31 Temmuz 2013 Çarşamba

UZAKLAR BENİMLE GELİR...


Harika bir ortak çalışma OLdu bu, alkışlıyorum bizi!..
Ve 2013 Temmuz'u ancak bu kadar muhteşem uğurlanabilirdi...

25 Temmuz 2013 Perşembe

Çav bella çav :)


Daha önce bildiğim bir şey değildi siren çala çala ilerleyen ve trafikte yol almaya çalışan bir ambulansın içinde olmak, yani sedyede yatanın gözünden dışarının nasıl göründüğünü falan hiç düşünmemiştim açıkçası... Bundan üç ay önce bunu bizzat deneyimledim ve artık nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Şimdi artık bir ambulans sireni duyduğumda o deneyime, o ana dönerek içindeki hastanın bir an önce şifaya ulaşmasını çok daha derinden ve farkında OLarak diliyorum. Hayat böyle, parçası yaparak öğretiyor bize durumları, kavramları, acıları, hazları...

Zihin gevezedir. Kendimizi bildiğimiz, kendimizin farkına vardığımız bilinç noktasından başlayarak taa ölünceye kadar durmadan konuşur, o çok tanıdık iç diyalog öldüğümüz an sona erecek mi, aslında onu da bilemiyoruz tabii. Gene deneyimlemiz gerekecek bilmemiz için. O geveze zihnin sonu gelmeyen vırvırının kesildiği bir durum daha vardır, o narkozdur... Anestezi altındayken siyah, beyaz, gri, belli-belirsiz, flu, varla yok arası, azıcık, biraz, kısmen falan yoktur, orası direkt ''HİÇ''liktir. Damarınızı hayli yakarak ilerleyen anestezik madde geçtiği yerleri hiçliğe boyar ve kepenkler yavaş yavaş değil, birden ve gümmm diye iner. O noktadan sonrasını tanımlayacak en ufak bir zihinsel veri, bilgi kırıntısı, bir ipucu, bir işaret yoktur artık,  dedim ya, orası HİÇliktir. Zihin trafiği yoğun insanlar için bu muazzam bir dinlenme deneyimidir öte yandan, çoğu kişiye korkutucu geliyor olabilir ama gerçekten bir dinlenmedir bu, eşsizdir...

Şimdi ben, geveze zihnimin ağzına elimin tersiyle bir tokat çakıp onu susturmaya ve hep çok sevdiğim o derin HİÇlikte bir müddet dinlenmeye gidiyorum. Kısmetse gene görüşürüz, değilse? Vayy, bu çok heyecanlı yepyeni bir hikaye demektir ve o zaman da siz hiç umurumda olmazsınız  ihtimal:) E hadi o zaman herkese benden çav bella çav...

17 Temmuz 2013 Çarşamba

''Eski''si makbûldür...


Şehirlerin de ''yeni'' kısımlarından hazzetmem zaten, uyduruk, sonradan yapılma ve çakma hissi vardır onlarda, böyle zaman zaman görgüsüzlüğe varan bir yenilik, modernlik dayatması, eskiyi küçümseme, ona tepeden bakma halleri falan. Hem lâfı mı olurmuş a canım ''yeni''nin ''eski''si henüz yerli yerinde dururken? Bugün Foça'daydım, ''eski'' ve de ''hakiki'' olanında yani:) Her zamanki gibi; çok güzeldi ve bıraktığım yerdeydi. Ege'nin o derin ve çokkk serin tuzlu mavisi kırık kemiklerime de gayet iyi geldi vallahi...

Buranın eski halini de hatırlayanlardanım, harika bir butik otel olmuş. Her tarafı ayrı zevk, her detayı ince bir estetik taşıyor. Benim gibi ruhunda ''eskicilik'' olanlar için biçilmiş kaftan. Sahipleri de çok şeker insanlar, yolunuz o tarafa düşerse uğrayın, kalmasanız da arka avlunun serinliğinde bir kahve falan için, mekânın kıvırcık tüylü Golden köpeciğini sevin, ruhunuza iyi geleceğinden eminim...

Çok şık bir butik otel olduğundan fiyatları ortalamanın üzerinde, zaten birkaç odası var. Oda-kahvaltı sistemiyle hizmet veren bu otelde, eskiyle yeninin dostça el sıkışmasından doğan muazzam uyum enerjisi içinde kafa dinlemek mümkün. Kapısı denize açılan 1891'den kalma bir binadır. Meraklısına tavsiye ederim...

Ve Çarşı Lokantası... Bilhassa vejetaryen ziyaretçilerin yüzünü güldürecek, temiz, düzenli, lezzetli ev yemeklerinin taze olarak sunulduğu bir mekân. Fiyatları ortalama, kalite süper. Döner, kebap çeşitleri, lahmacun, pide, pizza, çiğ köfte gibi her tarafı işgâl etmiş yemek çeşitleri satan dükkânlar arasında inci gibi parlıyor zaten, hemen seçiliyor ve çağırıyor sizi. Bu çağrıya kulak verip bu mütevazı lokantaya girerseniz pişman olarak çıkmayacağınızı garanti ederim, orası net...

Liman Caddesi boyunca sıralanan yapıların çoğunun kapısında 1800'lü tarihler görürsünüz Foça'da, şaşırmayın. Genellikle aslına uygun şekilde restore edilmiş eski evler adım başı sıklıktadır, bilhassa kapılarına aşık olduğum bu güzelim yapıların önünde yörenin karakteristik süs bitkileri daima bulunur, begonviller, yasemenler, hanımeliler, sakız sardunyaları, ıtırlar. Ve yüreğini açıp dinleyenlere eski günlerin hatıralarını anlatır bu eski kapılar, eski yapılar. Dilerim daha çoook yaşasınlar...
 
Foça'daki eski Osmanlı Mezarlığı'nı Prof. Dr. Sn. Ömer Özyiğit vasıtasıyla daha yakından tanıma fırsatı bulmuş ve İzmir'e ilk geldiğim sene özellikle gidip ziyaret etmiştim. Ömer Hoca ve ekibi tarafından hassasiyetle çalışılıyor ve envanter çıkarılıyordu o sıra, ödeneğe ihtiyaç vardı, çok zahmetli ve zaman alan bir işti. Epey uğraşmış ama sürekli bir sponsor bulamamıştık:( Bugün yeniden ziyaret ettim mezarlığı, eski haline göre çok daha düzenli, derli-toplu ama sağda-solda hâlâ üzerinde envanter numarası olan mezar taşları vardı. Hepsi yerine yerleşememiş olmalı, gene de eski perişanlığı, dağınık hali yoktu, buna sevindim:) ''Ne söylerler, ne bir haber verirler...'' diye mırıldanarak Foça'nın eski zamanlarına tanıklık etmiş ve çoktan göçmüşlerin ruhlarını selâmladım, her birinin ayrı hikâyesi olan mezar taşları arasında hüzünlü bir gezgin olarak yeniden dolandım...

