Hayatlarımızda sevgimizle büyüteceğimiz küçük şeylerden hep OLsun, yeni haftamız bizlerin ve ait olduğumuz kutsal bütünün en yüksek hayrı ile dOLsun:) Mutlu haftalar küçük mavi gezegen...
25 Haziran 2012 Pazartesi
24 Haziran 2012 Pazar
Öz ve göz...
''İnsanın özü neyse, gözü de onu görür...''
(Hakikatte olanla sizin görmeyi seçtiğiniz arasında ya ciddî bir fark varsa????..)
Önemli bir toplantıda cep telefonuyla bağıra bağıra konuşan bir kişi garibinize gidiyorsa, paradigmanızı değiştirmeden onu değerlendirdiğiniz için muhtemelen siz yanılıyorsunuzdur. Sebep sadece aymazlık/görgüsüzlük olmayabilir...
Örneğin; trende giderken, bir baba, 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç susun demeden yolculuğa devam ettiğinde ; siz ona ne gamsız adam diyebilirsiniz. Ama sorsanız, belki de onlar hastaneden geliyorlardır ve bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür, eve dönmektedirler.
Prof.Covey’in konuşmasını dinlemeye gelen annesi, arka sırada oturan 2 kişinin toplantı boyunca sürekli konuştuklarını görerek, çok öfkelenmiş ve oğlumu küçümsüyorlar diyerek çok üzülmüş. Yemek molasında oğluna, ''şunların kafasına çantamı indiresim geliyor!'', demiş. Bunun üzerine oğlu; “anne o adam Finlandiyalı, burada simultane tercüme yok, mecburen tercümanı yanına oturttuk” diye cevap vermiş..
Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş. Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltuğu oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mı? Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışma başlamış, adam bir tane, kadın bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş ve gülerek kadına ikram etmiş. O sırada, kadının uçağının alana indiği anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında, ne görsün ; kendi kurabiye paketi, hiç açılmamış olarak çantasında durmuyor mu? Meğer, bunca zamandır adamın kurabiyesini yiyormuş. Tabii çok utanmış ama, artık iş işten çoktan geçmiş.
Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çoğu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz.
Covey bu örnekleri ; “aynı enformasyona farklı bakış, bizim davranışlarımızı belirler” diye özetliyor. Buradan yola çıkarak çözemediğimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritası) değiştirmenin gereğini vurguluyor ve Einstein’in bir sözünü anımsatıyor:
''Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz.''
Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, “sorunların içinde kaybolmak” yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu aşma şansını da yakalıyorlar. Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir?
ÇÖZÜMSÜZ gibi gördüğünüz sorunlar konusunda PARADİGMA değiştirmenin önemi çok büyüktür. Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen herşeyle onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır…
(Alıntı...)
(Hakikatte olanla sizin görmeyi seçtiğiniz arasında ya ciddî bir fark varsa????..)
Önemli bir toplantıda cep telefonuyla bağıra bağıra konuşan bir kişi garibinize gidiyorsa, paradigmanızı değiştirmeden onu değerlendirdiğiniz için muhtemelen siz yanılıyorsunuzdur. Sebep sadece aymazlık/görgüsüzlük olmayabilir...
Örneğin; trende giderken, bir baba, 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç susun demeden yolculuğa devam ettiğinde ; siz ona ne gamsız adam diyebilirsiniz. Ama sorsanız, belki de onlar hastaneden geliyorlardır ve bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür, eve dönmektedirler.
Prof.Covey’in konuşmasını dinlemeye gelen annesi, arka sırada oturan 2 kişinin toplantı boyunca sürekli konuştuklarını görerek, çok öfkelenmiş ve oğlumu küçümsüyorlar diyerek çok üzülmüş. Yemek molasında oğluna, ''şunların kafasına çantamı indiresim geliyor!'', demiş. Bunun üzerine oğlu; “anne o adam Finlandiyalı, burada simultane tercüme yok, mecburen tercümanı yanına oturttuk” diye cevap vermiş..
Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş. Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltuğu oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mı? Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışma başlamış, adam bir tane, kadın bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş ve gülerek kadına ikram etmiş. O sırada, kadının uçağının alana indiği anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında, ne görsün ; kendi kurabiye paketi, hiç açılmamış olarak çantasında durmuyor mu? Meğer, bunca zamandır adamın kurabiyesini yiyormuş. Tabii çok utanmış ama, artık iş işten çoktan geçmiş.
Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çoğu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz.
Covey bu örnekleri ; “aynı enformasyona farklı bakış, bizim davranışlarımızı belirler” diye özetliyor. Buradan yola çıkarak çözemediğimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritası) değiştirmenin gereğini vurguluyor ve Einstein’in bir sözünü anımsatıyor:
''Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz.''
Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, “sorunların içinde kaybolmak” yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu aşma şansını da yakalıyorlar. Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir?
ÇÖZÜMSÜZ gibi gördüğünüz sorunlar konusunda PARADİGMA değiştirmenin önemi çok büyüktür. Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen herşeyle onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır…
(Alıntı...)
Yangın vaaaar!..
Hepimiz için geçerli bu yangın şu sıralar, hem kendi varlığımızı, hem de başka varlıkları sudan uzak tutmayalım, susuz bırakmayalım. Susuzluğun ne demek olduğunu oruç harici zamanlarda da bilenlerden olalım...
Delilik? :)
Endişe genellikle zihnin illüzyonlarından kaynaklanır, o illüzyonlar da kişinin kendisine ait değildir aslında, etrafı tarafından oluşturulmuş kalıplardır. İhtimâller üzerinde gereksiz bir odaklanma da diyebiliriz buna, ne var ki iyi ihtimâller değil, daha ziyade kötü olanlar önceliklidir bu konuda. Anne-baba, eş, arkadaş vs. tarafından mütemadiyen enjekte edilen bu düşünce kalıpları zamanla yerleşir ve kişiyle bütünleşir. Özetle; endişe kişinin kendisine ait olmayan ama üzerine zorla giydirilmiş bir yanılsama gömleğidir ve pozitif enerjiyi çalar. Kişi kendine rağmen, bu bildik endişe kalıpları içine hapsolur ve içsel huzurunu kaybeder. Endişe beklentilerden beslenir (aramalıydı, aramadı, nerede olduğunu bilmeliyim, niye evde yok, nereye gideceğini bana niçin söylemedi, telefonu niye kapalı, ya başına birşey geldiyse, yanında kim var acaba, niye gecikti, telefonu da açmıyor, yoksa, yoksa?.. vs.), beklentiniz olmazsa endişeniz de olmaz. Akışa bırakmanın huzuru içinde olursunuz. Akışa bırakmak da güvenmektir zaten, büyük sisteme, kutsal işleyişe güvenmek... Endişe ettiğinizde olumsuz sonuçları çağırırsınız ve endişeniz OLanı zaten değiştirmez. Bu karikatür bunu en kısa yoldan özetlemiş, çok sevdim:) Delilik?.. Kime göre, neye göre?..
Bu, bu... Nedir bu?..
