25 Kasım 2013 Pazartesi

Benim sadık yarim kara topraktır...

Film neyse ne de, dizi izleyicisi olmak emek isteyen bir konu hakikaten, devamlılığı var çünkü, birkaç sezona yayılabiliyor. Daha uzun soluklu bir izleyicilik gerektirdiğinden, sizi baştan kavramayan, hikâyesine katmayan bir diziyi sonuna kadar izleyebilmenin mümkün olmadığını yarım bıraktığım dizilerden biliyorum. Meselâ; ''Leyla ile Mecnun'', bir heves başladım ama baktım ki izlemek adına zorluyorum kendimi, akmıyor, yürümüyor ilişkimiz, bir yerde bir tıkanıklık var, 3.bölümden sonra izlemeyi bıraktım. Mümkündür, başkalarının çok beğenerek müdavimi olduğu bir dizi sizi kavramaz, ısınamazsınız, dokular uyuşmaz. Hâlbûki ''İşler-Güçler''de tam tersi olmuştu, onu da ekranda eş zamanlı izlemedim, sonradan başladım ama öyle bir tutkunu oldum, o diziden o kadar zevk aldım ki, sona ereli epey olmasına rağmen hâlâ ara ara dönüp eski bölümleri izlediğim oluyor, tamamen bir uyumlanma meselesi bu bence…
''Six Feet Under'' aslında eski bir dizi. 2001-2005 yılları arasında televizyon ekranlarında olmuş. Ülkemizde de  CNBC-e'de yayınlanmış. Ben ailemize bir nevi sinema danışmanlığı yapan sevgili Oğuz Aksoy'un tamamen bana özel tavsiyesi üzerine (Handan eminim bu diziyi çok sevecektir, ona çok hitap eder) internette bulup geçen sene izlemeye başlamıştım. Oğuz gene çok haklıydı, daha ilk bölümüyle beni hikâyenin içine başarıyla alan ve her bölümünü ayrı bir hayranlıkla izlediğim bu diziyi değil yarıda bırakmak, dün gece geç saatlerde son bölümünü izlerken artık bitiyor olmasına hayli üzüldüm:( Dizi karakterleriyle organik bir bağ kurmuştuk sanki, şimdi onlar olmadan hayatım biraz eksik mi olacak ne, öyle gibi…
Dizide elbette bizim kültürümüze pek uymayan, o yılların Amerikan toplumunun çürük-çarık taraflarını işaret eden detaylar var, ne bileyim, işte ailenin çocuklarının arada marijuana kullanması, eşcinsel ilişkiler, bazen orantısızlaşan seks ya da şiddet vs. ama, dizi aslında muazzam bir psikolojik çalışma, insan ruhunun aydınlık ve karanlık ne kadar tarafı varsa onları didik didik etme, adetâ hallaç pamuğu gibi atma, sınırları, kalıpları darmadağın etme gibi işleri büyük bir başarıyla yapabiliyor. Üstelik bütün bunları yaparken çıkış noktası da hayat değil, tam tersinden başlıyor işe, ölümle… Evet, Six Feet Under'ın her bölümü farklı bir insanın ölümüyle başlıyor ve olayların akışı bunun üzerine kurgulanıp oturtuluyor. Gerçekten çok ilginç ve etkileyici, öyle-böyle değil yani.
Oyuncular da, tıpkı senaristler gibi son derece başarılı. Peter Krause, daha sonra Dexter'ın yıldızı ve de kanser olacak olan Michael C.Hall, Frances Conroy, Lauren Ambrose, bilhassa hayranı olduğum Freddy Rodriguez, Mathew St.Patrick ve Rachel Griffiths ana rolleri paylaşıyorlar. Michael C.Hall ailenin eşcinsel oğlu David rolünde tek kelimeyle harikalar yaratıyor. Sonradan evleneceği zenci sevgilisi Keith'le olan inişli-çıkışlı ama aşkın hiç kaybedilmediği ilişki, bu aşkı paylaşanların iki erkek olduğunu zaman zaman unutturuyor izleyene, o kadar güçlü, o kadar sahici. Bu arada; David'i oynayan Michael C.Hall ile sevgilisi Keith'i canlandıran Mathew St.Patrick'in çekimler boyunca milyon kere öpüştüğünü ve birçok kez yatağa girdiğini düşünürsek, bu iki oyuncunun işinin diğerlerinden hayli zor olduğunu anlamak çok da güç sayılmaz sanırım. İkisi de olağanüstüydü, hakikaten…

Yapımcılığını Alan Ball'un üstlendiği ''Six Feet Under'', hâlâ gelmiş-geçmiş en iyi Amerikan dizilerinden biri olarak görülüyor ve Golden Globe'dan Emmy'ye kadar birçok TV ödülünü de kucaklamış. 5 sezonda toplam 63 bölümle izleyiciye hitap etmiş, dizinin web sayfasına göz atmak isteyenleri buradan alalım lûtfen, buyrun…

Dizinin ufak-tefek ama çok başarılı Latin cenaze onarıcısı Federico Diaz'ı canlandıran Freddy Rodriguez'e bilhassa bayıldığımı tekrar ifade etmek isterim:) Zaman zaman köy kurnazı, bazen hınzır, haşarı, öyle çok tahsilli-mahsilli değil lâkin yetenekli, gelenekçi, dindar ama aslında çok duygusal ve iyi yürekli bir adamı canlandırıyor Rodriguez dizide, özellikle iki oğlunun anası Vanessa'yla ilişkisi, onu aldatması ve sallanan evlilikleri sürecindeki tutumları izlenmeye değer. Çok sevdim…

Bu genç adam ise dizinin belkemiği gibi bir şey, ailenin büyük oğlu Nathaniel Fisher JR. rolünde çok göz kamaştırıcı bir Peter Krause izliyorsunuz. İnsan olmanın neredeyse bütün iyi ve kötü taraflarıyla yüzleştiriyor seyirciyi Nate karakteri. Sonunda da hem ailesine, hem de ekran başındaki izleyiciye en sağlam tokadı o vuruyor zaten çok ani ölümüyle, ansızın kopan bir tesbihin taneleri gibi oraya-buraya dağılıyor herkes, şoke oluyorsunuz! Nate'ın kimliğinde aşk, ihtiras, tutku, zaaflar, hasarlar, her türlü sorgulama, yüzleşme, acı, sert deneyimler, isyanlar, dağılıp sonra tekrar toplanmalar ve insan olmanın bütün gerçekleri dökülüyor önünüze, seç-beğen-al hesabı. Zannediyorum Krause'nin canlandırdığı bu karakter dizinin en sevileni aynı zamanda, herkes onun yaşadıklarında kolayca kendi hayatından kesitlere rastladığından olsa gerektir…

Dizinin en karmaşık ve hasarlı karakterlerinden Brenda ile Nate arasındaki ilişki başlıbaşına incelenmesi gereken bir olay, bu iki insanın çok fırtınalı aşkları sonunda evliliğe gidiyor olsa da, netice izleyeni hayretten koltuktan düşürecek kadar beklenenin dışında! Senaristler çok başarılı karakter tahlilleri yapıyor ve bu iki insanı zaman zaman ayırıp başka insanların hikâyelerine katsalar da, yollarını bir şekilde ve gene birleştiriyorlar ama?.. E hepsini de burada anlatmayayım şimdi canım, değil mi ya?..