Ve son olarak; Salı günleri Foça'nın ''eski'' kısmında pazar kuruluyor. Her nevî taze sebze-meyve yanında giyim eşyası da satılan bu pazara tatilciler/turistler kadar çevre köylerden de epey ilgi var. Bilhassa domates ve taze fasulyeler pek lezzetlidir, birkaç kilo alınız, bağbozumu zamanı da üzümlerini tatmadan geçmeyiniz derim. Bağarası tarafından geçecekseniz, bu ufak beldenin ''Çiçek Fırını''na muhakkak uğrayın ve çeşit çeşit halis odun ateşli fırın ekmeklerinden beğendiklerinizi seçin, evinize, eşinize-dostunuza götürün. Yol kenarındaki çeşmeden de su içmeyi, hâttâ yanınızda varsa bir bidon doldurmayı da ihmâl etmeyin, çeşmenin suyu şeker gibi maşallah:) Foça-İzmir arasındaki yol güzergâhında ''Reyna Müzikhol'', ''Gazino Pullu'', ''Taş Bar'' gibi eğlence çağrışımlı yerleri sık göreceksiniz, ''Allah'ın kel tarlasının orta yerinde ne alâkadır bu yâhû?'' diye düşünmeyin hiç, zira bu ahırdan bozma görünümlü berbat yerler çiftçi/köylü erkekleri keklemek amacıyla oralara yerleştirilmiştir. 3.sınıf pavyonların ıskartaya çıkmış personeli yardımıyla buralarda ''meraklısı'' olanlara gayet kazık fiyatlardan alkol satılmakta, kalitesi malûm bir kısım ''sanatçılar'' (!) da müzik icra etmekte, sözde eğlencenin dibine vurdurmaktadır... derler, biz gitmedik, diyenlerin yalancısıyız yani:) Bu arada; mezarlığın arka tarafındaki bir hurdacıda kapının önüne atılmış eski bir döküm kuzine gördüm ki, vay anam vay! Taşıma imkânın olacak, muhtemelen hurda demir fiyatına alacaksın, atacaksın sağlam bir bir zımpara, boya-moya istemez, kuracaksın mutfağın orta yerine, atacaksın içine zeytin odunlarını, var ya... Neyse:) Ben aklımın bir tarafını orada bırakacak bir şey muhakkak bulurum zaten gittiğim her yerde, yıkılmış odaları içinde incir ağaçları bitmiş eski evler mi dersiniz, ziyaret edeni kalmamış mezarlıklar mı, hurda kuzineler mi, yaşlı balıkçı kedileri mi? İşte vaziyet böyleyken böyle...

Ek ve de dip: Ben Ankara'dan almıştım son gidişimde, mikrofiber kumaştan yapılma, çok ince, kadife gibi yumuşacık ama akıl almaz bir su emici yapısı var, çok çabuk kuruyor ve özel katlama sistemi&lastiği sayesinde ufacık olup pıt diye sırt çantanıza atılıveriyor. Çok pratik, çok kullanışlı ve benimki elbette mor:) Kocaman plaj havlularını yanınızda taşımaktan, ıslanınca ağırlaşmaları, bir türlü kurumayışları, kılları-tüyleri vs.den usanmışsanız icabında pareo olarak da kullanılabilen şu alternatife bir göz atıverin derim. Eski Foça'nın Reha Midilli Caddesi tarafındaki iskelelerden birinde mor mikrofiber havlusuyla güneşlenen birini görecek olursanız eğer, bilin ki o benim:) Haa, unutmadan,  bir de şuranın verandasında kucağında miskin bir Foça kedisiyle oturup kitap okuyan kızıl saçlı? Evet, evet, doğrudur, tam isabet, aynen:) 

11 Temmuz 2013 Perşembe

Aloo,sesim geliyür mü Moskova?:) Увидимся

 
Vallahi hiç niyetim de yoktu aslında ama, yazılarımı teee Moskova'dan büyük bir bağlılıkla fena halde düzenli takip eden okurumla Kızıl Meydan'da buluşup bir kahve içmek için kalkıp gidesim geldi şu çoook sıcak yaz günlerinin tam orta yerinde:) Sözgelimi; bu sabah 07.48'de girmiş ilk, ardından 09.32 ve hemen ardından 09.56'da yeniden dalmış ''Uygunsuz Vaziyet''e kendisi, hep aynı yazı üzerinden yapıyor girişini de, ''Mendil Verem mi?'', ilginç, değil mi?

Oraya-buraya-şuraya gitme plânlarım hep olmuştur kafamda, seyahâti severim lâkin, Rusya pek ilgi alanıma girmemişti şimdiye kadar, açık söyleyeyim. Gidenlerin hediye getirdiği malûm bebekler haricinde evimde de hatırlatacak şey yoktur, ya da yoktu demeliyim zira şimdi artık var:) Blog sayfamın takip istatistikleri için her bilgisayar başına geçtiğimde Moskova'nın neredeyse benim sayfadan başka birşey okumadığına inanasım geliyor yani, o derece. Takdir etmiyor değilim haaa, sakın yanlış anlaşılmasın, ben yazılarımı sadece Türkiye için yazmıyorum ki, bu benim adıma memnuniyet verici bir konu. Ve fakat; beni Moskova'dan adım adım takip eden değerli okurumdan ara ara yorumlar falan bırakmasını, muhabbeti sessiz izlemeyi bırakıp arada bir ses vermesini de rica ediyorum, mümkün olur ise memnuniyetim ziyadesi ile artacaktır. Sayfamı bu kadar sıklıkla ziyaret ve yakından takip eden okurumla inşallah tanışırız da, belki benim bu vesile ile Moskova'ya gitmeme de bahane bulunur:) En çok metrosunu merak ederim ben bu şehrin, soğuğu zaten dillere destandır, onunla gidince mecburen elbet tanışılır...

Yani diyorum ki; ''Aloooo, sesim geliyür mü Moskova? Geliyorsa bir ses verin hele oradan, alâkanıza müteşekkîrim hakikaten, severim istikrarlı okuru doğrusu. Yorum da bekliyorum ama arada bir, öyle bakıp bakıp kaçmayınız yani. Selâmlar uçuruyorum İzmir'den oralara, haydi Увидимся :)'' (Rusça ''uvidimsa''görüşürüz'' demekmiş...)

6 Temmuz 2013 Cumartesi

İyi fikir...