Bir tür hamurlu kızartma gibi görünüyor ama, aslında hamursuz bu... Musevî cemaatinin en önemli dinî bayramlarından olan ''Hamursuz'' yani ''Pesah'' zamanında bilhassa yapılan birşey. Orijinal adı ''Bimuelos de Matsa'' ama kısaca ''bimuelos'' deniyor. Pudra şekerine batırılarak ya da bal-şerbet eşliğinde tatlı niyetine yenmesi adetten. Lâkin; ben şöyle güzel bir beyaz peynirle, yanında domatesle nefis bir kahvaltılık da olabileceğine kanâat getirdim, bir tanesini geleneğe uyarak pudra şekerli yedim ama gerisi domates-peynirle geldi, doğrusu her iki şekilde de pek lezzetliydi. Ne ki; ''bimuelos'' yapabilmek için öyle her yerde ve her zaman bulunması mümkün olmayan bir malzemeye ihtiyaç var. Tarifine bakarsanız anlayacaksınız. Bu malzemeden evde bir miktar vardı, İstanbul'da yaşadığım zamanlardan beri bilir ve severdim zaten (korkmayın canım, hamursuz ekmeği yiyebilmek için din değiştirmenize gerek yok, isteyen herkes yiyebilir) ama bu şekilde kullanıldığından habersizdim, öyle kuru kuru yerdim. Bu İstanbul ziyaretimde ''bimuelos'' yapmayı öğrenince, döner-dönmez hemen uygulamaya karar verdim. Kıvamını tutturma konusundan pek emin değildim ama, ilk kez deniyor olmama rağmen mükemmel oldu. Hâttâ konu-komşuya bile dağıttım, yiyen bayıldı:) Özel gözlü tavam yoktu, bu nedenle normal tavada, malzemeyi kepçeyle dikkatli bir şekilde dökerek pişirdim, netice gayet başarılıydı. Taze taze, sıcakken yenmesi tavsiye ediliyor ama, biraz beklemişi de hiç fena değil. Eğer bir şekilde ''matsa'' denen bu özel ''hamursuz ekmeği''nden bulabilirseniz muhakkak deneyin derim, eminim tadını seveceksiniz. Bunun bildiğimiz ekmek gibi olmadığını, daha ziyade diyet bisküvilerine benzediğini de ekleyeyim. Gayet kuru ve kıtır birşey bu, mayasız olduğundan kabarık ve yumuşak olması da olanaksız zaten. İstanbul'da bulunuyordu, kutuyla alıp uzun müddet saklayabiliyordum ama başka yerleri bilemem. Bildiğim birşey varsa, kızartma düşkünü biri olmamama rağmen, bundan böyle hamursuz ekmeğini ''bimuelos'' laşmış halinden başka şekilde yemem:) Pek sevdim seni, mutfağıma hoşgeldin ''Bimuelos de Matsa''...
Matsa aha da bu yukarıda gördüğünüz şeydir, yağsız-tuzsuz-mayasız, kraker gibi birşey yani. Unu da var, İstanbul'da bulunabiliyor. Yalın haliyle uygun bir diyet malzemesi olabilir tabii ama ''bimuelos''un öyle olduğu konusunda garanti veremem:) Aslında evde de yapılabilir icabında. Matsalarım tükenince deneyeyim hele bunu da...
Matsa aha da bu yukarıda gördüğünüz şeydir, yağsız-tuzsuz-mayasız, kraker gibi birşey yani. Unu da var, İstanbul'da bulunabiliyor. Yalın haliyle uygun bir diyet malzemesi olabilir tabii ama ''bimuelos''un öyle olduğu konusunda garanti veremem:) Aslında evde de yapılabilir icabında. Matsalarım tükenince deneyeyim hele bunu da...
23 Haziran 2012 Cumartesi
Gibi...
''Senin karşında başım eğik gibi görünüyor; aslında yerdeki onuruna ayağım takılmasın diye dikkat ediyorum...''
(Sevgili Harun Kolçak'ın bugünkü Twitter paylaşımlarından...)
Gerçekten uyandım...
Hızlı hızlı yürüyen Siddhartha, “Ne sağır, ne körmüşüm” diye geçirdi içinden. “Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez; yanılsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında böyle davranır. Oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım, önceden varsaydığım bir anlam uğruna işaretleri ve harfleri hor gördüm, görüngüler dünyasına yanılsama dedim; kendi gözümü ve kendi dilimi nasılsa var olmuş değersiz nesneler saydım. Olamaz böyle şey, geride kaldı bu, artık uyandım, gerçekten uyandım ve ancak bugün açtım dünyaya gözlerimi.”
Herman Hesse/Siddhartha (Z'amansız Sözler'e teşekkürle...)
Herman Hesse/Siddhartha (Z'amansız Sözler'e teşekkürle...)
22 Haziran 2012 Cuma
Yemek faslı:)
Değerli İzak S.Şarhon iştahsızlıktan yakınıyordu, bir zamanlar en severek yediği yemekleri bile şimdi yeme isteği olmadığından bahsetti. Gençliğinde evin mutfak alış-verişini kimseye bırakmayan ve balıktan peynire, sebzeden meyveye herşeyi titizlikle seçip alan, hâttâ bazen mutfağa girip bizzat pişiren bu çok eski İstanbul'lunun artık yemekle fazla ilgisi kalmamıştı. Aile bireylerinin ve fotoğrafların anlattığına bakılırsa; zaten hayatı boyunca hiç fazla kilolu olmamış, halihazırdaki formunu hep muhafaza etmişti. Torunlarının çocuklarını da kucağına alabilmiş ve üç neslin yetişmesine tanıklık etmiş bu değerli aile büyüğü belki yemekler konusunda fazla birşey hatırlamıyordu ama, benim elimde harika ve çok kapsamlı bir yemek kitabı var artık:) Yüzyıllardır özenle korunan ve aile mutfaklarında halen yaşatılan bu geleneksel yemek tarifleri arasından tadıp en çok sevdiklerimi buradan meraklısıyla paylaşacağım. Bekleyiniz...
(Değerli İzak S.Şarhon şu an 98.yaşının içinde ve değerli hocam Sn. Sami Şarhon'un da babası aynı zamanda... Kıymetli destekleri için kendilerine teşekkürü borç bilirim, benimle çok özel bilgileri, belgeleri ve hatıraları paylaştılar. Sağolsunlar.)
Bir nefes İstanbul...
İstanbul'daydım... Henüz döndüm. ''Kentlerin Kraliçesi'' FSM Köprüsü'ndeki bakım çalışmaları sebebiyle her zamankinden daha fecî bir trafik sorunuyla boğuşmaktaydı, tabii bundan ben de payıma düşeni aldım ama ne de olsa İstanbul'da yaşadığım zamanlardan buna alışıktım, o yüzden fazla aldırmadım. Aslına bakarsanız, ben bu defa 98 senelik çok eski bir hikâyenin izini sürmek üzere oradaydım. Tarifleri yüzlerce yıldır nineden toruna aktarılan geleneksel yemeklerin pişirilmesine tanık olmak, onları tatmak, antika mobilyalara, pekçok hatıra eşyaya, kitaplara dokunmak, eski fotoğraflar ve belgeler arasında şimdiki zamandan kopmak ve İstanbul'da, çoook eski zamanlardan bu yana sürmekte olan bir kültürün en yaşlı mensuplarından biriyle geçmiş zamanları konuşmak trafik keşmekeşinden çok daha mühimdi benim için... Yukarıda gördüğünüz evlilik fotoğrafında, artık hayatta olmayan güzel gelinin yanında, elindeki silindir şapka ve eldivenleriyle poz veren genç damat, bir alttaki fotoğrafta benim yanımda oturuyordu ve bana anlatacak 98 senelik, çok renkli bir hikâyesi vardı. O heyecanla bana anlattı, ben de size anlatacağım:) Ama önce çekilen fotoğrafları, yemek tariflerini, belgeleri, bilgileri, müzikleri, şarkıları ve aldığım notları bir sıraya sokayım. Şimdilik ayağımdaki İstanbul tozuyla, konuya böyle bir başlangıç yapmış olayım...