Ve sadede gelirsek; ''şu an sevdiğiniz her kim ve ne varsa hepsi ölecek…'' ana düşüncesinden beslenen ve ölüm üzerine hayatlar kuran bir hikâye içinde, hepsi birbirinden çok farklı ama aslında çok da tanıdık insan karakterleri aracılığıyla yüzünüze tutulan bir aynaya bakıyorsunuz ''Six Feet Under''ı izlerken. Diyebilirim ki; her bölüm ayrı bir psikiatri seansı, her bölüm sizi bir kademe daha tekâmül ettiren bir spiritüel çalışma, her bölüm farklı bir ilişki ve aile terapisi, daha fazlası da söylenebilir ama uzatmak istemiyorum. Dizinin bölümleri internette halen mevcut, bu konulara meraklı olanlar biraz vakit ayırarak izleyebilir ve çok da fayda görürler, orası garanti. Bana çok şey ekledi, bilgime, fikrime, zihnime… Umarım her izleyecek için de öyle OLsun. Tekrar teşekkür ederim sevgili Oğuz Aksoy, şimdiye kadar tavsiye ettiğin hiçbir şey şaşmadı, sen bu işten çok iyi anlıyorsun, tebrikler+evliliğinde mutluluklar:) Ve unutmayın millet, bu dünyanın illüzyonuna sımsıkı tutunmak beyhûde, neticede hepimiz yerin birkaç metre altında, bildiğiniz kara toprağa bırakılacağız ve sonra herkes gidecek… Six Feet Under yani, arada bunu hatırlatın kendinize, e mi?:)

18 Kasım 2013 Pazartesi

Disiplin nedir ki?..

Disiplin nedir ki? İnandığına uygun bir dünyada var olmak için ısrarlı ve niyetli olmak değil mi? İnandığına uygun bir iç ve dış dünyayı yaratmak için var oluşla hizalanmak arzusu değil mi?. Disiplin nedir ki? O başıboşluğun, koyvermişliğin, umarsızlığın, duyarsızlığın tam zıddı değil mi?. O, varoluşa duyarlı olmak, evrensel ahengi gözetmek ve parçası olmak için niyetli olmak değil mi? O inandığınla yaşadığın arasındaki farkı zarafetle görmek ve bununla yüzleşmek için gereken dürüstlük değil mi? Disiplin nedir ki? O içimdeki özgürlük ve büyüme dürtüsüne sahip çıkma iradesi değil mi? O yetişkin bir insan olarak var oluşumun sorumluluğunu alma ve kendi yoluma gitme iradesi değil mi? Ve disiplin bu iradenin önünde kendimden başka kimsenin olmadığını anlayacak arı bir farkındalığa kavuşmak özlemi değil mi? Disiplin yetişkin ve olgun bir varlığa dönüşmek için, zıddını yaşamayı seçtiğimi anlamayı başaracak denli kendi haleti ruhiyemi fark etmek değil mi?.. Ve disiplin, içine doğduğum dünyanın bana sunduğu meydan okumalara cevap vermek, meydan okumayı kabul etmek iradesi değil mi? Disiplin bunlar değilse nedir?..

Hürriyet KALALI

Ve bu noktada değerli Hürriyet Kalalı hocadan ben devralırım sözü, insanın ''öz''ünü ortaya çıkarma yolundaki içsel yolculuğunun en önemli prensibidir belki de disiplin derim. Yani inanacaksın, inancın onun-bunun-şunun söylediklerine ve yorumlarına bağlı olmayacak, yüzleşeceksin, kıvırmadan, oran-buran oynamadan, kısaca egonun ağzına bir tane çakıp adam gibi olanından bahsediyorum, kendinin her ''hâl''ini bilecek, farkında OLacak ve deneyimleyeceksin. Başkalarından ve dış yargılardan bütünüyle sıyrılıp, en hakiki mürşidin olan  kendine çevireceksin pusulanı, kendine içinden bakacaksın daha evvel göremediklerini görmek için… Yol uzun, deneyimler bazen sert, çetin, olacak elbette, üzerinde yaşadığın planetin gerçekliği bu, kabûl etmeyi paşa paşa öğreneceksin. İşte sen bu disiplin içinde ''tek başına'', ''yalnız'' yürümeyi becerdiğinde, bunun niçin bu kadar önemli/değerli OLduğunu da zaten kendiliğinden anlayacaksın. Bilmem anlatabildim mi?..:)

7 Kasım 2013 Perşembe

Kehanetler-mehanetler :)

Bugün ilk kez bir ''internet televizyonu''nda canlı yayın konuğu oldum. Bu gezegendeki yol arkadaşlarımdan değerli ruh kardeşim Sevgi Alis Yıldırım'ın her hafta Perşembe günleri Ben TV'de sunduğu ''Alis'in Kehanetleri'' programında içimizden geldiği gibi söyleştik, saklanmadan, gizlenmeden, apaçık, OLduğumuz gibi, neysek o OLarak… Bizim için çok keyifliydi, umarım sizler de seversiniz:) Bütün kalbimle teşekkür ederim, hem emek verenlere, hem de zaman ayırıp izleyen ve içselleştirenlere…

Oraya buradan gidebilirsiniz...

28 Ekim 2013 Pazartesi

Askıda kalanlar...

Canımın eskisi kadar sık blog yazmak istemeyişini, eskisi gibi bir sorumluluk algısıyla sorun etmiyorum artık… Yazmak, tıpkı konuşmak gibi bana yaratıcım tarafından lûtfedilmiş bir yetenek ve ben bunu canım her istediğinde zaten yapabilirim, şu aralar canımın istemiyor olması bir problem değil yani. Başka bir bakış açısı ise şu; daha kısa şekilde zaten hergün yazıyorum ve gözlemlerimi, düşüncelerimi paylaşıyorum insanlarla, Twitter dünyanın en popüler ''mikro-blog''u ve ben onu kullanmayı seviyorum. Yani bunlar bütünüyle bana bağlı konular, istersem blogu toptan kaldırırım, bambaşka bir blog sayfası üzerinden yazmaya devam edebilirim ya da etmem, bütün eşyamı toplayıp tamamen Twitter'a geçerim ya da geçmem, referans kriterim tamamen ''canımın istemesi''

Aklımda olan birkaç şey varken hazır, onları yazayım da ne aklımdan uçsunlar, ne de askıda kalsınlar. Yazmak sabitlemenin bir yolu aynı zamanda, mâlûm, söz uçuyor çabucak…