 
Çok derli-toplu, çok bakımlı, çok yeşil, çok serin bir Ankara idi gördüğüm, bilhassa İzmir'in delirtici sıcağından sonra derin ve serin bir nefesti adetâ, çok iyi geldi evet, her mânâda... Öğrencilerimle, arkadaşlarımla, sevdiğim insanlarla bir arada olmak, zaman paylaşmak, çaylar-kahveler eşliğinde muhabbetler etmek, uzun müddettir görmediğim dostlarla buluşmak hakikaten harikaydı:) Orman ve Su İşleri Bakanlığı'na yaptığım ziyaretten sonra bana sunulan hediyelik karton çantanın içinden bu bitki çayı kutuları da çıktı ki; bana göre bu diğer bütün yazılı/görsel vs. tanıtım çalışmalarının önüne geçebilecek kadar iyi bir fikirdi. Bu karışımın içinde neler yok ki? Defne, kuşdili, gülhatmi, adaçayı, ıhlamur, kekik, nane, melisa, mercanköşk, mersin, papatya gibi birbirinden şifalı ve hoş kokulu bitki aynı paketin içine girmiş, üstelik tamamı doğadan toplanmış, ormanlarımızın doğal zenginliği yani, en ufak bir katkı maddesi, boya ya da kimyasal içermiyor. Tadı ise zaten olağanüstü, bu karışımı içmek ormanların olanca tazeliğini, güzelliğini, tertemiz havasının, suyunun, toprağının şifasını yudumlamak gibi, muhteşem! Bakanlığa gelen konuklara çay, kahve ve diğer sıcak ya da soğuk içecekler yanında ''orman çayı'' denen bu karışım da sunuluyor ve içenler tarafından çok beğeniliyor. Ülkemizin orman varlıklarının tanıtılması ve değerlendirilmesi adına gerçekten çok iyi fikir, bazen bir paket bitki çayıyla bir sürü kitap, afiş ya da broşürden çok daha fazla şey anlatabilirsiniz insanlara, Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile Orman Genel Müdürlüğü'nü özellikle bu hoş uygulama için tebrik ederim. Bardak poşet çay haricinde kekik, biberiye, defne, ıhlamur, kuşburnu, adaçayı gibi bitkilerin ayrı ayrı ufak poşetlerde bulunduğu bir hatıra bitki paketi daha yapmışlar, onu da çok sevdim, bagajdaki karton çantadan yükselen mis gibi ferah koku uzun müddet ben nereye gidersem oraya ve neticede İzmir'e, evime kadar geldi, iyi ki geldi:) 

Sahip olduğumuz ama bazen unuttuğumuz doğal varlık ve zenginlikleri hatırlatırken, bildik sıcak içecek alışkanlıklarına farklı ve de çok şifalı bir alternatif sunan bu uygulama gelişerek devam eder dilerim. Ayrıca; başta daimî yol arkadaşım, değerli meslekdaşım Sn.Fatih Öznur olmak üzere, Ankara'da bulunduğum süre içinde beni adetâ elleri üzerinde taşıyarak ağırlayan, görebilmek için özel zaman ayıran, arayan, soran, gelen, bulan tüm dostlarıma, arkadaşlarıma, sevdiklerime muhabbetle teşekkür ederim. 35 dakika ile başlayıp bir saate çıkan bir rötarla Ankara-İzmir uçtum ve evime saat 03.00'e doğru ancak girebildim. Dolayısı ile biraz dinlenmeye ihtiyaç duyuyorum. Ankara'ya dair daha anlatacaklarım var ama, şimdilik bu kadar OLsun, herkesin hafta sonu istediği gibi OLsun:)

25 Haziran 2013 Salı

Hatırlıyoruz...



Sekiz sene evvel kanseriyle elele tutuşarak buralardan gitmeyi seçen sevgili Kâzım, hep ışıklarda yürü güzel kardeşim...

18 Haziran 2013 Salı

GEZİ'den dönen düşünceler ve...


Aklımızı ''GEZİ''ye (!) göndermiştik mâlûm, bu sebepten yazılar şu sıralar en popüler ''mikro-blog'' olan Twitter'a kaymıştı, makro-blog ikinci plânda kaldı, doğrudur. Gezi olaylarıyla alâkalı fikirlerimi Twitter hesabımda süreç boyunca mütemadiyen paylaşmış olduğumdan burada yinelemiyorum çünkü artık hakikaten yoruldum ve sıkıldım! Sadece benim fikirlerime çok yakın duran iki yazıyı paylaşmakla yetineceğim. İlki budur, ikincisi de bu. Yeterince açık olduğu kanâatindeyim...

Yukarıda gördüğünüz küçük ve mütevazı bir semt parkı, Hindistan'ın başkenti Delhi'de, Nizamuddin East bölgesinde bulunan, tertemiz, sakin, sessiz ve yemyeşil bir park. Ona denk geldiğimizde hava kararmak üzereydi, çimler ve rengârenk çiçekler henüz sulanmıştı, kocaman ve çok kalabalık bir başkentin göbeğinde sessiz, sakin, yeşil, kuş cıvıltılarıyla dolu bir vaha gibiydi. Hemen ayakkabılarımızı çıkardık ve ıslak, serin çimlerin üzerinde akşam yogası yaptık. Gezi Parkı'ndan başlayarak memleketin geneline yayılan olaylar müddetince hep Hindistan'daki bu küçük parkı düşündüm, sessizliğini, güzelliğini, içindeki insanların sükûnet ve huzurunu, orada yoga yaparken hissettiklerimi... Belki de bir nevî yara bandı oldu bu uzak ve ufak parkın hayâli çalkalanırken düşüp yaralanan düşüncelerime, belki de oraya sakladım yorulan fikirlerimi, bu parkın bir köşesindeki adını bilmediğim bir ağacın dibine, bilemiyorum. Gerisi bende kalsın...  
 
Ve; bütün ülkeyi huzursuz eden, dalgalandıran olaylar sürerken akıllara sık sık gelen ve köşe yazılarında yer eden isim oldu tabii Mahatma Gandhi, bir evvelki yazımda da anlatmıştım zaten. Yukarıda gördüğünüz, Delhi'deki son günlerini geçirdiği Birla House içinde yer alan çok mütevazı yatak odası, alçak ayaklı tek kişilik ahşap karyola ve üzerinde gayet sade beyaz dokuma çarşaflı ince bir yatak, bir de basit yastık, hepsi bu... Başka en ufak bir süs, şatafat, zımbırtı yok, öyle halılar, perdeler, örtüler, aynalar falan, yok. Hepsi bu. Olaylar müddetince çok sık aklıma getirdiğim ve uzun uzun yazdıklarını okuduğum Gandhi'nin Delhi'deki mekânında epey uzun bir çekim yapmıştım. Lâkin; görevlilerin kameramı kapatmamı rica ettikleri bölümde kapattığımı zannederek meğer açık bırakmışım ve kayıt devam etmiş. Tamamen sehven gerçekleşen bir gizli kamera olayı yani! Kayıttan o bölümleri çıkarmadım çünkü fonda bazı açıklamalar var ve bu haliyle daha doğal. Şimdi bütün dünyaya ''pasif direniş''in ve ''sıfır şiddet eylem''in nasıl yapılacağını göstermiş olan bu ruhanî liderin ayak izlerini takip ederek Gandhi Smriti'deki turumuzu tamamlayalım. Buradan buyrun lûtfen... Gitmiş, gezmiş kadar OLun:)

6 Haziran 2013 Perşembe

Hayatım mesajımdır...