18 Haziran 2012 Pazartesi
Sağlam soru, sağlam film...
Hâlâ izlemeyenler varsa aranızda; doğrusu kayıp sayarım. Sağlam bir filmi kaçırmışsınız demektir. Bence bir bakın, inceleyin, belli mi olur, belki nihayet izlemeye karar verirsiniz. Bakacağınız yer aha da burasıdır. Ben söyler çekilirim... O kadar.
17 Haziran 2012 Pazar
Birkaç...
Birkaç şey tavsiye edeceğim sizlere, bizzat denenmiş, gayet faydalı neticeleri görülmüş şeylerdir bunlar. Dileyen okuyup uygulasın ki; sonra bana mütemadiyen ''yaşınızı hiç göstermiyorsunuz, sırrı nedir, cildiniz bu yaşta nasıl böyle görünebiliyor, hangi bakım kremini kullanıyorsunuz, botoks mu var, kilonuzu nasıl muhafaza ediyorsunuz, Dukan diyeti mi, kanser geçirmiş biri olarak fazla iyi görünüyorsunuz, enerjinizi nasıl böyle yüksek tutabiliyorsunuz, vs.,vs.'' gibi magazinel sorular sorulmasın, tamam mı? :)
- Sabahları kalkar kalkmaz diliniz-damağınız kurumuş halde hemen başucunuzdaki su bardağına yapışmayın sakın! Hiçbirşey yiyip içmeden ve dişlerinizi fırçalamadan önce evvelâ dilinizi temizlemelisiniz. Zira; gece boyunca siz uyurken bedeniniz temizlik için çalışır ve birikmiş toksinleri dışarı atmanın yollarını arar. Toksinlerin biriktiği iki önemli kısım dilinizin üzeri ve ayak tabanlarınızdır. Dilinizin üzerindeki o paslı tabakayı sıyırmazsanız onları geri yutarsınız. Hintliler buna ''kendi pisliğini yemek'' derler ve uyanır uyanmaz, hiçbirşey yemeden+içmeden evvel dili temizlemeyi çok önemserler. Ayurveda kaidelerinden biridir. Dil temizliği yanında, uyandığınızda ayaklarınızı da yıkarsanız çok daha iyi olur... (Dil sıyırma gereçleri artık hemen heryerde bulunabiliyor, ilkten biraz mideniz bulanabilir çünkü iyice geriden başlamalısınız temizliğe ama zamanla alışılır, hâttâ vazgeçilmez olur. Bakın, aşağıdaki resimde Dr.Mehmet Öz nasıl kullanılacağını gösteriyor Oprah Winfrey'e ve cümle âleme ...)
- Sabahları uyandığınızda otomatik olarak tuvalete/banyoya gidiyorsunuzdur muhtemelen. Bırakın vücudunuz bütün dışarı atmak istediklerini atsın. İdrar, dışkı, tükürük, sümük, balgam, gaz vs., ne o, iğrenç mi geldi? Yoksa siz bunlarla hiç tanışmamış olan melek varlıklar mıydınız, pardon o halde, bunu normal insan olanlar yapsın, siz değil, tamam mı?:) Tuvalette oyalanın biraz, bağırsaklarınızı, mesanenizi bütünüyle boşaltmaya çalışın. Boğazınızı, burnunuzu, genzinizi iğrenç sesler çıkararak da olsa tam temizleyin:) Gargara yapın. Gazınız varsa salın, çıkartın. Rahatlayın yani, güne iyi ve dinamik başlamanın yolu budur. Vitrin mankeni değil, bildiğimiz insansanız elbette...
- Dil, diş ve ağız temizliğinizi yaptıktan sonra aç midenize önce sıvı girsin. Kahve, çay ya da meyve suyu değil kasdettiğim. Vücut sıcaklığında hafif limonlu su olabilir meselâ, suya biraz bal veya sirke de eklenebilir. Bunların tadını sabah sabah çekilmez buluyorsanız, bir bardak su içinde iyice eritilmiş bir çay kaşığı saf deniz tuzu ya da pembe Himalaya tuzunu da deneyebilirsiniz. Vücudun elekrolit dengesini derhal sağlayacaktır. Kanınızın daha rahat akmasına da faydası olacaktır. Ancak bütün bunları, aç karnına almanız gereken devamlı kullandığınız ilaçları aldıktan sonra yapmalısınız, unutmayın...
- Sabahları peynirli, zeytinli, yumurtalı, reçelli, bol ekmekli komple kahvaltının faydasına inandırılarak yetiştik, evet ama aslında bir tabak meyve ile de mükemmel kahvaltı etmiş olursunuz. Ben çok tatlı, ballı olmayan karışık meyveleri tercih ediyorum meselâ. Kuru hurma hariçtir, üç tane iri kuru hurma, yanına da üç ceviz içi yerseniz gözünüz değil belki ama, bedeninizin her açıdan bayram edeceği kesindir. Hele deneyin bakalım... Yoğurt da güne başlamak için harika bir malzemedir, içine istediğiniz şeyleri ekleyeceğiniz bir çanak yoğurtla da gayet güzel kahvaltı edebilirsiniz.
- Kanser geçirmişseniz ya da genetik haritanızda kanser varsa, her gün düzenli olarak Sibirya Sedir Yağı için. Aynı şey kalp-damar, romatizma, kemik erimesi ve alzheimer hastalıkları için de geçerlidir. ''Nereden bulacağım ben Sibirya Sedir Yağı'nı kardeşim!..'' diyorsanız bana ulaşın, ben size en hakikisini bulurum, Sibirya'da tanıdıklarım var da lâf aramızda:)
- Tatilde içine bol miktarda klor basılmış saçma havuzlarda serinlemek yerine denize girin. Klor toksik maddedir, hücrelerinize nüfûz eder. Ozon teknolojisi ile temizlenen havuz bulursanız orası ayrı, ona girin. İçinde zerre mikrop, bakteri bulunmaz, çünkü bulunamaz. Ama klor öyle değildir, hem tam hijyen sağlamaz, hem de yavaş yavaş zehirler! Deniz suyunda başka hiçbir kaynaktan alamayacağınız zengin mineraller bulunur, birikmiş negatif enerjilerden en iyi arınma yöntemi de denize girmektir. ''Aman fönüm bozulmasın, saçım havalanmasın, ay burnuma su kaçmasın!..'' diye başını suya sokmayanlardansanız yazık:( Deniz suyu burnunuzu, genzinizi ve hâttâ gözlerinizi mükemmel temizler. Kafayı daldırın yani denize (eğer lâğım ya da kimyasal atık dökülen bir noktadan denize girmeyi seçmemişseniz elbette), suda gözlerinizi açın, bırakın burnunuza da biraz tuzlu su girsin, birşey olmaz, korkmayın. Gündelik hayatınız içinde çok daha fazla zararlı etkene marûz kalmaktasınız, kola içmekten daha fazla ziyan vermez size bu, alt tarafı biraz bolca tuzlu su, öldürmez sizi, merak etmeyin.