* Mesleğimde bunca seneyi tamamlayıp emekliliğimi de doldurmuş olmama rağmen, halen işimi keyifle ve saygıyla yapabiliyor olmak cidden bir armağan, bunun farkındayım. Dün gerçekleştirdiğimiz Manisa programından evvel, kuliste giyinirken bunu yeniden hissettim, ben işini çok severek kendisi seçmiş ve halen o mesleğe devam eden şanslı bir insanım, bu harika bir şey hakikaten, şükürler OLsun…

* TRT'nin yetiştirdiği ses ve saz sanatçılarının eline su dökebilmek pek öyle kolay bir iş değildir. Bu sebepten; hiç lüzûmsuz tevazu olayına girmeden denebilir ki, Türkiye'de spikerin ve sanatçının en iyilerini daima TRT yetiştirmiştir. Konservatuarlardan mezun olan genç insanların ısrarla TRT'ye girmek istemeleri, bunun için defalarca sınavlara katılmaları tesadüf değildir. Dün sahnedeki arkadaşlarıma baktım da; hem ses, hem sazlardan işe aynı yıllarda başladığımız insanlar artık daha şişman, daha göbekli, daha beyaz saçlı, çok daha olgun ve hepsi mesleğinin doruk noktasında. Gencecik, çok taze hevesli insanlar olarak başladığımız mesleklerimizde büyüdük, yıllarla daha da ustalaştık ve lezzetlendik. Ölenlerimiz oldu, emekli olup gidenlerimiz, ama bunca yıl sonra hâlâ karşılaştığımızda sevgiyle sarılıyoruz birbirimize, bağlama üstadı sevgili Hulki Rıza İpek ''Sesini çok özlemişim ya Handan'cığım, ağzına sağlık…'' diyor programdan sonra, gümbür gümbür sesli Türk Halk Müziği sanatçısı can Osman Kalay, benimle aynı zamanda düşüp aynı yerden kırdığı sağ kolunu gösteriyor, ''bak, bileğim dönmüyor eskisi gibi, tabii yaşlandık da artık!'' diyor,  Mehmet Ali Çakar'la o uzuuuuuun gece programlarını hatırlayıp gülüşüyoruz falan… Onları hâlâ ben takdim ediyorum, onlar hâlâ çok güzel çalıp söylüyorlar. Ustalara saygı yani, bu konuda tevazu gerekmiyor…

* Manisa'nın Osmanlı İmparatorluğu zamanında o kadar önemsenmiş olması ve şehzade sancağı olarak onurlandırılması boşuna değil diye düşündüm dün, kocaman bir dağa sırtını yaslayıp eteklerini de ovaya sermiş, emniyetli, sağlam, güven duygusu veriyor insana. Yeşili bol maşallah, yolları düzenli, kent temiz, derli-toplu, eli-yüzü düzgün. Paçoz İzmir'den sonra insana gayet iyi geliyor doğrusu, ''valla yaşanır burada'' dedirtiyor insana. ''Ama orası küçük şehir tabii, bik bik bik…'' diye türlü bahaneyle konuya atlamasın kimse, terliği ağzının ortasına yer mazallah, ha bu konuda hassasum daaa!!!

* Türkülerimizin çoğu ''örtülü erotik'', böyle çaktırmadan erotik göndermeler saklanmış türkülerin içine:) Dün bizimkiler sahnede Manisa türkülerini çalıp söylerken ben de sahne arkasında keyifle dinledim her zamanki gibi, arada ''amaneyyy!'' dediğim kimi türküler oldu ne yalan söyleyeyim, sonra kendi kendime gülümsedim. ''Açıver açıver cepkenini, elmas gerdan görünsün…'' gibi meselâ, ya da ''Çok güzeller gandırdım bir oyalı yazmaylan…'' İnsanda ''Abi durun ya, napıyosunuz siz hele kurban olduğum, hani marjinal bizdik?!!''  hissi uyandıran bir dolu güzelim türkümüz var, böyle çaktırmadan, ince ince:) Hey gidi Anadolu'm benim…

* Sevgili Efsun Bingöl, bana göre bırak sesini-mesini, asıl çok başarılı bir oyuncu olan Yavuz Bingöl'ün kız kardeşidir ve benim teee en genç yüzümü boyamaktan başlayıp halen de boyayan TRT İzmir TV'nin makyözlerinden biridir. İddialı, koyu renkleri severdi Efsun, dün kuliste makyajımı yaparken bir taraftan da muhabbet ettik, neyse, sıra ruja geldi. ''Ya Efsun'' dedim, ''ışıklar ters geliyor bazen, açık renkler böyle sanki hiç yokmuş gibi görünüyor, bak ben şu ruju getirdim yanımda, iyice koyu renk, bunu sürelim, ha?..'' Ruju alıp açtı, baktı Efsun ve ''ı-ıhhh…'' dedi beni şaşırtarak, ''bu kıyafeti ve yüzünü boğar, çok koyu bu, olmaz, pembe ton kullanalım…'' Elindeki paletten pembe tonlarla bir karışım yaptı ve bir ressam edasıyla boyadı dudaklarımı, ''gene de beğenmezsen sileriz…'' deme inceliğiyle. Haklıydı, daha güzel oldu. Uzun yıllar bir arada çalışmanın getirdiği bir şeydir bu sanırım, adına da halk arasında ''tecrübe'' diyorlar:) Teşekkürler Efsun'cuğum…

Gibi gibi işte… Her geçen gün biraz daha büyütüyor bizi, donatıyor, bir şeyler ekliyor varlığımıza ve artık gerekmeyenleri de eksiltiyor. Bunun farkında OLmak da iyi tabii, gayet iyi, böylece insan kendini daha FAZLA, daha ÇOK hissediyor...

17 Ekim 2013 Perşembe

Sözün zehri...


"Evde kedi, köpek beslemekle hayvansever olunmaz. Hayvansever dediğin benim gibi koynunda yılan besleyecek..." Küçük İskender

-İki cümleye sığdırmış, yıkıp geçmiş, katlayıp kenara koymuş mu? Koymuş...

13 Ekim 2013 Pazar

''Ada'' masaldır...