Yeni Delhi'de bulunan Gandhi Smriti/Birla House, Hindistan'ın ve dünyanın unutulmaz liderlerinden Mohandas Karamchand Gandhi'nin hayatının son günlerini geçirdiği ve suikaste uğrayarak sonsuzluğa uçtuğu yer. Burada dünyanın en başarılı interaktif müzelerinden biri var aynı zamanda, gerçek bir tasarım harikası sayılan bu müzenin bir galerisinde karşımıza Gandhi ve her ikisi de henüz 13 yaşındayken evlendiği eşi Kasturba Makhanji çıktı. Ellerimizi göğsümüz üzerinde birleştirerek ''namaste'' dedik ve selâmladık onları...

Hayatını dünya barışına, insanlığın refahına ve şiddetsizliğe adamış bu büyük insanın 78 yaşında, silahlı bir saldırı sonucu ölmüş olmasına insan inanamıyor hakikaten! O'nun kaldığı evden son kez çıkıp, torunlarının koluna girmiş şekilde yürüyerek katettiği yolda, adımlarını takip ederek yürümek ve saldırıya uğrayarak öldüğü yere ulaşmak... Benim için unutulmaz bir deneyimdi, Hindistan seyahâtimin en önemli ve etkileyici ziyaretlerinden biriydi. Bu mekândaki enerji halen Gandhi'nin karakteri gibi; sakin, huzur dolu ve çok derin. Hayatının son bulduğu bu yerde hâlâ dolaşıyor sanki, olan-biteni çoktan affetmiş şekilde ve gülümseyerek...

Çok fazla özlü sözü var ama, ben en çok bunu seviyorum. Tersini de söylemiş aslında, lâkin tüm dünya bu şekliyle bilir: ''Hayatım mesajımdır... (Ve mesajım da hayatımdır.)''
Bu kadar net, sade, açık bir ifadeyle özetlemiş yani. Bilhassa ülkemin içinde çalkalandığı şu günlerde çok sık anıyorum Gandhi'yi, yalnız da değilmişim meğer, benden başka hatırlayanlar da varmış, ne güzel:) Onurlu ve şiddetsiz bir direnişin sembolü olan bu incecik, zayıf adamdan alınacak ne çok ders var, hâlâ... Gandhi Smriti/Birla House videoları YouTube'a yüklenmekte, tamamlanınca ekleyeceğim. Ondan önce, benim basamağa ayağımın takılışıyla sarsıntılı bir şekilde ara verilen ''Hümayûn Türbesi''nin 2. bölümünü  tamamlayalım derim. Tamamen şiddetsiz bir sivil mücadele nasıl olurmuş, öğrenmek için buraya da bakabilirsiniz. Selâm OLsun bu örnek insana, yeniden ve daima...

(Gandhi'nin son kez yürüdüğü yoldan öldürüldüğü yere doğru, buradan lûtfen, buyrun...)

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Kırılma noktası...


Bugün akşam saatlerinde beraberliğimiz sona erdi onunla, zaten başından sonu belli olan bir ilişkiydi, ayrılıkla biteceğini herkes biliyordu. Bu nedenle fazla zorlanmadık ve vedalaşarak yollarımızı ayırdık. Hayırlısı OLsun, başka ne denir ki?..


23 Nisan 2013 günü, spor salonunda geçirdiğim kazadan bu yana hayatımın her kademesinde mecburen benimle olan alçım bugün çıkarıldı, 34. günde nihayet birbirimizden özgür kaldık, şükürler OLsun:) Sağ elimi ve parmaklarımı eskisi gibi kullanabilmem için biraz daha zaman gerekiyor. Şimdilik çok yabancıyız birbirimize, elimin halihazırdaki görüntüsü de öyle ama düzelecek elbette. Çok zorlu bir süreci atlatmama yardımcı olan herkese; aileme, dostlarıma, doktorlarıma, hocalarıma, öğrencilerime, evimde ve etrafımdaki saf ruhlara, içsel rehberlerime, koruyucularıma, güzel kitaplara, iyi filmlere ve hepsinin yaratıcısı olan Allah'ıma bütün varlığımla teşekkür ederim. Elimi ve bileğimi fazla zorlamamam gerekiyor bir süre daha, o nedenle uzun yazamıyorum ama, sevgili arkadaşım Batos için bir Yeni Delhi videosu hazırlamaktan geri kalmadım bu arada, devamı da gelecek olan başkent Delhi videolarının ilki için müracaat lûtfen buraya:) Artık alçısız ve özgür OLan ''Kırılma Noktası''ndan herkese sevgi ve selâmlarla...


17 Mayıs 2013 Cuma

Geçiyor..

 
Bundan üç hafta kadar önce, ambulansın sedyesinde en yakın hastanenin acil servisine yetiştirilirken, kan-ter ve tarifi müşkül acılar içinde tekrarladığım yegâne cümleydi: ''Bu da geçer Yâ Hû, bu da geçer...'' Çok zor bir deneyimdi evet, halen de devam ediyor ama geçiyor işte, ağrılar her gün biraz daha azalıyor, geçen her gün beni kurtuluşa bir adım daha yaklaştırıyor, yaşım kadar  gün kalması gereken alçıyla vedalaşma vakti yaklaşıyor:) Hem merak edenlere iyilik haberlerimi vereyim, hem bu vesileyle yeniden şükredeyim, hem de sevgili Baturhan Atabey'in çok özlemiş olduğunu tahmin ettiğim Hindistan görüntülerine kaldığım yerden devam edeyim istedim, canım arkadaşıma selâm OLsun:) Çok uzak bir coğrafyada,  ''mavi, mavi, masmavi'' bir çöl şehrine kuşbakışı bakmak için istikamet burasıdır, tüm dostlarıma sevgilerimle, en iyi dileklerimle ve bu zorlu süreçte yanımda OLan herkese tekrar kalpten teşekkürlerimle...

29 Nisan 2013 Pazartesi

Kol kırılır, yen içinde kalır... mı?