- Bilhassa şu çok sıcak günlerde o ağır, marka parfümlerinizi bir köşeye (meselâ buzdolabına) kaldırın ve lûtfen birkaç ay kadar orada unutun! Rebul ve Otacı harika kolonyalar çıkardı piyasaya, ''Satsuma Mandalini'' ve ''Yeşil Limon'' meselâ, kimsenin burnunun direğini kırmadan ferah-fezâ kokmanın en garantili ve hesaplı yolu. Üstelik çantanızdan çıkarıp millete ikram da edebilirsiniz, o pahalı parfümleriniz öyle mi ya? Mazallah, gramı bile dünya para! Rebul'ün ''Ice'' diye bir çeşidi var, onu da tavsiyeye şâyan bulurum ama Bodrum Mandalini daima benim favori yazlık kokum. Sık sık duş almak, ıslak mendille silinmek, kolları, bilek içlerini, koltukaltını, ayakları, enseyi ve kulak arkalarını yıkamak (bildiğiniz abdest yani) zaten mâlûm yöntemler, değil mi efendim?..
- Son olarak da; kendinizi sevin, kendinizi şımartın, onurlandırın, övün, onaylayın. Besleyin varlığınızı, kutsayın, takdir edin. Başkalarından bunları beklemeniz beyhûdedir, kimse sizi sizin gibi sevemez. Yaradandan gayrı elbette... İçinizde ''iyilik-sağlık'' varsa, bunun dışınıza yansımaması imkânsızdır. Buradan hareketle; dıştan uygulanan nafile ıvır-zıvırlara boşverin, kendinizi içten temizleyip arıtın. Tamam mı canlar? Bizlerin ve ait OLduğumuz kutsal bütünün hayrına OLsun, ve öyledir. Öptüm hepinizi:)
Eminim...
Eminim bu ifade karşısında çok kişi ''yaaa, evet, hakikaten, ben de aynını yaşadım, bu nitelemeye tamamen katılıyorum...'' falan diyecektir. Oysa biz de kuvvetle muhtemel başka biri ya da birileri için o ''keşke tanıdığım gibi kalsaydı...''lardan biriyizdir:) Madalyonun bir diğer yüzü de vardır, mâlûm. Aynalık eden bir söz, tek taraflı değil yani, bu minvâlde sevdim...
Pirinç lâpası:)

Bir keşiş Zen ustasına şöyle seslenmiş:
- Daha manastıra yeni geldim. Bana evrenin sırlarını anlat ve lûtfen bildiğin herşeyi öğret...
Usta ona şu soruyu yöneltmiş:
- Bugün pirinç lâpanı yedin mi?
- Evet, yedim...
- O zaman sen ilk önce git ve tabağını yıka...
:) Cinsiyeti her ne olursa olsun, ''insan'' olanın kendine doğru yolculuğu evvelâ kişisel sorumluluklarını üstlenmekle başlıyor, zira başkalarının sırtından olabilecek iş değil bu. Bu adım atlandığında, eksik kaldığında, düğmeleri en baştan yanlış iliklenen gömleğe benziyor hayatlar, vaziyeti düzeltebilmek için o ilk ve yanlış iliklenen düğmeye kadar açıp hepsini tekrar iliklemek gerekiyor. Kısaca; ''sorunluluk'' başka, ''sorumluluk'' başka şey canlar, yaradan herkese aradaki farkın farkında OLabilmeyi nasip eylesin. Hepimize mutlu haftalar:)
16 Haziran 2012 Cumartesi
İkisi...
Taraflarını besleyen, yükselten, tekâmül ettiren kadın-erkek ilişkisine örnek olarak hep onları gösteririm ben... Birlikte geçen bunca seneden sonra (16'yı devirdiler bildiğim kadarıyla), o başlangıçtaki ''alevli aşk''ın artık başka birşeye dönüştüğünü başkalarına bırakmadan, evvelâ kendileri söylüyor zaten. Ama her neye dönüşmüşse başarılı bir dönüşüm olduğu kesin. Evli olmayı mutluluğun koşulsuz neticesi olarak görmediklerini de her zaman ifade eder bu ikisi, cesaretle, netlikle, dayatmalara aldırmadan... ''Biz böyle iyiyiz, bizi böyle kabûl edin''dir ikisinin de ortak ifadesi. Yakışıyor onlara; sahne ışıklarından, alkışlardan, notalardan beslenen ve durmadan boyut değiştiren, birbirlerini de zorlanmaksızın değiştiren farklı birşey aralarındaki... Hani insana ''aşk OLacaksa eğer, böylesi OLsun'' dedirten cinsten. Sertab gibi, Demir gibi... Seviyorum ben bu ikisini:)
Ateşin kızı...
Bu gece Alaçatı Festivali'nde, señora Concha Buika, ve muhteşemdir, orijinaldir o, her haliyle...
15 Haziran 2012 Cuma
Alaçatı, yeniden...
''Modern yeldeğirmenlerinin rüzgârlı ülkesi''ne doğru yola çıktık bu sabah, sandık-sepet-köpek, hepbirlikte, epey zaman sonra yeniden... Haliyle rüzgâr karşıladı bizi ama hiç rahatsız edici değildi doğrusu, İzmir'in sıcağından sonra iyi geldi. Önce Port Alaçatı'daki küçük evin kapısını-penceresini açtık, rüzgârı ve taze havayı içeri aldık. Sonra istikamet çok yakındaki Antmare Otel, burayı en son ziyaretimde henüz ortalıkta olmayan bu çok hoş mekânı gezip dolaştık, sonbaharda yapmayı plânladığımız spiritüalite kampı için detaylı görüşmeler yaptık ve oradaki dostlarımızla keyifli bir öğle yemeği yedik...
Gelmişken Ege denizi ile merhabalaşmak iyi olur dedik ve iş görüşmesinden günübirlik tatil havasına direkt geçiş yaptık:) Yani bu sene deniz sezonunu Alaçatı'da açtık...
Antmare; ne çok büyük, ne çok küçük denebilecek, tam orta karar bir konaklama tesisi. Benim de kamp için aradığım kesinlikle buydu zaten. Her detayı incelikle tasarlanmış, profesyonel bir estetik anlayışı ile sadelikteki güzellik yakalanmış hakikaten, burayı çok sevdim. Büyük bir ihtimâlle sonbahar kampımız burada olacak ve eminim çok da güzel olacak:)
Ben deniz sonrası ince elenmiş, altın parıltılı dere kumundan mamûl ufak kumsalda güneşlenirken, bu akşam başlayacak festivale konuk olacak sanatçılar, ekipler de otele gelmeye başlamıştı. Kısa süre için de onlar da bana katıldı, millet yol yorgunluğunu Ege denizinin sularında bıraktı. Yanımdaki ahşap şezlongda yatan Cem Adrian'dı. Bu gece Can Bonomo ve Luxus konseri var. Yarın gece ise festivalin ağır konuğu, güzel ve siyah İspanyol hatun Concha Buika Alaçatı'da bir konser verecek. Belli mi olur şimdiden, belki ben de orada olurum. Şimdi saçlarımdaki deniz tuzu, rüzgâr ve altın parıltılı kumla artık vedalaşmak üzere duşa doğru gidiyorum:) Bu güzel gün için teşekkürler Alaçatı, seni yeniden seviyorum...
Başımın üzerinde...
Evimin her köşesinde varsın ya, başımın üzerinde de yerin var her zaman... Işıklı sözlerini ve seni seviyorum Buddha, bunun için ille de Budist olmam gerekmediğini bilerek, Mevlâna'yı seven herkesin Mevlevî olmadığı gibi, değil mi?.. Dünya zamanının bu boyutundan bir kez daha sevgimle selâmlıyorum seni. Namaste...