''Ada'' masaldır... Sizi ''evvelzaman''dan  alıp bambaşka bir zamana götüren, orada misafir eden bir masal. Hem ayıran, hem de birleştirendir ''ada''; sizi karşı kıyıya götürecek tekneye bindiğinizde ''anakara''dan ve ona dair herşeyden ayrılırken, aynı zamanda çok eski bir denizle birleşirsiniz zira... O ''evvelzaman''larda, bu turkuaz suların hakimiyeti için büyük deniz savaşlarına şahitlik etmiş adada şimdi artık sükûnet vardır, mevsim kuşları ve böceklerinin sesine ötelerden birkaç balıkçı motorunun patpatı karışabilir belki sadece, o kadar. Ve sonra tekne iskeleye yanaşır ve ''Kalem Adası'' hikâyesine yeni masal kahramanları eklemek üzere sizi karşılar. Ayak bastığınızda oraya aitsinizdir artık, bizzat kendi masalınız başlar...
Masallardaki adalarda korsanlar olur, ıssızlığa düşmüş insanlar olur, dünyayı o adadan ibaret sanan vahşî yerliler olur ya hep; ''Kalem Adası''nda bir parçası olacağınız masal bunlar gibi değildir, çok farklıdır. Burada, eski taşlardan yapılma yollarda yürürken dalından düşmüş zeytin taneleri yuvarlanacaktır önünüzden. Ege'nin cümle ağacı, bitkisi, çiçeği selâmlayacak ve yol verecektir size. Dalların arasında saklanan kuşlar kendi lisanlarınca ''hoşgeldin'' diyecektir. Ve hangi tarafına gidersiniz gidin, neresinde durursanız durun, önünüzü o çok eski turkuaz deniz kesecektir, zaten ''ada'' en çok da bu değil midir?..
 ''Kalem Adası'' da her ada gibi sizi keşfe yöneltir, içinizdeki merakı kışkırtır. İster yürüyerek keşfedersiniz onu, ister toprağa oturup gözlerinizi kapatarak, ya da isterseniz suya katarsınız varlığınızı, onunla bir olursunuz, hiç farketmez. Daha evvel bilmediğiniz, tanımadığınız şeyler keşfedeceğiniz kesindir. Belki içinizdeki huzurlu odayı buluverirsiniz, belki nefesiniz her zamankinden daha çok ferahlatıp genişletir göğsünüzü, zihninizin bütün karmaşasını suya bırakır, denizin tuzunda yıkayıp tertemiz edersiniz yorgun düşüncelerinizi, sonra da ''ada''nın rûzgârına asıp kurutur, yeniden doğmuş gibi hafiflersiniz, belki ağrılarınız-sızılarınız bile terkeder sizi, belli mi olur?..
''Kalem Adası'' siz sorarsanız konuşur, anlatır çok eski hikâyesini. Siz sormazsanız o da yormaz sizi, sessizce izler üzerindeki serüveninizi. Kaçmak isteyeni alıp kaçırır, saklanmak isteyeni saklar bir köşesinde, susmak isteyene hürmet eder ve susturur tüm sesleri, anlatmak isteyeni dinler, şarkı söylemek isteyene ise tüm sesleriyle eşlik eder. Geceleri ışık isterseniz gökyüzündeki yıldızları tek tek yakar sizin için, karanlıksa arzunuz gümüş ayı bulutların ardına saklar. İsteyene rûzgârla karışık yağmur, isteyene ışıltılı güneş sunar. Zamanı, mevsimi ve hikâyeyi siz seçersiniz. Unutmayın, bu sizin masalınız, burada herşey sadece sizin için ve siz öyle istediğiniz için var...
 Buradan geldiğiniz gibi gitmeyeceğiniz kesindir. ''Anakara''ya dönmek üzere tekneye bindiğinizde artık hiçbirşey eskisi gibi değildir, ''ada''nın defterine kaydınız düşülmüştür bir kere, ne siz onu unutursunuz, ne de o sizi unutur artık, ''Kalem Adası'' hatıraları daima özenle saklar belleğinde, sizi tekrar gördüğünde hemen hatırlar. Bütün ezberlerinizi ardınızda bırakmışınızdır giderken, zira ''ada'' ezberleri bozar...

 ''Ada'' masaldır ve masallar siz ne kadar isterseniz o kadar uzar...

Ek ve de dip: Dikili'de, Bademli Köyü'nün hemen karşısında bulunan Kalem Adası'na, baba mirası bu adada hakikaten çok özenilmiş ve her detayı titizlikle tasarlanmış ''Oliviera Resort''u kuran-hayata katan-yaşatan sevgili Dartar ailesi fertlerine, tesisin çok alâkadar ve zarif personeline, adanın kuşlarına, çok eski zeytin ağaçlarına, börtü-böceğine, Ege denizinin adayı kucaklayan billûr sularına, içinden geçen gümüş sırtlı balıklara, kırmızı deniz yıldızlarına, yaldız kabuklu midyelerine, tam karşıdaki Midilli adasını seyrederek yudumladığım ada kahvelerine, gece yürüyüşlerimde saçlarımı sıyırıp geçerek benimle şakalaşan ada yarasalarına, ayaklarımın önünden teker-meker yuvarlanan zeytin tanelerine, muazzam bir ihtişamla doğan ve batan güneşe, ada rüzgârına, dört günlüğüne benim sevimli evim olan Begonvil dubleks odama, bilhassa sabah erken saatlerde eşsiz bir hazla yoga-meditasyon yaptığım ufak terasıma ve buraya dair herşeye teşekkür etmek isterim. Hayatımın en dinlendirici, en keyifli tatillerinden biriydi, gene geleceğim, tabii herkes gittikten sonra, her zamanki gibi:)

Kalem Adası'nda çektiğim diğer fotoğraflar için şuradan buyurabilirsiniz...

5 Ekim 2013 Cumartesi

Şükür kavuşturana...



Bu kapıdan içeri kaç defa girdiğimi hatırlamıyorum, İstanbul'da yaşarken içim her daraldığında  Beşiktaş'a iner, Çırağan Caddesi'nden yukarı sapan o dik yokuşu tırmanır ve bu kapıdan içeri adım attığım an derhal ferahlar, hafiflerdim. Daha sonraları içimin daralmasını beklemeden, hemen her Cuma gider oldum, orada tek başıma, saatlerce hiç konuşmadan tefekküre daldığım çok olmuştur. Bu defa da havanın tersliğine hiç aldırmadan, yağmura pabuç bırakmadan ''ölmediğim takdirde muhakkak gideceğim'' demiş olduğum mekânın kapısında durup yeniden kavuşturana, kendime verdiğim sözü tutturana şükrettim. Hakikaten çok ama çok özlemiştim...
 
 


O'nun mübarek kapısı hiçkimseye kapalı olmamıştır şimdiye kadar, buna sadece farklı dinlerden olanlar değil, insan türünden olmayan ''öteki'' varlıklar da dahildir, bilenler bilir. Bu makamdan hiçbir varlık kovulmaz, geri çevrilmez, madem ki medet umup varmışlardır bu kapıya, içeri alınacak ve korunup kollanacaklardır. Bu yüzlerce yıldır böyledir. ''Beşiktaşlı Yahya Efendi'' makamının bahçesindeki bu manzaralar bilenleri hiç şaşırtmaz bu yüzden, hâttâ türbeden çıkanların kapı önünde pabuçlarını giyerken bacaklarına sürünen türbe kedilerini okşayıp sevmesi bir nevi adettendir:) Hayli geniş olan mezarlıkta dolaşırken, çok eski mezar taşları arasından sizi gözetleyen kediler ve köpekler görebilirsiniz, çoğu da insana ve ilgiye alışıktır zaten, bu mekânın sınırları içinde kimsenin onları incitmeyeceğini bilmenin verdiği güven ve huzurla, ziyaretçilerin düzenli olarak getirdikleri yiyecek ve bağışlarla yaşar gider bu canlar, bu dergâhın manevi iklimine sığınmış tertemiz saf ruhlar, günahsızlar...