Yen konusunda bir fikrim yok ama, alçı içinde kaldığı kesin diyebilirim! Bir spor kazasıdır, evvelâ onu belirteyim, koşu bandından düştüm, yarın bir hafta olacak. Parçalı bir kırığım var, dirsek, kol ve parmaklarımdaki şişlik ve morluklar halen geçmedi ama geçecek tabii. Bugün klasik tip alçıya göre daha hafif ve konforlu sayılan plastik alçıya geçtik, daha önümde dört haftam var, sağ elimi özlüyorum, evet...
 
Şiddetli bir düşme, çarpma ya da travma durumunda kolunuzda bilezik, saat vs., parmaklarınızda da yüzük varsa eğer, ilk olarak onların çıkarılması gerekiyor... muş, sonradan öğrendik bunu. Kırılmadan hemen sonra elimin parmakları davul gibi şişti, acil serviste de yüzüklerin çıkarılması mümkün olmadı, dr.lar çok uğraştı ama ı-ıhhh! Bunun üzerine belediyeye haber verildi, itfaiye ekibi gibi bir ekip geldi, evet, evet, şaka değil, aynen öyle. Çok dikkatli bir operasyonla sağ elimin parmaklarında bulunan dört adet yüzük özel bir keski yardımıyla kesilip parçalanarak ancak çıkarılabildi. Ambulans, acil servis ve orada deneyimlediklerimi belki bir gün anlatırım, bir müddet tekrar o enerjilere dönmeyi istemem doğrusu. Şimdi iyiyim, bedenimin sağ tarafında, yani eril enerjiyi temsil eden tarafta gerçekleşen  bu çok sert travma deneyiminin içsel sebepleri üzerinde çalışıyorum hocalarımla beraber... Ve yavaşladım, evet, mesajı doğru okuyarak yavaşladım. Şimdilik söyleyeceklerim bunlardır, arayan, soran, gelen, yardım eden, yardımı olacak şeyler gönderen, uzakta olsa da yanımda olan herkese tüm kalbimle teşekkür ediyorum, sağolsunlar, varolsunlar. Sevgili Baturhan'a inat bir Hindistan yazısı daha yazmayı isterdim tabii ama, maalesef  elimin durumu buna müsaade etmiyor:) Artık tamamen iyileştiğimde devam ederim Hindistan'a, he he he:) Herkese selâm ve sevgilerle...

21 Nisan 2013 Pazar

कामसूत्र yani Kama'ların Sutra'sı :)


Hindistan'da aşk ve cinsellik onurlandırılan kavramlar, zaten ülke nüfusuna bakıldığında da bunun böyle olduğu anlaşılır zannediyorum:) Şaka bir yana; hakikaten çoğu Hindu tapınağının duvarlarında yukarıdaki gibi sahneleri gösteren fresk ve kabartmaları görürsünüz, hiç şaşırmayın. Aşk ve cinselliğin kutsal olduğuna inanılıyor ve bu kavramlar bu şekilde onurlandırılıyor. Ayrıca, bu sanat ögelerinin gençlerin cinselliği öğrenmelerine de yardımcı olduğu belirtiliyor. Daha detaylı bilgi için buraya bakılabilir ancak bilmelisiniz ki ''kama sutra'' asla bu kadar kısa anlatılabilecek bir şey değil. Turistler için çeşitli dillerde basılmış şık ''kama sutra'' kitaplarına hemen her yerde rastlamak mümkün ve bu en fazla satılan hediyelik denebilir:)

Udaipur-Jodhpur yolu üzerinde rastladığımız ağaçlarda asılı olan tuhaf şeylerin ne olduğunu Hintli şoförümüze sorup öğrendiğimizde durmasını rica ettik ve arabadan inip fotoğraflarını çektik. Bunlar her biri iri birer kedi büyüklüğünde olan yarasalar, gündüz uykusundalar, gece karanlık bastırdığında onların avlanma-beslenme-aktivite zamanları da başlayacak. Şoförümüz bunların kimseye zararı olmadığını, meyve-sebze ve bazı ufak böceklerle beslendiklerini, kimsenin de onlardan rahatsızlık duymadığını belirtti. Yaklaştığımızda biraz huzursuzlanan ve kanatlarını açıp kapatmaya başlayan iri yarasa kolonisini daha fazla rahatsız etmek istemedik, fotoğraflarını çekip onlara iyi uykular diledik ve yolumuza devam ettik...

Ranakhpur Jain Tapınağı hepimizi büyüledi, bizden önce de burayı ziyaret eden ve dünyanın dört bir tarafından gelen milyonlarca başka insan gibi. Yapımı elli seneden fazla süren ve beşyüz yaşında olan safî beyaz mermerden bir rûya gibiydi, her köşesi dantel dantel işlenmiş, emek, sabır, yetenek, estetik... Artık gerisini siz tamamlayın yani, muazzam, muhteşem, olağanüstü!..
 
 

Bu tapınağın giriş kapısında son derece sıkı güvenlik önlemleri var, muhafızlar tarafından neredeyse kılınızdan tüyünüze kadar aranıyorsunuz! İçeriye ancak kumaştan yapılmış çanta ya da sırt çantasıyla girebiliyorsunuz, bırakın meyve bıçağı, makas ya da çakıyı, tırnak törpüsü bile eşikten giremiyor, fotoğraf makinesi ve kamera için ayrıca ücret ödeyip bilet almalısınız, tapınak alanı içinde cep telefonu kullanmak yasak, ayakkabılar zaten çıkarılıyor, bunun yanında deri saat kayışı, kemer, cüzdan, kılıf ya da benzeri hiçbir şeyi içeri sokamazsınız, herhangi bir canlı türüne zarar verilerek ya da öldürülerek elde edilmiş hiçbir malzeme buraya sokulmuyor. Hanımlar ve erkeklerde giyim kuralları var, askılı, kolsuz blûz, mini etek ya da kısa şort, sırt ya da göğüs dekolteli, yırtmaçlı elbiseler vs. tapınak kurallarına uygun değil. Üzerinizde bu tarz bir kıyafet varsa ve gene de bu muazzam tapınağı gezmek istiyorsanız size kurallara uygun kıyafetler veriliyor. Kardeşimin ayağında gördüğünüz pantalon tapınak görevlileri tarafından verildi çünkü üzerindeki bermuda şort kurallara uygun bulunmadı:) Ayrıca; girişteki tabelâlardan birinde adet döneminde olan hanımların tapınağa girmemeleri, dışarıdan dolaşarak ibadet etmeleri ya da gezmeleri rica ediliyordu. Jainizm kurallarına göre kutsal alanlara kan, dolayısıyla da ölüm enerjisi asla sokulmuyor. İçerideki sunaklarda da sadece çiçek ve tütsü adanabiliyor, başka bir adak ya da kurban kesinlikle yok... 
 
