ederler hepsine..

Handan Demiralp dedi ki...

Ülkü'yü kaybettiğimiz gece üzerini örttüm sadece, minderinden kaldırmadım. Yatağımın hemen kenarındaydı zaten, kızıma baka baka uyuyakaldım ama rûyamda kucağımdaki cansız bedeni ile oradan oraya koştum hep, ''nereye, nereye?'' sorusu zihnimde sıkıntıyla dönüp durdu. Hava sıcak, fazla bekletmek olmaz, içim daraldı da daraldı. Sabah doktoru ile konuşunca öğrendim böyle bir imkân olduğunu ve tereddüt etmeden kabûl ettim doğrusu. Ölüm gerçekleştikten sonra o boş kafes zaten bir şekilde ve her şekilde doğal devri daime katılacak dedim, bir de sanırım kızımın bedenini kireçlere, dezenfektanlara bulamak istemedim. Ateşe gitsin en iyisi, sokaklarda hayat mücadelesi veren diğer kardeşlerine de istemeden bir ziyanımız dokunmasın istedim. Çünkü belki de onun bedenine vaktiyle yerleşen ve bağışıklık sistemi zayıflayınca ortaya çıkan virüs bir başka garibanın ölü bedeninden geçmişti bastığı toprağa, aralarında koşup oynadığı çimenlere, otlara... Otopsi de istemedim ve kızımı gönüllü olarak fakültenin krematoryumuna gönderdim Lâle'ciğim. Umut, Köri, Müge ve başka pekçok canımız yerimiz müsait olduğundan hep müstakil evlerimizin bahçelerine gömüldü ama şimdi vaziyet öyle değildi. Bir de tuhaf tuhaf bakan insanlara dert anlatma mecburiyeti çok sıkıcı tabii. Seneler evvel çaresiz kalıp bir çöp bidonu yanına gömdüğüm ufacık bir yavrunun cesedini oradan hırsla çıkarıp önüme fırlatan bir insan modelini hiç unutmuyorum, İstanbul Fulya'daydı ve bu o garibanın ölümünden çok daha fazla canımı yakmıştı! Sonra o adamın aniden hastalanarak öldüğünü ve mezar yeri konusunda ailesinin epeyce sıkıntı yaşadığını, bu yüzden cenazesini bekletmek zorunda kaldıklarını anlatmışlardı bana. Sevinmedim elbette buna, sadece Karma Yasası geldi aklıma... Neyse işte, böyle olup bitti herşey. Yoğurtlulardan yoğurtlulara, sadelere, haslara sonsuz sevgiler:)

Lale Kuyucu Azak dedi ki...

Etme bulma dünyası... Ayağını denk almalı insan. Tuhaf bir tesadüf; Fulya'nın bizim için bile ürkünç boyutta zebellah gibi binaların arasından aldık biz de son bebek Cemre'yi. Bir insana ayağından başlayıp yanaşmaya çalışıyor ve sürekli çöp parçası gibi itiliyordu. İç daraltıcı yokuşların arasında, annesiz bir avuç kedi bebesi. Alsınlar İstanbul'larını tepe tepe kullansınlar diyeceğim de, zaten teperek kullanıyorlar neticede :))

(Bu arada, coronaviral +'lerin fip gibi bu dikkati gerektirdiğini ve krematoryumu sana ileten doktorunu da tanımak isteriz, özellikle komşu olunca.)

kahvegibi dedi ki...

Handan Hanım,
Blogunuzu dün keşfettim ve hemen hemen tüm yazıları okudum. Ben de, iki kedi annesi olarak, en çok öldüklerinde hem maddi, hem manevi olarak ne yapacağım diye düşünüyordum. Krematoryumun varlığını öğrenmek bir nebze rahatlattı. Neticede en kısa yoldan Gaia'ya katılacak diye düşünüyorum.

Bu arada, dünya ne kadar ufak, o kedili aynadan Türkiye'de kaç evde vardır bilmiyorum. Ama biri sizin evde, biri bizim evde olmak üzere en az iki tane olduğu kesin :)

Handan Demiralp dedi ki...

Merhaba, hoşgeldiniz:) O kedili aynayı son İspanya seyahatimde, Madrid-Pinto'daki ufak ama çok hoş bir dükkândan almıştım. Bir eşinin de sizde oluşu ne harika tesadüf:) Ülkü kızım yakılan ilk çocuğum değildi, birkaç defa ötanazi kararı vermek zorunda kaldım daha önce, o canlarım da aynı şekilde katıldı kutsal dönüşüme. Neticede hepimiz dönüşeceğiz, bunun şekli çok da önemli değil diye düşündüm ve krematoryuma göndermeyi uygun buldum. Sizinkiler mutlu ve dolu dolu yaşasın dilerim. Keyifle okumaktayım yazdıklarınızı, paylaştıklarınızı, ortak noktamız epey fazla. Çok memnun oldum bu karşılaşmaya. Sevgimle, en iyi dileklerimle...