 
O benim çok eskiden tanıdığım bir dost gibidir, ne vakit kapısını çalsam hep orada, aynı yerdedir ve ne beni, ne de kapısına varan başka hiçbir kimseyi geri çevirdiği görülmemiştir şimdiye dek... O'nun bulunduğu kubbenin altı benim için ''makam-ı mukaddes''tir, tüm varlığımla orada OLmayı, o huzur ikliminde diz çöküp oturmayı ve gözlerimi kapatıp O'nunla konuşmayı hep çok sevmişimdir. Gene buluştuk hamdOLsun, kavuşmanın heyecanı içinde içeri girerken beni oraya götüren arkadaşıma ''tam bir saat...'' demiştim, ''bir saat sonra gelip alabilirsin buradan beni''. Ben saat tutmadım, saate falan da bakmadım ama, kapıdan çıkıp iyice artan yağmurun altında beni bekleyen araca bindiğimde arkadaşım ''evet'' dedi, ''tam da söylediğin gibi, bir saat kaldın içeride...'' Bilemiyorum, ben orada zamanın dışındaymışım gibi hissediyorum kendimi, sanki orada zaman donuyor, ne çok hızlı, ne çok yavaş, başka bir ritm var o sınırlar içinde. Bazen uyuyorum, ne kadar sürdüğünü bilmediğim bir uyku bu, sonra ansızın uyanıyorum falan, tuhaf yani, anlatması zor. Bildiğim; bu mekânın enerjisinin çok yüksek olduğudur, defalarca tecrübe ettiğim için söylüyorum, burada ibadet etmek insana bambaşka bir haz verir, bu mekânda vakit geçirmek hayatla ölümün ahenkli kardeşliğini öğretir, ruhu temizler, sakinleştirir, dik egoların başını eğdirip adam eder, frekansa girebileni ise tam mânâsıyla müptelâ eder, bir defa ziyaret etmek yetmez, artık her fırsatta hep gelmek, burada, bu sükûn ve huzur içinde bulunmak istersiniz. Kendimden biliyorum. Bu ziyaretimde yaşadığım çok özel bazı ''hâl''leri ise sadece en yakınımdakilere anlattım, bir de Allah biliyor, bu yeter zaten. ''Hâl ehli'' OLanlar bilsin, kâfidir...
İstanbul'a yolunuz düşerse eğer, hani vaktiniz de müsait olursa diyorum, Çırağan Caddesi  üzerinden Ortaköy istikametine giderken sol tarafta bulunan ''Yahya Efendi Sokağı''na giriniz, o hayli dik yokuşu yavaş yavaş, nefeslene nefeslene tırmanınız, çok geçmeden dergâhın kapısına varacaksınız. İstanbul denen o güzelim şehrin en müstesna manzaralarından biri önünüzde uzanırken siz bambaşka bir zaman boyutuna adım atmış olacaksınız zaten, gerisi artık sizin ruhunuza kalıyor, ben tam bir teslimiyet halini tavsiye ederim naçizane. Bırakın bu ''makam-ı mukaddes''in eşsiz enerjisi varlığınızı sarıp-sarmalasın, yıkayıp arıtsın, kâinatın muazzam dengesi ile hizalasın sizi. Yaradanın ''OL'' emrine tam bir teslimiyet içinde itaât ederek ANda ve orada OLmayı tecrübe edin hele bakalım, bir müddet evvel girdiğiniz o kapıdan çıkarken artık aynı kişi olmayacağınızı rahatlıkla söyleyebilirim size...

Ve netice itibarı ile; kalbimin en derinlerinden bir nefes gibi şu cümle yükseliyor şimdi semâya: ''Şükür kavuşturana, şükür o tanıdık aşk ile yeniden buluşturana...'' 

20 Eylül 2013 Cuma

Lìnea/ Çizgi...


Yukarıdaki fotoğrafta benim alâka göstermekte olduğum çiçekli ağaç bir ''alev ağacı'', Kıbrıs'ın delirtici güneşi altında çatlamış asfalt yolun ortasına kadar genişlemiş, çiçek yüklü dallarını hiç sakınmadan uzatmış. Sakınacak bir durum yok, bu yoldan ne gelen var, ne de geçen. Bu sebeple bizim ağaç keyfinden devleşmiş adeta, gidebildiği kadar gitmiş maşallah! Ona kimse engel olamaz, dallarını dilediği kadar uzatabilir yolun ortasına doğru çünkü bu ''alev ağacı''nın bulunduğu bölge Kıbrıs'ın en stratejik noktalarından biri olan Maraş. ''Ayşe tatile çıktı''ğından bu yana kapalı olan, BM denetiminde ve hâlâ çok tartışmalı bir bölge yani. Gazimağusa'ya doğru yola koyulduğumuzda göreceğim için en heyecanlı olduğum yer de denebilir buraya. Nedeni açık; buraya öyle herkes elini kolunu sallaya sallaya giremiyor, özel bir izin gerekli. Bu izin bizim için önceden alınmıştı ve Maraş'a bu sayede girebildik. Kıbrıs sorunu içinde önemli bir pazarlık konusu olan bu bölgede Türk askeri yanında BM görevlileri de bulunuyor. Demir kapılı bir nizamiyede bir süre bekletildikten ve araç denetlendikten sonra bölgeye geçişimize izin veriliyor. Issız caddelerde ilerlemeye başlayınca anlıyorsunuz bir hayalet şehir içinde olduğunuzu ve bu insanı tuhaf bir şekilde acıtıyor...

Muhteşem yapılar, bahçe içinde çok güzel evler, mağazalar, büyük ve lüks oteller, gece klüpleri, kilise, aklınıza ne gelirse var burada ama? Önemli birşey eksik Maraş'ta: hayat! Kıbrıs Barış Harekâtı'ndan bu yana bomboş ve insansız olan Kuzey Kıbrıs'ın en güzel yerlerinden biri artık ölü bir bölge, yaşamıyor, kimsecikler yok sokaklarında, caddelerinde. Senelerdir el sürülmeyen binalar hayalete dönüşmüş, panjurlar sarkmış, boyalar solup kavlamış, sıvalar dökülmüş, camlar kırılmış, bahçeler viran olmuş. O vakitler inşaatı süren dev otel tamamlanamamış, demirleri iskelet halde duruyor öylece, pencereleri çürük diş boşlukları gibi. Bazı evlerin kırık camlı pencerelerinden solmuş, yırtık perdeler sarkıyor, arada çıkan esintiyle uçuşuyorlar. Bahçe demirleri paslanmış, bir zamanların o çiçekli, ağaçlı, hanımeli ve yasemin verandalı ferah bahçelerinde şimdi dikenler, yabanî otlar oturuyor, insan elinin ve varlığının tüm izleri silinmiş. Artık ne ince porselen fincanlardaki sütlü beş çayı kokusu var, ne keyifle donanmış sofralar. Çıt yok ortalıkta, arada arsız bir martı çığlığı ya da sanki rüzgârlı,derin bir iç çekiş, işte o kadar. Eskiden ünlü artistlerin, zengin ve tanınmış kişilerin malikaneleri varmış burada, biri de İtalyan aktrist Sophia Loren meselâ. Zamanında son derece hareketli, canlı bir tatil, alışveriş, eğlence ve ticaret merkezi olan Maraş yapayalnız şimdi, rüzgâr metrûk binaların boş pencerelerinden, açık kalmış kapılarından geçerek hüzünlü bir ıslık çalıyor, burada insanın canı tuhaf bir biçimde yanıyor, hani nasıl desem; insan sanki burada canlı olmaktan utanıyor...