14 Haziran 2012 Perşembe
Şşşşşt...
Aşka dair... (Şşşşt, ses etmeyin fazla, linki tıklayıp dinleyin bakalım, sesleri tanıyabilecek misiniz? Eski bir radyo programının kaydı bu, lâkin aradan geçen seneler onu eskitememiş olmalı ki; hâlâ dinleyicilerden muazzam ilgi görmekte. Lâf aramızda, benim de en çok sevdiklerimdendir. Eskiler sandığımı karıştırırken buldum ama işte hâlâ yepyeni, hâlâ dinlenesi... Kalbimin ayak izlerini saklayan ötelere ve bu ''aşk'' sesli adama bakî selâm+sevgi... )
Tamam mı?..
Şu günlerde kamuoyunun gündemini gereksizce meşgûl eden ''Gülben Ergen'in selülitleri'' konusuna artık bir nokta koyma zamanı geldi bana kalırsa... Kendisi 1972 doğumlu olmakla birlikte üç adet de çocuk doğurmuş vaziyette, artık genç kız değil, iç badem misali çıtır olması beklenemez yani. Evet, bir sahne insanı olabilir ama sahneye de bu mayoyla çıkmıyor herhalde!.. Fotoğraftaki kadın 1965 doğumlu, meme kanseri geçirdiği için o kısımlar protez olup her tarafı yamalı bohça gibi derin dikiş izleri ile dolu, ayrıca son birkaç senedir göbeği var ve görüldüğü üzere selülit bakımından da hiç eksik sayılmaz. İspanyolcası ''cellulite''dir bu meretin, fotoğrafın çekildiği yerle de bağlantısı vardır bu açıklamanın, tarih 2010, aylardan Mayıs... Aradan iki sene geçmiş, elbette bu mevcuda ''daha''ları eklenmiş. Ezcümle; bırakın kadıncağızın selülitleriyle uğraşmayı, zamana direnip eskimeden, pörsümeden kalmak hangi varlığın harcı? O kendini öyle seviyorsa mesele yoktur. Sevmiyorsa da gene onun problemidir zaten. Ayrıca herkes kendine baksın evvelâ, ben baktım da öyle konuştum meselâ:) Tamam mı canlar? Aferin, gracias... (Mevzu ile alâkalı mühim bir neşriyat için aha da buraya tıklayınız...)
13 Haziran 2012 Çarşamba
Sahibinin sesi...
Bu şarkıyı vaktiyle Levent Yüksel'den dinlemiştik ve hayli de sevmiştik. O zamanlar TRT FM'de çok istek alan, gün içinde defalarca çalınan bir şarkıydı. Meğer bu arkadaşın ve Alper Narman'ın ortak çalışmasıymış, bu defa sahibinin sesinden dinliyoruz. Klibi tartışmam, sadece klip kızı epey rahatlamış, içinde ne varsa boşaltmış atmış diyebilirim ama, yorum hiç de fena sayılmaz doğrusu. Sözlerini zaten severim, hepimiz dualite gereği hem bıçak, hem de yarayızdır çünkü, spiritüel mantık açısından da doğrudur bu. TRT FM'deki yayın partnerlerimden sevgili Murat Atıl'la İstanbul'da yaptığımız o çok keyifli yayınları hatırlattı bana, sevdim bu durumu:)
12 Haziran 2012 Salı
Bir...
''Affetmenin ne olduğunu yalnız cesurlar bilir. Korkakların doğasında af diye birşey yoktur...''
Laurence Sterne/İngiliz yazar
Kelâm güzel, fotoğraf ise beni çok etkiledi. Bazen çoğunluğa çirkin görünen sûretler bile çok şey anlatabilir ve o klasik ''çirkinlik'' kalıbı ilahî sevgi içinde mum gibi erir, tükenir. Öyle ''sevginin gücü'' üzerine beylik, kalıp lâflar falan edeceğim sanılmasın, onu internet ortamında mütemadiyen yapanlar var zaten, hâttâ artık iç bayıyorlar, internette doz aşımı durumu var bu konuda! Sadece bu fotoğrafa bakmak ve ''BİR''lik üzerine düşünmek yeter. Yoksa; sevgiyi sırf o bildik güzellik kavramının içine kilitleyip hapsetmeye? Hâşâ, gayrı kimin gücü yeter?..
Gene...
''Acı, büyümenin bir parçasıdır. Ve unutmayın, bir şey canınızı yaktığında içinizdeki başka bir şey
bastırılmıştır. Acıdan kaçınmaktansa içine dalın. Bırakın canınız yansın! Tamamen acısın ki yara tamamen açılsın. Yara bir kere tamamıyla açılırsa iyileşmeye başlar. Acıyı hissettiğinizde ondan kaçarsanız, acı içinizde kalır ve tekrar tekrar karşınıza çıkar...''
bastırılmıştır. Acıdan kaçınmaktansa içine dalın. Bırakın canınız yansın! Tamamen acısın ki yara tamamen açılsın. Yara bir kere tamamıyla açılırsa iyileşmeye başlar. Acıyı hissettiğinizde ondan kaçarsanız, acı içinizde kalır ve tekrar tekrar karşınıza çıkar...''
OSHO, evet gene OSHO. Şu sıralar fena halde OSHO'm tuttu, habire karşıma çıkıyor bu ölü ve huysuz Hintlinin sözleri, sebebini düşünmüyorum, alıp kabûl ediyorum. İçimi çizip geçen bu fotoğrafla beraber, evet, işte gene OSHO...
11 Haziran 2012 Pazartesi
Yolcu...
''İnsan tekâmül basamaklarında gezinen ve yürüyen yolcunun adı...Her yolcunun ilerleme hızı ve notu farklı...İnsan tekâmülünde, kişisel gelişiminde farklı basamaklarda duran bir topluluk...Hesap günü var denir, din günüdür bunun adı...Hesap günün makamındır ve sorgulaman senin bulunduğun basamağındır...Ne kadar ilerlediğin ve ne olduğun ise kendine vereceğin bir hesaptır...Yargılama yok...Tanrı sana hesap sormaz...Tekâmülün acılarla ve mutlu anlarla cilâlıdır...Yürüdüğün yol senin, insan evrensel bir yolcu...'' diyen değerli Volkan Fikret kardeşime hürmet ile. İyi haftalar OLsun kâinatın içinde dönüp duran küçük mavi küre...
10 Haziran 2012 Pazar
Konu başlıklarına göre...
-Ezberbozan'ı artık evin içine aldık ya; orada yapılan çalışmaların mekânın genel enerjisine etkilerini de yakından gözlüyoruz elbette. Dün trafik hayli yoğundu meselâ; zira geçen Şubat ayından bu yana birlikte çalıştığımız büyük hocamız burada ve bir değil, birkaç farklı çalışma gerçekleşti Ezberbozan'da. Bu sabah atölye odasına girdiğimde hafifçe esen rüzgâr benim ''gül reçeli rengi'' dediğim ve pek sevdiğim perdeleri kıpırdatıyordu, havada dün yanan Hint tütsülerinin, mumların, yağ kandillerinin kokusu asılıydı, biraz elma-tarçın, fazlaca sedir ve en çok da huzur... Ellerimi birleştirerek selâmladım küçük ruh atölyemi, bana kattığı, eklediği herşey için teşekkür ettim ona, daima namaste:)
- Büyük hocamın evime/atölyeme armağan getirdiği çok özel tablonun yüksek enerjisi dolaşıyor mekânda, o kadar güzel ki gidip-gelip ona bakıyorum. Artık kutsal Serafim Melekleri'nin koruyucu enerjisi de bizimle:) Bunun için de sonsuz şükranlar elbette...
