12 Ocak 2011 Çarşamba

''Deveden büyük fil var'' demişler...

Bu bir Asya fili, henüz 8 yaşında. Gülsün'e türlü şaklabanlılar yapmış, oyun oynamak istemiş. Ancak Gülsün ona doğru kolunu uzattığında hortumuyla sert bir şekilde kavramış kolunu, kuvvetle çekmiş. Gülsün bu durumun onu biraz ürküttüğünü ifade etti, nitekim filin bakıcısı da yabancı kişilerin file fazla yaklaşmasının sakıncaları olabileceğini, zarar vermek istemese de bazen can acıtabileceğini belirterek çok yaklaşmamasını söylemiş. Gene de Gülsün bu genç filin çok sevimli olduğu kanâatinde, amacının sadece oyun oynamak olduğunu düşünüyor...

Bakıcısının fili beslemek için yiyecek hazırlamasını ilgiyle izlemiş bizimkiler... Ön ve arka ayaklarının tekinden zincirle bağlı durumda olan genç fil, alışkın olduğu bakıcısına daha sakin tepkiler veriyormuş. Plastik kova içinde filin beslenmesi için gereken bitkiler bir karışım olarak hazırlanıyor, daha sonra bakıcı bu bulamaçtan iri toplar yapıyor...

Bu iri mama topları fil kardeşe gördüğünüz şekilde ikram ediliyor. Bir hafta içinde 2 tondan fazla yiyecek tüketebilen bu güzel varlıkların vücut ağırlıkları da haliyle birkaç tonu buluyor...


Fil kendisiyle ilgilenilmesinden ve elbette sunulan yiyecekten hoşnut, memnuniyetini bağırarak ifade ediyor:)

 
Mamasını keyifle yiyen ve karnını doyuran genç filin zincirleri çözülüyor. Zira kendisi birazdan çok uzaklardan gelen bir gezgini sırtına alıp kısa bir tur attıracak...


Ve Halûk hayatında bir ''ilk''i deneyimlemek üzere önünde çömelen genç filin sırtına tırmanıyor. Gördüğünüz gibi; filin sırtında herhangi bir örtü ya da eğer benzeri birşey yok...


Halûk bir filin sırtında olmanın çok tuhaf bir duygu olduğunu söyledi, hayvanın hayli kalın ve tüysüz bir derisi olduğunu, ayrıca ona sadece boynunda bağlı bulunan kalın ip aracılığıyla tutunmak gerektiğinden sırtında durabilmenin hiç de kolay bir iş olmadığını da ekledi. Bu noktada vazgeçip inmeyi de düşünmüş ama sonradan sürekli bağlı duran hayvancık biraz dolaşıp ayaklarını açsın diye ve tabii biraz da meraktan, devam etmeye karar vermiş...


''O benim ağırlığımı muhtemelen hiç hissetmedi ama, ben onun sırtında durabilmek için bir hayli efor sarfettim. Bu kadar büyük kütleli bir hayvanın sırtında, hiçbir örtü, eğer ya da tutucu destek olmadan sabit durabilmek gerçekten çok zordu, öyle ki tur tamamlanana kadar kan-ter içinde kaldım, tişörtüm sırtıma yapıştı!..'' diye ifade ediyor yaşadıklarını Halûk. Fil ise artık ezberlediği köy yolunda rahat rahat yürümeye devam etmiş:)


''Filin kafası çok ilginçti'' diye anlatıyor Halûk, ''olağanüstü büyük olan bu kafanın üzerinde yeni doğmuş bebeklerin kafasında olduğu gibi seyrek ve dik tüyler var, aslında çok sevimli ama dedim ya, sırtında düşmeden durabilmek hiç kolay değil ve bu insanı çok yoruyor...''


Ve artık bu kısa turun sonuna geliniyor. Başlangıç noktasına geri dönülüyor. Genç fil birazdan gene çökecek ve sırtındaki terli yolcuyu indirecek...


Halûk düşmemek için son gayretlerini gösteriyor, genç fil ise bakıcısının komutlarına uyarak uysal bir şekilde çömeliyor...


E tabii; filin sırtında durabilmek için epey zorlanan Halûk da bu tuhaf deneyimin sonunda ''ohh be, nihayet!..'' dercesine filden bu şekilde atlıyor ve kazasız-belâsız ayaklarının yeniden toprağa basmış oluşundan duyduğu memnuniyeti ifade ediyor :) Bunun belki ''try anything once/herşeyi bir defa dene'' mantığından hareketle, hayatta bir kez denenebilecek birşey olduğunu ama günün birinde tekrar file binmek isteyeceğini sanmadığını da ekliyor. Aslında hiçbir hayvanın sırtına binip dolaşmayı sevmeyen ve onaylamayan kardeşim, evvelce de belirtmiş olduğum gerekçelerle bu fil hikâyesini yaşayıp böylece tamamlıyor. Elbette Hindistan'da filin sırtına binip dolaşmak hiç de tuhaf karşılanmıyor ama bizler gibi fili sadece hayvanat bahçelerinde ve sirklerde görebilmiş insanlar için (ki; dileriz her ikisi de olmasın, yeni kuşak filleri ve diğer egzotik hayvan türlerini doğal yaşam alanlarına uygun, çağdaş doğal yaşam parklarında görerek tanıyabilsin) böyle bir  deneyim haliyle çok tuhaf ve ilginç olabiliyor...