''Alev ağacı''na yasak yok; o bütün sevinciyle çiçek çiçek gülümsemekte. Ne dalını koparacak bir çocuk eli var artık, ne de budağını kesecek tek bir insan. Maraş bölgesinde özel izinle girilmiş olsa dahi araçtan inmek ve hele hele fotoğraf çekmek kesinlikle yasak ve bilinir ki ben yasakları sevmem. Bir süreliğine araçtan indim ve yanına gidip ağaçla konuştum. Gölgesi geniş ve serin bir şemsiye gibi kucakladı beni, kırmızı bir hoşluk içinde ''merhaba'' dedim ona. ''Anlaşılan sana yasak yok ha?'' dedi dallarını sallayarak, ''hoşgeldin o zaman''. ''Bırak yahû'' dedim, ''ağaçla selâmlaşmanın yasağı mı olurmuş? Ben sana merhaba demek için indim, iznin olursa bir iki de fotoğraf belki. Ne dersin?'' Çiçeklerini hışırdattı alev ağacı, bir süre düşündü. ''Valla o kadar uzun zamandır yok ki hayatımda böyle şeyler, ne desem şimdi sana? Bir zamanlar burada insanlar, sesler, ışıklar vardı, ben de buradaydım. Tabii o vakitler bu kadar geniş ve büyük değildim. Çizgi çekildikten sonra herkes gitti, eski dostlar gene burada tabii, kuşlar, böcekler, kertenkeleler, artık sizler yoksunuz sadece, hayat devam ediyor.'' Sonra dallarını yeniden sallayıp çiçeklerini titretti, ''e hadi çek bakalım'' dedi, ''buraya kadar gelmişsin madem, seni mi kıracağım?'' Alev ağacı bana poz verdi, altına girip serin kırmızlığını, karşısına geçip derin genişliğini, burnunun dibine kadar yanaşıp güzel çiçeklerini çektim. ''Çabuk olsan iyi edersin'' dedi ağaç, ''birazdan düdük sesi duyulur, fazla oyalanma''. Fotoğraf makinemi çantasına yerleştirirken teşekkür ettim ona, elimi uzattım, dallarını uzattı, tokalaştık. ''Bu ıssızlık ne garip'' dedim, ''üzülüyor musun?..'' Yapraklarını yavaşça kımıldatıp ''ağaçlar stratejiden anlamaz'' dedi, ''burada artık sadece sizler yoksunuz, bize göre hayat devam ediyor. Bazen özler gibi oluyorum o sesleri, ışıkları ama fazla durmuyorum üzerinde, ağaçlar kökleriyle tutunur hayata, ben de buradayım işte, bir yere gidemem, istesem de gidemem. Böyle iyi, boşver, ama artık sen gitmelisin. Burada daha fazla kalamazsın, hadi git''... ''Pekâla'' dedim, ''teşekkürler bu kısa sohbet ve güzel pozlar için, sağol.'' Arabaya doğru yürürken başımı geri çevirip son kez baktım ona, dallarını telaşla sallayıp ''hadi, hadi git!'' dedi. Sonra gene eski halini alıp benimle hiç konuşmamış gibi başını gökyüzüne kaldırdı, belli belirsiz ıslık çaldığını duydum. Bu Maraş'lı güzel alev ağacının bana özel şifreli ''güle güle''siydi, ona yasak yoktu ama bana vardı! Dudaklarımın kıyısına yerleşmiş acı bir gülümeseme ile bindim arabaya, ''hadi'' dedim, ''artık gidelim''...
............................................

Bu yazı 16.07.2006 tarihinde, eski blogum ''Tırmık İzi''nde yayınlanmıştı. Maraş hâlâ orada, bıraktığım yerde ve nasıl bıraktıysam öyle, hâlâ yalnız, hâlâ insansız. 39 yıldır...

11 Eylül 2013 Çarşamba

Bulursanız öpün de başınıza koyun...

 O bütün dünyanın tanıdığı bir adamın eşiydi, onun kocası gibi bir adamla ömür geçirmek, hayat paylaşmak hem öyle herkesin kaldıramayacağı kadar müşkül bir iş, hem de her kadına nasip olmayacak kadar müstesna bir armağandı. Kocasından evvel veda ettiği dünya boyutunda hem bir eş, hem de bir yoldaş olarak hâlâ hürmetle hatırlanan bu vefalı kadının ismini çoğu kişi bilmez...
O; tüm dünyanın bildiği adıyla Mahatma Gandhi'nin eşi Kasturbai Makanji Gadhi'dir. Her ikisi de henüz çocuk sayılacak yaşta, daha 13'ünde iken başlayan evlilikleri gerçek anlamda ömürlerinin sonuna kadar sürmüştür. Kronik bronşiti olan Kasturbai hayatının neredeyse tamamını beraber geçirdiği ve yolunu paylaştığı o büyük adamın kollarında son nefesini verirken 74 yaşında idi ve kocası da, o da tutukluydu. Aynı yaşta olan bu iki insandan erkek olanı da dünya boyutunda fazla oyalanmayacak, yol ve hayat arkadaşını sonsuzluğa uğurladıktan dört sene sonra Delhi'de uğrayacağı suikastle özgürlüğüne ömrünü adadığı Hindistan'a ve zorlu hayatına veda edecekti...

Bu adam da bir Hintli, neredeyse bir senedir benimle gittiğim her yere geliyor, uyumadan evvel baktığım son şey onun o derin bakışlı gözleri ve belli-belirsiz gülümsemesi oluyor genellikle, muazzam bir huzur veriyor bana bu yüze bakmak. Belki de en çok bu sebepten, kendi hayat hikâyesini anlattığı ''Bir Yoginin Otobiyografisi'' hep başucumda duruyor. Bana çok şey ekleyen bir kitap bu, bu sebeple sık sık sayfaları arasına dönüp tekrar okumalar yapıyorum. Onu geçen sene şu şekilde  anlatmıştım, arzu eden dönüp yeniden okusun. İşte gene Paramahansa Yogananda'nın otobiyografisinde anlattığı Gandhi ile alâkalı bölümde rastladım eşine dair bilgilere. Diyor ki Yogananda: ''Birlikte geçirdikleri hayatın yarattığı yoğun dramda sakin bir kadın kahraman rolünü oynamış olan Kasturbai kocasını hapiste bile izlemiş, onun üç haftalık oruçlarına iştirâk etmiş ve onun sonsuz sorumluluklarından payına düşenleri eksiksiz olarak yerine getirmiştir.''