- Dün mekânımda eril ve dişil enerjilerin geçit resmi vardı sanki. Bir kalabalık ama, yormayan, hırpalamayan cinsten, sessiz, sakin ve derinden... İki çelik mavisi gözlü adamı ağırladık sözgelimi, biri sevgili yol arkadaşımın yakışıklı Alaska malamutu köpek oğlan Buck'tı, kader yoldaşlığı ettiği köpek kız Fadik'le eski günleri yâdettiler, birlikte ne güzeldiler:) Ve elbette biz, hepimiz, aynı büyük ''yol''un birbirinden farklı yolcuları yani, iyi ki varız, biliyoruz ki hayata ve sonrasına lâzımız...
- Sevgili anneciğim de dün teferruatlı bir spiritüel enerji çalışmasını tecrübe etti, kendini enerjinin akışına teslim ederek ağrılarının şifalanmasına niyet etti, ilk kez hocamla birlikte çalıştım annem üzerinde, onun ve bütünün en yüksek hayrı için OLsun dedik ve öyledir. O yaşta ezberlerini bozmaya cesaret eden anacığıma da şükran:)
- Teee 2009 senesinin yaz ortasında, tepemi attıran bir hadise üzerine o zamanki evimin mutfak bankosu üzerinde, bir torbada duran birkaç kiraz domatesi alıp torbasıyla beraber duvara fırlatmış ve çıkıp gitmiştim. Bir zaman sonra, sakinleşip mutfağa döndüğümde torbayı yerden alıp açmış ve kiraz domatesleri bir tabağa yerleştirerek onlardan özür dilemiştim. Hâttâ bunun üzerine bir de yazı yazmıştım. Bu bütünüyle duvara fırlattığım domatesler ve benim aramda olan birşeydi ve çok da önemli değildi, lâkin bu yazıya birileri tarafından bırakılan yorumlar duruma kendi içinde tuhaf bir önem atfetti? Haa, bugün olsa o domatesleri alıp duvara fırlatmam elbette, öfkemi çıkış noktasında yakalayıp domateslere yansımadan bir şekilde içimden çıkarmanın yolunu bulabilirim zira aradan geçen zamanda bunu öğrendim. O çok kişisel bir deneyimdi, daha doğrusu ben öyle zannediyordum ama, şunu anladım ki yazar tamamen ''ol''anı ve ''ol''andan çıkardığı ''durum''u ifade eden bir yazı yazmış olsa bile, okuyan bunu bütünüyle kendi yaraları açısından yorumlayabiliyor/muş... Bütün bu üzerine alınmalar, savunmaya geçip saldırmalar, kendince dalga geçmeler, alay etmeler, hâttâ bazen daha da öteye geçip hakaret yağdırmalar falan, aslında o kadar da şaşılacak şeyler değilmiş. Ve bunca öğretiden sonra, bunun hakikatte gayet ciddî bir gösterge olduğunu da artık biliyorum elbette. Başka türlü insan ya da insanlar, böyle bir yazıyı okuyup ''hah işte, bunu bize kasıtla yazmış, tiz haddini bildirelim, ağzının payını+cevabını verelim de rahatlayalım!'' tavrı içinde olmaz, olamaz. Okur geçer, bir noktada takılıp kalmaz, yazıda bahsedilen fizikî ''ezikliği'' de öyle pat diye üzerine alınıp ağzı-dili olmayan sessiz domateslerin yerine derhal kendisini koymaz herhalde?.. Burada bir sendrom, derinde duran, üzeri örtülü bir yara vardır, bir eksiklik, bir tamamlanmamışlık ve beraberinde de korku tabii, bir nevî ''ham''lık yani, sınavda çalışmadığı yerden soru gelen öğrenci gibi. Öyle olmasa, tepem atıp bizzat duvara fırlattığım üç-beş domatesin hikâyesi üzerinden bu tarz tuhaf savunma mekanizmaları işletilmezdi, birlik-beraberlik-güç-kuvvet-kenetlenme vs. iyi güzel de, bütün bunlardan bana ne ki? ''bu konudada takibinizi sağlayan arkadaşlarıma gerekli bildirimde bulunuyor olucam. sewgiler sunmanızıda çok tercih etmiyorum ayrıca'' nasıl bir üslûptur, nasıl bir dildir, alfabedir, imlâdır Allah aşkına??? ''Takibinizi sağlayan arkadaşlarım'' mı? Nasıl yani? Hööö?.. Tanımam-etmem ben bunları döşenen insanları, verdikleri isimler de umumiyetle sahtedir zaten, meselenin öte boyutları kendilerini ve algılama seviyelerini bağlar, beni değil. Ben öfkelendim, öfkemi de o sırada elimin altında duran bir torba domatese yükledim, bu gayet basit ve çok da ilkel bir insanî vaziyetti, o kadar:) Hoş, elimde daha buna benzemez nice örnek de mevcuttur, blog arşivimde saklar, arada bakıp gülümserim. ''Makyajsız halinle aynen cadıya benziyorsun, çirkin ördek!..'' diyenler mi ararsın, takma ve çakma isimlerle gûya kendine gizemler yükleyip hiç alâkasız bağlantılardan taaruza geçenler mi ? Aralarında medyum geçinen kimi zavallı meczuplar bile var, hani anlatsam inanmazsınız cinsinden:) Ne diyelim, hepsinin canı sağolsun, nasılsa ne yazarsam yazayım sadece anlayabildikleri kadarım, çatlasam da öteye geçemem. Artık farkındayım ki; sen ne gaye ile yazarsan yaz, okuyanın bir kısmı bunu kendi yarasına, hassas düğmesine dokunma olarak algılayacak ve savunma mekanizmasını harekete geçirecek, tamamen üzerine alınıp (?) sana hiç alâkasız döşenecek, ilkten şaşıracaksın, anlam veremeyeceksin ama daha sonra bu göstergenin altını kitap gibi okuyabileceksin tabii, öyle ya da böyle bir fayda çıkacak yani bu durumdan, zaten mühim olan da bu değil mi? Bütün bu olan-bitene, bir kaşık suda yaratılan eziklik fırtınalarına da teşekkür o halde, domateslerle birlikte ve kesinlikle ''v'' harfi yerine ''w'' ile:)
- Şimdiden haber edeyim; sonbahar başlangıcında, çılgın tatilci kalabalık ortalıktan çekildiğinde yani, Ezberbozan Atölye ve eğitmenleri Alaçatı'da, çok hoş bir mekânda, özel bir spiritüel kampta katılımcılarla biraraya gelecek. Bu çalışma daha evvel Kazdağları için plânlanmıştı ancak o bölge biraz uçmuş vaziyette, mekânlardan aldığımız fiyatlara bakılırsa böyle bir çalışmayı o tarafta gerçekleştirmek hayli maliyetli, ulaşım şartları da cabası. Buradan hareketle; İzmir'e daha yakın, ulaşımı çok daha kolay ve maliyet açısından da çok daha müsait bir yere, Alaçatı'ya uyarladık projemizi. Çılgın kalabalıktan uzakta iç sesini dinlemeyi ve ruhu üzerinde çalışmayı, bunun yanında doğayla içiçe, denizle yanyana keyifli, dolu dolu bir üç gün geçirmeyi isteyen katılımcıları bilâhare kamp programı hakkında bilgilendireceğiz. Çalışmalarımız/görüşmelerimiz sürüyor, meraklısına duyurulur:)
- Ozon hikâyesi gene sona ve dona kaldı gibi ama; bu sadece ''şimdilik'' kaydıyladır. Atlamış değilim, anlatacağım:) Konuya giriş mahiyetinde şu linki vereyim ve işime-gücüme döneyim müsaadenizle, haydi iyi Pazarlar OLsun herkese:)
İnsan mükemmel doğmaz. O tamamlanmadan doğar. O bir süreç olarak doğar. O kutsal bir yolculuk olarak yolun üzerinde doğar. Onun kederi budur ve onun sonsuz mutluluğu da budur; kederlidir çünkü o dinlenemez, o ilerlemek zorundadır, o her zaman ileri gitmek zorundadır. O aramak ve araştırmak ve keşfetmek zorundadır; o bir şey olmak zorundadır çünkü onun varlığı sadece bir şey olma aracılığıyla yükselir... (OSHO)
İnsan mükemmel doğmaz. O tamamlanmadan doğar. O bir süreç olarak doğar. O kutsal bir yolculuk olarak yolun üzerinde doğar. Onun kederi budur ve onun sonsuz mutluluğu da budur; kederlidir çünkü o dinlenemez, o ilerlemek zorundadır, o her zaman ileri gitmek zorundadır. O aramak ve araştırmak ve keşfetmek zorundadır; o bir şey olmak zorundadır çünkü onun varlığı sadece bir şey olma aracılığıyla yükselir... (OSHO)
5 Haziran 2012 Salı
O derece...