 
 
Bu çok eski ve görkemli tapınakta dünyanın her tarafından gelen farklı din, dil ve milliyetlere sahip yüzlerce insanla birarada olduk. Kimi meditasyon yaptı, kimi bir köşede oturup kendi inancına göre dua etti, kimi guruların yönettiği mantra ayinlerine katıldı. Kimse kimseyi kınamadı, yargılamadı, zorlamadı ve en önemlisi dışlamadı. Ranakhpur Jain Tapınağı'nda bu mânada çok derin bir huzur ve muazzam yüksek bir enerji vardı. Sırf Hindistan'ın ve dünyanın en önemli, görkemli ve güzel tapınaklarından birini görebilmek için Udaipur'dan Jodhpur'a karayoluyla gitmeyi seçmiştik, iyi ki öyle yapmışız. Bu civara yolu düşecek olanların burayı muhakkak görmesini tavsiye ederek herkese mutlu Pazarlar dilerim:)

15 Nisan 2013 Pazartesi

''Yok anamın ketubası!..'' ve elveda:(


Bu eski belgenin ne olduğunu öğrenmek ve içeriğini anlamak için buraya tıklayınız lûtfen. Bizde olmayacak işler/durumlar/talepler karşısında ''yok anasının nikâhı artık!..'' denir ya, burada da benzer bir durum var, Musevîler aynı şeyi ''yok anamın ketubası!..'' olarak söylüyor. Bu röportaj 20.06.2012 tarihinde İstanbul'da yapılmıştı. İyi ki yapılmış...

Çünkü bu fotoğrafın bir benzeri asla çekilemeyecek artık, fotoğraftaki kişilerden biri geçtiğimiz Perşembe'yi Cuma'ya bağlayan gece, saat 01.30 sularında bu boyuta ''elveda'' dedi ve bir asırlık deneyimini tamamlayıp gitti...
 
Değerli İsak S.Şarhon; yüzüncü yaşı münasebetiyle kendisiyle yapılan son röportajda böyle gülümsemişti objektife ve kimbilir kaçıncı defa anlatmıştı dopdolu hayat hikâyesini... Yüz yaşına girdikten kısa bir süre sonra vefat eden İsak dedemiz 14 Nisan 2013 Pazar günü, eşi Sultana Suzi Şarhon'un yanında toprağa verildi. Başta kıymetli hocam Sami Şarhon olmak üzere bütün aile bireylerine başsağlığı diliyor, tanımaktan ve hikâyesine ortak olmaktan büyük mutluluk duyduğum bu sevgili  ''Türkiyeli öteki''yi şükranlarımla uğurluyorum. Daima ışıklar içinde OL İsak dede, güle güle...
Ek ve de dip: ''Ketuba'' Musevî çiftlerin dinî nikâhı kıyılmadan evvel düzenlenen bir nevî evlilik sözleşmesi, dinî nikâhların yasal düzenlemeler içinde yer almadığı durumlarda sadece vicdanî yaptırımı olan bir güvence denebilir. Kadının haklarını koruma amaçlı bir uygulama ama tabii belirtilen şartlara uyulursa. Evli çiftlerin evinde muhafaza edilmiyor bu belge, nikâhtan sonra kız tarafına veriliyor ve gelinin baba evinde saklanıyor. Çok süslü-püslü, sanat eseri niteliği taşıyan örnekleri de var. 

12 Nisan 2013 Cuma

Miras kavgasından turizm başarısına...

 

Hindistan çok geniş bir coğrafya, bu geniş topraklar vaktiyle eyaletlere bölünmüş ve her eyalet bir raca tarafından yönetilmiş. Bizim fink attığımız Rajasthan eyaletinin ismi de buradan geliyor ve ''racaların yurdu'' anlamını taşıyor. Bilindiği üzere; bu kocaman ve kalabalık ülkenin başına belâ olan şeylerden biri de ''kast sistemi''. Eyaletleri yöneten racalar, sokaktaki halktan çok çok üstün kabûl ediliyor ve racalık aile sistemi içinde yürüyüp devam ediyor... Muş tabii, şimdi artık öyle değil. Yani artık yönetim sistemi öyle değil, lâkin raca soyundan gelen aileler hâlâ büyük saygı görüyor ve isimleri yürüyor. Yukarıda gördüğünüz eski fotoğraflar, Jodhpur kentinde racalık yapmış aynı aileden kişilere ait...
 
Soylu raca ailesinin en genç üyelerinden biri, büyük büyük ve en büyük dedelerinin fotoğrafları önünde poz veriyor. Hotel Haveli Inn Pal çok eski ve muhteşem bir raca konağı aslında ama, mirasçıları onu turizm amaçlı kullanmaya karar verip otel haline getirmiş. Hayran kaldığımız bu bina  Pal ailesi tarafından 300 yıl önce inşa ettirilip kullanılmış. Aile içinde ondan ona geçen bina, en son yukarıda gördüğünüz genç adamın babasına ve amcasına kalmış. Fakat; kardeşler bir miras kavgasına tutuşmuş ve araları bozulmuş. Bunun üzerine binayı tam ortadan, görünmeyen bir sınır çizgisi ile ayırmışlar ve her ikisi de kendilerine ait olan tarafı otel olarak işletmeye başlamış. İlginç hikâye, değil mi?:) Şimdi işler kavgasız-gürültüsüz yürüyor, ailenin en genç fertleri de hem raca dedelerinin adını ve şanını, hem de turizm konusundaki başarılarını gururla devam ettirerek otelde çalışıyor. Raca ailesinin küs bireyleri hâlâ özel günlerde özel kıyafetlerini giyerek bir araya geliyor, törenlerde yanyana duruyor, düğünlere katılıyor ama haricî zamanlarda öyle pek sıkı-fıkı olmuyorlar. Bu arada; uzuuuuun ve şatafatlı isimlere sahip olan eski racaların isimlerinin sonu hep ''sahieb'' kelimesiyle bağlanıyor. ''Köleler efendilerine ne şekilde hitap ederler?'' sorusuna vereceğiniz cevap bu durumu ve Hindistan'daki kast sistemini de açıklayacaktır zaten. Neyse, haydi şimdi gelin, bu özel binanın odalarından birine girelim, bakalım neler göreceğiz?..

11 Nisan 2013 Perşembe

Şen OLa düğün, şen OLa:)

 
Hint usûlü düğün törenlerinin şatafatı, kalabalığı, süsü-püsü ve tabii gürültüsü, mümkün değil dünyanın başka bir yerinde olabilsin:) Bizde gelini ata bindirip gezdirirler ya, onlarda damat biniyor ata ya da file, düğünden bir gece evvel sokaklarda, caddelerde dolaşıyor üzerindeki pek şık düğün kıyafetiyle. İşte Jodhpur'da böyle bir düğün alayı da bizim nasibimize denk düştü, kaldığımız otelin terasından çektik, onlar ermiş muradına, hop dedik çıktık kerevetlerine:) 

9 Nisan 2013 Salı

Alis'in Bahçesi...