Beni asıl etkileyen ise, kocasına yalnızca eş olmanın çok ötesine geçmiş bu sade ve sadık kadının ona sunduğu şu övgü oldu:

''Hayat boyu arkadaşın ve yardımcı eşin olma ayrıcalığını bana sağladığın için sana teşekkür ederim. Sana cinselliğe değil, brahmaçarya-kendini kontrol etmeye dayanan dünyanın en mükemmel evliliği için teşekkür ederim. Sana Hindistan'daki hayati işin konusunda beni kendine eşit seçtiğin için teşekkür ederim. Sana vakitlerini kumar oynayarak, yarışarak, kadın peşinde dolaşarak, içerek ve şarkılar söyleyerek geçiren ve küçük bir çocuğun oyuncaklarından çabucak usanması gibi eşlerinden usanan kocalardan biri olmadığın için teşekkür ederim. Vakitlerini başkalarının çalışmalarını sömürerek ceplerini doldurmaya adayan kocalardan biri olmadığın için sana ne kadar müteşekkirim...

Tanrı'ya ve ülkene rüşvetlerden daha üstün bir yer verdiğin, inançlarına dayanan bir cesaretin ve Tanrı'ya karşı tam ve kati bir imanın olduğu için sana ne kadar müteşekkirim. Tanrı'ya ve ülkesine benden önce yer veren bir kocam olduğu için ne kadar müteşekkirim. Yaşam tarzımızda en büyüğünden en küçüğüne kadar yaptığın değişikliklere karşı söylenip isyan ettiğim zaman, bana göstermiş olduğun hoşgörü için sana minnettarım...

Genç bir kızken senin ailenin yanında kalmıştım. Annen yüce ve iyi bir kadındı, beni eğitti, bana nasıl cesur ve yürekli bir eş olabileceğimi ve kendi oğlu yani benim gelecekteki kocamın sevgi ve saygısını nasıl sürdürebileceğimi öğretti. Seneler geçip de sen Hindistan'ın en sevilen önderi haline geldiğinde, kocası başarı merdivenlerini tırmandığında bir kenara itilme ihtimâli olan kadınları üzen ve diğer ülkelerde rastlanan korkulardan hiçbirini hissetmedim. Biliyordum ki; ölüm bile bizi hâlâ karı-koca olarak bulacaktı...''

Büyülendim, evet, tek kelime ile büyülendim! Bir kadının eşine bunları söyleyebilmesi, yalnızca çok zor bir hayata gösterilen rıza olmanın, bir adamı ve onun baştan sade-gösterişsiz görünen ama öte yandan çok da görkemli hayat serüvenini kabûl etmenin fersah fersah ötesindeydi çünkü. Üstelik o hayat, hayli genç sayılabilecek bir yaşta birlikte edilen ''cinsel yaşamı terk ve hayat boyunca mülk-servet edinmeme'' yeminini de içermekte idi! Haydi şimdi etrafınızdaki o ''evlilik-miş'' gibi yapan misallere bir bakın bakalım, bakın da böylesi sağlam bir yol arkadaşlığının, böyle dağlar gibi bir ''eş''lik kavramının zerresini görebilirseniz eğer benim adıma da öpüp başınıza koyun onu, olmaz mı?..

31 Ağustos 2013 Cumartesi

Zor...


'İç huzurunu bulmak istiyorsan, evrenin genel müdürlüğünden istifa et...''
Larry Eisenberg

Zira; kutsal yaratıcı zekânın kurduğu ve tıkır tıkır işlettiği büyük sistemi mütemadiyen kontrol etmeye çabalamak sadece mutsuzluk ve hayâl kırıklığı getirecektir. Akışa güvenmeyen ve kendini ona teslim edemeyen insanın işi zordur doğrusu, hem de çok zor...

20 Ağustos 2013 Salı

Ozonlasak da mı saklasak?..


Tanıştırayım; bu bizim ozon jeneratörümüz. Veteriner klinikleri, küçük lokanta ya da pastane, butik otel, pansiyon gibi işletmeler, hava, su ve her nevi yüzey dezenfeksiyonunun gerekli olabileceği yerler için üretilmiş basit ama çok becerikli bir alet. Görevi olağan hava içindeki oksijeni kullanarak ozon üretmek. Sadece cüzi miktarda elektrik sarfediyor bu iş için, başkaca hiçbir sarf malzemesi, hammadde, özel donanım falan gerekmiyor ona, fişini topraklı bir prize takmak, zaman ayarını yapmak ve düğmesine basmak yeterli...

Üzerinde bir taşıma sapı var, oradan tutarak dilediğiniz her yere taşıyabiliyorsunuz. Ağır birşey de değil zaten, 3-4 kg. falan, hafif bir metalden yapılmış olduğu için taşınması gayet kolay...

Aletin arkadan görünüşü böyle, gördüğünüz gibi bir fan var arkasında, onun hemen altında görülen silikon hortumun takılı olduğu kısım ozon çıkışı, havayı temizlemek istediğinizde hortumu çıkarıyorsunuz. Bu silikon hortum ozonu belli bir yere yoğunlaştırmak ya da suya ozon  vermek istediğinizde kullanılıyor. Onu çıkardığınızda ozon, çıkış noktasından serbest olarak ortama salınıyor...

Silikon ozonun yapısına dayanıklı ve esnek bir malzeme olduğundan hortum silikondan yapılmış. Suya ozon vermek gerektiğinde, gazı suyun içine homojen şekilde dağıtmak için hortumun ucuna bir difüzör taşı takılıyor. Aletle beraber iki adet difüzör taşı gönderiliyor, bunlardan biri küre şeklinde, diğeri ise şişe ağzı, bardak vs. gibi dar yerlere uyması için silindir şeklinde yapılmış. Gözenekli bir taş bu, jeneratörü çalıştırdığınızda ozon gazı hortumdan geçerek difüzöre ulaşıyor ve gözenekler yardımıyla suyun içine dağılıyor...

Ben plastik bir kap kullandım size göstermek için, kova, şişe, bidon, bardak, kavanoz gibi birçok farklı kabı amacınıza göre kullanabilirsiniz. Ucuna uygun difüzör taşı takılmış hortumu suyun içine bırakıyorsunuz. Suyun dezenfeksiyonunda aletin su seviyesinden yüksekte çalışması gerekiyor zira aksi durumda hortumdan içine su kaçma riski var...

Suyun miktarına göre süreyi ayarlıyorsunuz, benim kullandığım kap kadar su için 10-15 dakika yeterli. Daha büyük kova ya da kaplarda en az 30 dakika ozonlama yaparsanız daha iyi olur. Aletin çalıştırma düğmesine bastıktan 5 saniye sonra otomatik olarak çalışmaya başlıyor ve su böyle gazoz gibi köpürüyor...
 