Hasan Sonsuz Çeliktaş imzasını taşıyan bu yazı var ya; ''son zamanlarda okuduğum en sağlam spiritüel omurgalı ilişki çözümlemesidir'' derken zerrece tereddüt ettirmez beni! ''Bravo arkadaşım, bravo genç meslekdaşım, düşünen zihnine, deneyimleyen varlığına, yazan ellerine sağlık OLsun'' der ve hürmetle kenara çekilirim yani. O derece...
3 Haziran 2012 Pazar
''Ozon''un gücü adına!..
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahî Ana Bilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Sn. Mustafa Rıza Özbek ile seneler sonra yeniden ve bu defa kanlı+zorlu bir ameliyat sözkonusu olmadan, sağlıkla buluşmak güzeldi:) Kendisi Ankara'da, meme kanserinden sonra beni yeniden yapılandıran doktorlarımdan biriydi, nice zaman sonra muayenesinden geçip ''herşey yolunda, kanser sonrası süreçte her anlamda doğru yoldasın, aferin sana'' değerlendirmesini duymak elbette daha da güzeldi, şükürler OLsun...
Bu defa konumuz ''ozon teknolojileri''ydi, çevre ve insan sağlığı adına çok önemli+değerli gelişmeleri konuştuk, tartıştık. Buna bilâhare değineceğim...
En kısa zamanda eve bir ''ozon saunası'' alıp başköşeye yerleştirmeyi düşündüğümün resmidir zira bu ''ozon'' konusu hava, su ve aklınıza gelen hemen herşeyin tam dezenfeksiyonu adına son derece mühim olup, hepsinden öte dünyamızın ekolojik dengelerinin korunması yanında bana göre çevre ve insan sağlığı için geliştirilmiş en son teknolojilerden biridir. ''Ozon yağı'' mucizesiyle tanıştığıma da ayrıca memnun olduğumu belirtmem gerekir, hakikaten mükemmel bir icat. Başka sürprizler de çıktı bu çalışmadan ama, onları daha sonra anlatacağım. İlgi ve bilgilerime yenilerini ekleyen bu çalışmaya emek veren herkese ve sevgili doktoruma çok teşekkür ederim, kendim ve bütünün en yüksek hayrı için:)
1 Haziran 2012 Cuma
İfade...
Sevgili Anette Inselberg paylaşmış bunu sayfasında, bana göre insanın spiritüel serüvenini mükemmel ifade eden, kısacık ama özbeöz bir anlatım... Bir kırılma noktası var, orayı geçtiğinde kişi, başta kendisi olmak üzere etrafındaki herşey, bütün algıları, bütün gerçeklikleri çok hızlı bir şekilde değişiyor. Adetâ bir uykudan uyanıyorsun. Ve evet; artık bir daha asla eskisi gibi olamıyorsun...
31 Mayıs 2012 Perşembe
Armoni...
''Ve iki sevgili gördüm. Kadın adamın elinde çalmasını bilmediği bir saz gibiydi. Ve adam çıkarttığı bozuk seslerden başkasını anlamıyordu...''
Halil Cibran
Çalmasını bilmediğimiz enstrümanlardan bozuk sesler çıkması tuhaf sayılmaz elbette, ya emek verip çalmayı öğreniriz, ya da vazgeçer, kutusuna koyup kaldırırız. O; bizim çıkarmayı beceremediğimiz güzel tınıları, sesleri hep içinde saklayacaktır nasılsa. Tekrar zamanı gelinceye kadar, suskunluk, teslimiyet ve sabırla...
27 Mayıs 2012 Pazar
Belki ufacık ama o kadar çok ki aslında...
''Güven''; hamuru elde yoğrulmuş, mayalanması için örtülüp sabırla beklenmiş, özenle, emekle pişirilmiş güzelim bir ekmek gibidir. Lâkin; iyi muhafaza edilmezse pek çabuk bayatlar. Bir defa bayatladı mı da; onu tazelemek için ne yapsanız nafile, artık asla eskisi gibi olmaz. Fırından ilk çıktığı zamanki tadı, lezzeti bir daha veremez size. Hani bazen; yorgunluk çöker insanın üzerine, ansızın uyku bastırır, kanepeye kıvrılıp biraz kestirmek ister ya, kısacık bir uyku arasından sonra uyandığında üşümesin diye usulca omuzlarına örtülmüş ceketi farketmek ''güven''dir meselâ. Nicedir unutmuşsanız bu hissi, bu kadarı bile hatırlatmaya yeter, içinde belli-belirsiz bir keder de olan sevinç yaşatır size, gülümsetir:) Öyle kocaman gösterilere ihtiyacı yoktur güvenin, bazen çok basit, ufacık şeylerin içindedir. Fırının kapağını açtığınızda hemen burnunuza dokunan o taze, bereketli, doyurucu ekmek kokusu gibidir.Ve size kendinizi iyi hissettirir, kesinlikle çok iyi hissettirir...
Fazla söze ne hacet?..
Eskiden herkese, herşeye bir cevap yetiştirmeyi marifet sayardım. Susarsam sanki olan-bitene duyarsız kalacakmışım, öyle anlaşılacakmışım gibime gelirdi... Kendi ruhum ve egom üzerinde ağır işçiliğe başlayalıberi; kimin beni nasıl anlayacağı, ne şekilde yorumlayacağı falan bütün anlam ve önemini yitirdi. Sözcüklerim çok daha değerli artık, onları öyle olur-olmaz meseleler için ortalığa saçmamayı, anlamayacağını bildiğim halde karşımdakine ille de anlatmaya çalışmamayı öğrendim. Olmuyor çünkü, beyhûde gayret, boşa emek... Bazen saatler süren derin spiritüel çalışmalarda, çıt bile çıkmadan iki insanın nasıl da konuşabildiğini, birbirini anlayabildiğini gördüm, keşfettim. İnsan bunu deneyimleyince, fazla söze gerek kalmıyor zaten, hâttâ mantralara, özel müziklere bile gerek kalmıyor eskiden olduğu gibi. Sessizlikte akıp duran o muazzam enerjiye kapılıp götürdüğü yere gitmek o kadar güzel ve huzurlu ki... Sanırım iyi bir öğrenciyim ve teşekkür ederim, bu derin sessizlik için çok teşekkür ederim.