 
Bu fotoğraf Udaipur'dan Jodhpur'a giderken, yol üzerinde muhakkak ziyaret edilmesi tavsiye edilen Ranakpur Jain Tapınağı'nda çekilmişti. Enerjisi çok yüksekti ve olağanüstü güzel mimarîye sahip, 500 yıllık tarihî bir mekândı. Bu muazzam tapınakta bir meditasyon yaptım ve  uzaktaki-yakındaki tüm sevdiklerime, ihtiyacı olan tüm varlıklara niyet ederek, kanalı ve uygulayıcısı olduğum  ''Birlik Bilinci/Deeksha enerjisi''ni ana kaynağı olan bu coğrafyadan çoook uzaklara aktardım. Orası, iki sene evvel eğitimini ve sertifikasını aldığım ''Birlik Bilinci'' öğretisinin çıkış noktası olan ülke  Hindistan'dı, şimdi artık memleketimdeyim ve aynı çalışmayı bu kez katılımcılarla birlikte gerçekleştirmek için yakında ''Alis'in Bahçesi''ndeyim:) BİR'liği hatırlamak,  ortak bilinçle farkında OLmak üzere, şimdiden bütünün en yüksek hayrı için diyelim... 

6 Nisan 2013 Cumartesi

Kokular,renkler,tatlar...


Udaipur'da, evlerin damlarında ''papadum'' yapıp kurumaya bırakan kadınlar... Çeşitli bakliyatın (mercimek, nohut vs.) kazanlarda kaynatılıp koyulaştırılmış püresiyle veya unuyla yapılan bir nevî katık bu, kuruduğunda kraker ya da cips gibi kıtır kıtır oluyor. Hamur halindeyken yuvarlak kesilip şekil veriliyor ve bezler üzerinde güneşe serilerek kurumaya bırakılıyor. Hem atıştırmalık, acı soslara banmalık, hem de bazen ekmek yerine yemeklerin yanında kullanıldığını gördük. Halk pazarlarında naylon torbalar içinde hazır yapılmışları da satılıyordu ama, çoğunluk evinde kendisi pişirip kurutuyor. Zaten Hindistan'da evlerin damları, terasları da mutfak alanına dahil, çoğu mutfak işi orada hallediliyor... 

Udaipur'un başarılı genç aşçısı Rupa'nın bizler için iki dakikada hazır ediverdiği uydurma tatlı:) Bisküvi tozu, sade sütlü dondurma ve kakaolu sostan ibaret. Hafif ve lezzetliydi, dondurmada da pek az şeker vardı, sevdik...

Muhteşem kokuyordu, ön plânda limon-portakal benzeri bir narenciye tonu vardı, arka plânda ise türlü oryantal-egzotik çiçek tonu dans ediyordu. Ne çiçeği, ne bitkisi olduğunu bilemedik ama, o koku hafızamıza işlendi...

Mumbai-Udaipur arasını Air İndia ile katettik ve bu Hint işi uçak içi ikramı da görüntüledik. Çok az şekerli, tarçınlı-karanfilli-kakuleli bir dilim kek vardı, folyoya sarılı ve sıcak halde ikram edilen bu şeyi ise ağzımıza attığımızda kulaklarımızdan duman fışkırdı! Çok baharatlı, çok acı ve çok tahıllı bir karışımdı, biraz da yağlıcaydı. Zaten folyo paketler açılır-açılmaz bütün uçağın içi kesif şekilde bu baharat karışımından kokmaya başladı. Hintlilerin severek yediği ve tadına aşina olduğu bu şeyi biz pek sevemedik, kek, çay ve suyla durumu idare ettik...

Bu yeşil papağanlar bizdeki güvercin ya da serçeler gibi Hindistan'da, ortak yaşam alanlarının doğal kuşları olarak serbest vaziyette uçuyorlar ortalıkta. Jodhpur'da kaldığımız otelin terasındaki  fıskiyeli havuzu sık sık ziyaret ettiler, kimse onları yakalayıp kafeslere tıkarak satmayı falan düşünmüyordu. Bizim ülkemizde olsalardı diye düşünecek olduk bir ara ama sonra hemen bundan vazgeçtik! Mutlu ve özgür papağanların suyla dansını onları rahatsız etmeden, uzaktan izledik...

Hindistan baharatsız düşünülemez, baharat alış-verişi  ise şakaya gelmez, araştırmadan, sormadan hareket ederseniz turistik kazıklar yemeniz çok mümkündür. O nedenle baharat ve çay alınacak yerlerin iyi araştırılması, referanslarının incelenmesi mühimdir. Açıkta satılanlarda hijyen problemi  olabilir, kapalı olanlarda ise ülkenize döndüğünüzde tatsız sürprizlerle karşılaşabilir, kazıklandığınızı çok sonra anlayabilirsiniz. Bu nedenle; Jodhpur'dan yapacağımız baharat alış-verişini tesadüfe bırakmadık, alış-veriş yapacağımız yeri bilerek gittik, aradık, bulduk. Dükkânın sahibi Selâm Müslüman bir genç adam, baba mesleğini gene babadan kalan dükkânda devam ettiriyor. Burada baharatlar kapalı ambalajlarda satılıyor. Selâm bizlere sahte safranla hakikisini nasıl ayırdedebileceğimizi uygulamalı şekilde öğretti, baharat türlerini tanıttı, nerede ve ne şekilde kullanılacağını uzun uzun anlattı. Çarşı içinde yer alan Mohanlal Verhomal isimli bu dükkânda bizlere, karışımı gözümüzün önünde elde hazırlanan hakiki masala çayı ikram edildi, olağanüstü bir lezzetteydi. Neticede genç baharat taciri Selâm'ın bizden iyi para kazandığını söylemeye lüzûm var mı?:) Baharatlarından ve çayından çok memnun kaldık, doğru yerden alış-veriş etmişiz gerçekten, teşekkürler...

El yapımı hakiki tütsü dükkânı... Dünya kadar farklı koku, baş döndüren bir atmosfer ve pahalı fiyatlar! Gerçek tütsüyle ucuz örnekleri arasındaki farkları bize anlatan dükkân sahibine hak verdik elbette ama? Ufak şişelerde türlü çeşit esansın da satıldığı Jodhpur'daki bu dükkândan bir şey alamadan çıktık zira seçtiğimiz iki-üç paket tütsünün fiyatını da pazarlıkla değiştiremedik, satıcı pazarlığa hiç yanaşmayan tok satıcı örneğiydi ama dükkânının kokusunu zihnimizde götürmemize bir engel yoktu nasılsa:)
 
Tepedeki muzazzam Mehrangarh Kalesi'nin burçlarından, Hindistan'ın Rajasthan eyaletinin en büyük şehirlerinden biri olan Jodhpur'a bakış... Burada çöl iklimi hakim, geceleri şiddetli rüzgâr ve kum fırtınaları çıkıyor, gündüzleri çok sıcak. Kentin evleri genellikle aynı tondaki maviye boyanmış olduğundan Jodhpur'a ''blue city'' de deniyor. Ve konu Hindistan olunca, anlatacak şeylerin de sonu gelmiyor:) Devamı var tabii, daha çoook şey var anlatıp gösterecek, izletecek, her şey sırasını bekliyor... 