Suya ya da başka bir sıvıya ozon verilecekse düzenek bu şekilde olmalı, jeneratör yukarıda, hortum aşağıda. Ayarladığınız sürenin sonuna gelindiğinde alet otomatik olarak duruyor ve kabın içinde bol ozonlu suyunuz hazır oluyor. Bu suyla deterjansız temizlik yapabilir, dilerseniz çamaşır ya da bulaşıklarınızı yıkayabilir, bahçenizi, çiçeklerinizi sulayabilir, sebze-meyvenizi içinde bekletebilir, kesme tahtası, çatal-bıçak, tabak vs. gibi her nevi mutfak gerecinizi dezenfekte edebilir, yara ve kesikleri bu suyla yıkayabilir, evcil hayvanlarınızı yıkayıp silebilir, yani hijyen konusunda aklınıza gelen pek çok şeyi yapabilirsiniz. Yalnız; bunu biraz çabuk yapmalısınız zira suyun içindeki ozon uzun ömürlü değil, hiçbir kalıntı bırakmadan tekrar oksijene dönüşüyor, dolayısı ile ozonlu suyu kullanmadan hemen evvel elde edip bekletmeden kullanmak gerek. Ozonu gaz halinde kullanacaksanız böyle bir durum yok, banyo ve tuvaletlerinizde, mutfak bankosu ve mutfağınızın her tarafında, yatağınızda, törpü ve cımbızınıza, hâttâ diş fırçanıza kadar her nevi şahsi eşyanızda tam ve güvenilir hijyen sağlamak adına gönül rahatlığı ile kullanabilirsiniz. Zeytinyağı içine ozon verebilir ve sonra bu mucizevi iksiri cildiniz, saçınız, kırışıklarınız, selülitleriniz, çatlaklarınız, yara-bere-dikiş izleriniz vs. için kullanabilirsiniz. Ortam havasını temizlemek, sigara, yemek, evcil hayvan, küf, rutubet, tuvalet vs. kokularını derhal gidermek için de çok kullanışlı bir şey bu ''ozon jeneratörü''...

Ozon gazını ve niçin bu kadar önemli olduğunu burada uzun uzun anlatmayacağım. Bunun yerine merak edenleri, uzun araştırmalar neticesinde jeneratörümü kendilerinden almayı tercih ettiğim ve gerek satış aşamasında, gerek satış sonrası süreçte alâkalarından gayet memnun kaldığım GENOZON firmasına yönlendireceğim. Denizli'de üretim yapan bu firmanın web sayfasından ve orada aradığınız cevapları bulamaz iseniz telefonla firma yetkilisi Hakan Bey'e ulaşarak ozon ve ozon terapileri ile ilgili merak ettiğiniz ne varsa öğrenebilirsiniz. Ben hem kendi sağlığım, hem de çevre sağlığı adına çok isabetli bir yatırım yaptığımı düşünüyorum ve ozon jeneratörümü tam kapasite ile, her gün kullanıyorum, elime ne geçer ve önüme kim çıkarsa acımadan ozonluyorum:) Artık evimin dört köşesinde yağmur yağarken duyulan o ferah, temiz ve taze koku var, market raflarını dolduran çoğu kimyasal-zehirli ve pahalı deterjanları kullanmayı zaten hiç sevmezdim, şimdi kendi imal ettiğim bazı doğal formüller dışında hiç kullanmıyorum. Bilhassa bebeği, yatalak, yaşlı, kanserli hastası, evcil hayvanı ve hijyen takıntısı olanlara hararetle tavsiye ederim. Geçtiğimiz sene beni ozon terapi-teknolojileri ile tanıştıran ve bu konuya merak sarmama vesile olan değerli doktorum, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Araştırma ve Uygulama Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı hocalarından Prof. Dr. Sn. Mustafa Rıza Özbek'e de gönülden teşekkür ederim...

8 Ağustos 2013 Perşembe

Bayramın kutlu OLsun Refika...

 
Eskiden, çok eskiden, yaza denk gelen bayramlarda Küçükkuyu'daki anneanne evine gidildiğinde soluğu derhal iki katlı ufak evin üst katında almamın sebebi belki de en çok oydu. Tahta merdivenleri koşarak çıkar ve çıplak ayaklarımın altında gıcırdayan döşemenin sesini dinleyerek koridor duvarında asılı bu çok eski resmin önünde dururdum. Hemen yanında hiç tanımadığım ama anlatılanlardan ve birkaç sararmış fotoğraftan bildiğim Giritli Mehmet Dede'min çiftesi asılıydı, o evin sakinleri ölüp eski eşya toparlanana ve ev boşaltılana kadar da bu resmin ve o tozlu çiftenin yeri hiç değişmedi...

Çocuk zihnim resimdeki bu güzel ve asil hanımefendiyle alakalı ne çok hikaye kurgulamıştır kimbilir, artık hatırlamıyorum. Ben büyüdüm, evlendim, boşandım, insanlar ölüp gitti, kırık-dökük eşyanın yeri belki yüz kere değişti ama o resim hep o duvarda, antika çiftenin yanında asılı kaldı. O evde nefes alan son Giritli de hayata veda edip gidince hatıraları bir arada tutan son bağlar da çözüldü sanki, ev ansızın vazgeçti zamana tutunmaktan, boşaldı, tenhalaştı ve sustu. Refika'nın resmini kim aldı, dedemin çiftesi şimdi kimde, bilemiyorum. İzini sürmedim. Şimdi evimdeki buzdolabının üzerinde bir kartpostal olarak duruyor. Siyah, gür ve dalgalı saçlarını mavi ipek kordela ile öylesine tuturmuş, hafif göğüs dekolteli şık kıyafetini inci kolyeler, elmas küpeler ve başındaki altınlı-elmaslı, kenarına çiçek sokuşturulmuş başlığıyla süslemiş bu güzel kadın dudağındaki belli-belirsiz gülümseme ile halen bana bakıyor yani. Yüzünde en çok hüzün okuyorum onun, sebebi meçhul ince bir hüzün...

Refika'nın resmi benim için o eski evdeki mutlu çocukluk bayramları demek. Belki de bundandı eve adım atar-atmaz hemen koşup üst kata çıkmam ve Refika halen orada mı diye bakmam, bilemiyorum. Sevgili Refika; şimdi nerelerdesin, hikayen nerede ve nasıl bitti bilmiyorum ama, bayramın kutlu OLsun demek istedim sana, önünde durup sana hayranlıkla bakan o küçük kızı görürsen selam söyle benden ona, sonra gene susar ve öyle kırık gülümsersin, artık kimse dokunamaz nasılsa senin o zarif hatırana. Nice bayramlara, nice bayramlara...
Baturhan Atabey demiş ki; ''Refika hanıma geçen sonbaharda Küçükkuyu'da rastladık biz.. Ege'nin rüzgarları hala uçuşturuyordu saçlarındaki sabun kokusunu...'' Şükranla...