23 Mayıs 2012 Çarşamba
Evet, tıpkı kahve gibi:)
Geçenlerde İzmir'e geleceğini, geldiğinde beni de görmek istediğini bildiren e-postasını o gelip-gittikten sonra alabilmiş olduğuma yandığım çok sevgili bir blog yazarı dostuma teşekkürü borç bilirim. Yazısında bahsettiği kedili aynaya gözüm ilişince aklıma geldi, hakikaten o kadar çok ortak noktamız var ki... Evet, tıpkı kahve gibi:)
22 Mayıs 2012 Salı
Yara...

“Yara en çok avucunun içindeyse sana aittir. Sıkarsın avucunu, canın yanar. Ama senden başka kimse bilmez neden acıdığını...”
Jean-Christophe Grangé
Doğru sözdür, herkesin yarası kendinedir bu yüzden. Ancak; kendi yarasının acısını başkasından çıkarmaya çalışmak ucuzdur, yakışmaz ''insan'' olana. Hem kelâmın sahibine, hem de her gün bilhassa bu bölümüne bakakaldığım Sistine Şapeli'nin yaratıcısı üstad Michelangelo'ya saygıyla...
Prof. Smiley: Yola Işık Düşünce 22.5.2012
Prof. Smiley: Yola Işık Düşünce 22.5.2012: 20 Mayıs'taki tutulma, Güneş'in ve Dünya'nın manyetik değişimlerini hızlandırdı... İkisinde de daha önce görülmemiş şeyler oluyor ve olacak... (Devamı için linke tıklayın lûtfen ve şu sıralar kendinizde, etrafınızda olan-biten, değişen-dönüşen herşeye dikkatinizi verin. Başağrıları, mide bulantıları, sindirim problemleri, sinir sisteminde dengesizlikler, kilo oynamaları, uyku bozuklukları, huzursuzluk ve gerginlik halleri gözlüyorsanız (ki; muhakkak gözleyeceksiniz) fazla şaşırmayın. Sakin ve ''an''da kalmaya gayret edin, meditasyon, topraklanma, temel yoga hareketleri ve bilhassa doğru nefes alma teknikleri çok işe yarayacaktır. Fazla konuşmamak, tartışma ve sinir kemirgenlerinden uzak durmak da öyle. Bizlerin ve bütünün en yüksek hayrına OLsun diyelim...
21 Mayıs 2012 Pazartesi
Acep ne der?:)
El Alem Ne Der? (Okumak için lûtfen linke tıklayınız...)
Ve ben de ekleyeyim ardına; elâlem mütemadiyen birşeyler der zaten, bunlar ancak umursadığınız oranda değerlidir, anlamlıdır, önemlidir... Bir de; bir vakitler sizden iyisi yokken şartlar değiştiğinde ana konu ile hiç alâkası olmayan hallerinizi, durumlarınızı size karşı kullanma edepsizliğini gösteren elâlem de vardır ki, onlara ancak acınır, fazlasına değmezler. Aslında sizden ödleri patladığı için yaparlar bunu, korkularından, derin cehaletlerinden, yetersizliklerini edepsizlikle kapatıp üste çıkabilmek adına. E bunlar da yeterince acınacak hallerdir zaten, değil mi ya? :)
Ve ben de ekleyeyim ardına; elâlem mütemadiyen birşeyler der zaten, bunlar ancak umursadığınız oranda değerlidir, anlamlıdır, önemlidir... Bir de; bir vakitler sizden iyisi yokken şartlar değiştiğinde ana konu ile hiç alâkası olmayan hallerinizi, durumlarınızı size karşı kullanma edepsizliğini gösteren elâlem de vardır ki, onlara ancak acınır, fazlasına değmezler. Aslında sizden ödleri patladığı için yaparlar bunu, korkularından, derin cehaletlerinden, yetersizliklerini edepsizlikle kapatıp üste çıkabilmek adına. E bunlar da yeterince acınacak hallerdir zaten, değil mi ya? :)
Öncelikler...
Evin ilk ziyaretçilerinden bir dostum dedi ki; ''taşındığın her eve büyük usta Michelangelo'yu ve O'nun en muhteşem eseri Capella Sistina'yı da götürüyorsun sen aslında, evler bunun farkındaysa eğer, çok şanslı olduklarını bilmeliler :)'' Evlerin bunun farkında olup olmadıklarını bilemiyorum ancak bu büyük eserin kopyasının dahî mekânın enerjisine çok şey kattığını düşünüyorum. O nedenle önceliği en çok sevdiğim bu iki şeye tanıyorum, Buddha çeşmesi atölye odasına taşınacak daha sonra ama şimdilik Michelangelo ile biraradalar ve sanırım hallerinden de gayet hoşnutlar. Bu hafta ziyaretimize gelerek yeni mekânımızın spiritüel enerji temizliği+düzenlemesini yapacak olan değerli hocam Sami Şarhon'un çalışmasından sonra zannediyorum daha da hoşnut olacaklar:)
Bahçede işler yolunda. Bilumum hayvanat ve nebatatın keyfi yerinde maşallah. Yan komşu hediyesi beyaz minyatür gül, sandalyede uyuklayan anne kedimiz ve arka plânda ''bu bahçe bizim, ben de buranın bekçisiyim, yabancı kimseyi içeri almıyoruz kardeşim!..'' mesajını etrafa ileten köpek kız Fadik'in ayakları :) Henüz herşey tam mânasıyla yerine oturmadı belki, evet ama ''öncelikler'' tamam Allah'ın izniyle, bu da şükretmeye en büyük vesile zaten, gerisi teferruat, gerisi hikâye:)
18 Mayıs 2012 Cuma
Sanki...
Fotoğraf Kevin Thom'un bir çalışması, ünlü ressam Frida Kahlo'dan esinlenilmiş. Thom'un sıradışı fotoğraflarını da, Kahlo'yu da severim. Uzunca sayılabilecek bir aradan sonra genel vaziyetim böyle sanki; internetsiz, telefonsuz, televizyonsuz, sosyal medyasız, kablosuz, teknolojik zımbırtısız, sessiz-sakin ve güzel günlerdi. Oysa iç tempo bir hayli yüksekti. İçe konuşup dışa susma zamanlarıydı da denebilir tabii, haa, bu arada; devetabanını ve kanaryayı da ayrı severim, tıpkı Frida'nın alınmamış, bitişik ama çok kişilikli kalın kaşları gibi:) Ömür boyu sakat kalmasına sebep olan ağır bir trafik kazası geçirmiş bu çok özel ve güzel kadın ne demişti hatırlayalım: ''Hayatımın en büyük kazası beni orta yerimden ikiye bölen o trafik kazası değildi, asıl korkunç kaza Diego Rivera'yı sevmemdi...'' Helâl sana Frida, ölümünden yıllar sonra bir daha...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





.jpg)