1 Nisan 2013 Pazartesi

Mutfakta biri mi var?:)


Taze zencefil, misket limonu ve bal... Bu üçlü Hindistan'ın hemen her köşesinde, farklı bileşimlerde ama mutlaka karşınıza çıkacaktır. Sabah kahvaltısı ve akşam yemeği de dahil, Hindistan'da sudan sonra en fazla tükettiğim içecek bu oldu. Poşet haldeki çakmalarına itibar edilmemeli, içinde kocaman taze zencefil dilimleri yüzen, bol limonlu ve az ballı, tamamen elde hazırlanmış olanları tercih edilmeli. Hafif yakıcı tadıyla çok faydalı bir metabolizma ateşleyicisi, boğaz temizleyicisi, üstelik gayet midevî...

Ara öğünlerimden biri, bildiğimiz meyve salatasından farkı içinde taze ananas ve mango dilimleri de bulunması. Ananas ve mango çok bol bulunan, ucuz ve dolayısıyla herkesin tüketebildiği meyveler Hindistan'da, bilhassa mango ağaçları her tarafı kaplamış durumda. Mangonun kuruyunca kenarları dantel gibi kıvrılan, ince-uzun yapraklarını iplere dizip tapınaklarda süsleme unsuru olarak da kullanıyor Hintliler. Ananas ve mango suyu da sevilen içecekler arasında, hiçbir katkı maddesi yok, tamamen doğal, sokakta sıkılıp satılanların üzeri kara sinek dolu ayrıca:)

Pirinç ve mercimek; bu ikisi olmasaydı Hint mutfağı hayli yoksul kalırdı herhalde. Bilhassa mercimekten yapılan ve bir millî yemek diyebileceğimiz ''dhal''ın olmadığı sofra yok gibi. Hafif koyu kıvamlı ve çok bol baharatlı mercimek çorbası olarak düşünülebilir, bu benim de en sevdiklerimdendi. Pilav çeşitleri zaten her mönüde mevcut, olmazsa olmaz yani...

Baharat ve soslar olmadan bu bakliyat ve sebze yemekleri acaba bu kadar lezzetli olabilir miydi? Sanmam. Hint mutfağının sihri de burada saklı zaten, bir tutam baharat, az sarmısak ve biraz da acı sosla gayet yavan görünen bir yemek tamamen kılık değiştiriyor, baş döndüren bir kokuya ve lezzete kavuşuveriyor...

Yağ meselesi soruluyor bana sık sık, hayır, sanıldığı gibi zeytinyağı kullanmıyorlar. Zeytin yetişmiyor ki ülkede zaten, zeytinyağı saça ve cilde sürülmek üzere bir nevî ilaç olarak, ufacık şişelere doldurulmuş vaziyette ayurvedik ilaç satılan dükkân raflarında görülebiliyor, o kadar. Bu gördüğünüz yemekler ''ghee'' denen bir nevî sade yağla pişiriliyor. Zaten Hint mutfağında aşırı yağlı, salçalı yemek yok, tamamen baharat ve sos zenginliği üzerine kurulu bir mutfak anlayışı bu. Gerisi de bildiğiniz sebze ve bakliyat, et, balık, tavuk Hindu tarzı mutfaklarda yok çünkü, yumurta, süt ve süt ürünleri hariç başka hiçbir hayvanî gıda türüne rastlamanız mümkün değil. Gittiğimiz yerlerden bazılarında turistler için tek-tük tavuk çeşitleri bulunduruluyordu, balık ve kırmızı ete ise hiç rastlamadık mönülerde...
 
Şiparişinizi verirken kaldırabileceğiniz baharat ve acı miktarını belirtmezseniz, önünüze iştah kabartan bir koku ve görünümde gelen yemeğin ilk kaşığını ağzınıza attıktan sonra muhtemelen kulaklarınızdan duman çıkacak, gözünüzden de yaş fışkıracaktır! Bu nedenle, biz hep ''medium/orta'' ölçüde ısmarladık yemeklerimizi, bu bile Hintlilerin ''az''ına tekabül ediyor, ona göre düşünmekte fayda var. Sonuç olarak; sebzeyle aranız iyi değilse , Hindistan'a gitmeniz tavsiye edilmez. Meyvelerden ve hafif sütlü tatlılardan değil de, ballı-şuruplu-hamurlu tatlılardan hoşlanıyorsanız, ı-ıhh, gene tavsiye edilmez. Öyle bir tatlı anlayışları yok zira, aslında tatlı anlayışları yok. Kek, pasta, kurabiye falan gibi şeyleri pek bilmiyorlar, pastane diyebileceğimiz dükkânlar da ancak büyük kentlerde tek-tük mevcut. Ekmek fırını falan da yok Hindistan'da, bizim anladığımız mânada ekmek tüketmiyorlar çünkü. Arapçada da aynı anlama gelen ''nan'' (bilhassa sarmısaklısı ve peynirlisi muazzam oluyor) ve ''çapati'' denen Hint usûlü ekmekler müşteri sipariş ettiğinde taze olarak pişirilip sıcak sıcak sofraya getiriliyor. Sipariş etmediğiniz takdirde yemeğe katık edebileceğiniz herhangi bir ekmek türü servis edilmiyor. Bizdeki yufka ekmeğine ya da lâvaşa benzeyen türler de var. Hindistan'da herkes kendi ekmeğini, evinin ihtiyacına ve damak zevkine göre kendisi pişiriyor anlayacağınız, kadınların sabahları ilk işi ekmek pişirmeye koyulmak oluyor bu nedenle. Genellikle evlerin damlarında yakılan ateşler ve üzerine yerleştirilen saçlar olağan sabah görüntüleri yani...
Hijyen şartları gözetildiği takdirde Hint mutfağı çok sağlıklı, lezzetli ve muhteşem bir mutfak, basit sebzelerden, sıradan bakliyat türlerinden muazzam lezzetler yaratılıyor hakikaten. Bu lezzetlerin asıl sihirbazı olan Hint baharatlarının  hikâyesini ise daha sonra anlatacağım. Şimdi; hepimize mutlu haftalar OLsun diyelim, Nisan'ı da hoşgeldin diyerek pembe yanaklarından öpelim:)