Ben ise bugün artık orta yaşlı sayılan bir zamanların İzmir'li çocuklarının çoğu gibi, hatıralarımda yer edinmiş olan sevgili Pakbahadır'ı düşünüyor, avucumdan hortumuyla alıp yuttuğu leblebiler hâlâ o çocuk avuçlarımdaymış gibi hissederek hüzünleniyorum. Bu çilekeş filin yalnızlığını, içinde ömrünü tükettiği eski İzmir Hayvanat Bahçesi'ni, bari ölmeden önce vatanına dönsün, aslında en temel hakkı olan özgürlüğü çok kısa da olsa yaşasın diye başlatılan kampanya sırasında TRT FM mikrofonlarından yaptığım çağrıları, ne çare ki buna ömrü yetmeyen sevgili Pakbahadır'ın ölüm haberini hüzünle okuyuşumu ve 2009 senesinin Nisan'ında, her anlamda örnek bir mekân sayılabilecek İzmir Doğal Yaşam Parkı ziyaretimde bilhassa uğradığım anıt mezarını düşünüyorum. Ve benim kuşağımı olduğu kadar, sonraki birkaç kuşağı da ''fil''le tanıştırabilmek için son derece olumsuz şartlarda, doğduğu toprakların çok uzağında ömrünü tüketen, neticede bu olumsuz şartlar sebebiyle hastalanıp ölen çocukluğumun unutulmaz hatırası Pakbahadır'la birlikte, sırf insanların keyfi olsun diye sirklerde, demir parmaklıklar ardında çile dolduran, acı çeken, çalıştırılan, özgürlüğü elinden alınmış bütün fillerin (ve aslında cümle hayvanatın) önünde hürmetle eğiliyorum. Büyük hesap zamanı gelip çattığında, hepsinin, bütün o saf ruhların  insanı ve insanlığı affetmesini diliyorum...

Ek ve de dip: Mühim, hem de son derece mühim bir konuyu, ciddî bir çelişkiyi  dile getiren değerli Güray Tezcan'a ve onun bu yazısını sayfasında yayınlayan değerli Timur Demir'e teşekkürle...

8 Ocak 2011 Cumartesi

''Vardım Hint eline''-2...


''Hindistan'da çocuk olmak'', dünyanın herhangi başka bir yerinde çocuk olmaktan farklı mıdır? Kimi sosyal, ekonomik, coğrafî ve dinî kalıpları bir tarafa bırakırsanız, herhalde pek farklı sayılmaz. Bu ufak kız çocuğuna kutlanmakta olan yeniyıl sebebi ile özel bir makyaj yapılmış. Yabancı gezginlerin çocuklarının fotoğrafını çekmesi, Hintli aileleri özellikle mutlu ediyormuş, buna engel olmak bir yana, daha güzel fotoğraflar çekilmesi için ellerinden gelen kolaylığı gösteriyorlarmış. İşte bu boyalı bebek de bu şekilde derhal Gülsün'ün kucağına verilmiş:) Bu konuda kendisinin ne düşünüyor olduğu ise biraz karmaşık tabii, ama ne olursa olsun çocuk heryerde çocuk ve elbette sevimli...

Hindistan'ın güney bölgesi sosyo-ekonomik şartlar itibarı ile daha gelişmiş, ''Hindistan'ın çağdaş yüzü'' sayılan bu eyaletlerde okuma-yazma oranı diğer bölgelerin hayli üzerinde. Okur-yazar olmanın önemi çoktan farkedilmiş ve özellikle çocukların eğitimine önem veriliyor. En basit görünen köylerde bile ''okuma salonları'' mevcut. Buradan hareketle; Hindistan'ın bu bölgesine yolunuz düşerse eğer, çocuklara vereceğiniz en değerli ve sevindirecek hediyenin ciklet, şeker ya da çikolata değil, ''kalem'' ve ''defter'' olduğunu bilmenizde yarar var. Bizimkiler bunu evvelden öğrenmiş olduklarından, yanlarında Hintli bebeleri sevindirmek üzere bol miktarda kalem götürmüşlerdi... 

Bu ''kalem-defter'' hediyelikleri çocuklar kadar ebeveynlerini de mutlu kılan birşey, o sebepten çocuklarına bu tür armağanlar sunan gezginleri gördüklerinde muhakkak gelip teşekkür ediyorlarmış. Bu Hintli aile de bizimkilerin yanına gelip özellikle ve içtenlikle teşekkür etmiş. Basit birer kalem ya da defterin insanları bu kadar mutlu etmesi manîdar tabii, belki de oturup üzerinde uzun uzun düşünülmeli. Bilhassa çocukların hızlı ve gereksiz tüketim alışkanlıklarının kurbanı olduğu ülkeler adına bu tablo bence çok önemli, çocukları asıl cezbeden hediyenin birtakım lüzûmsuz abur-cubur değil  ''kalem-defter'' olması ise elbette çok hoş, çok değerli...

Hindistan'ın güney bölgesinde ''sosyalizm'' halen yaşıyor. Bu sebeple; basit köy evi duvarlarında Che resimleri görmek, sağda-solda ''orak-çekiç'' sembollerine rastlamak hâttâ sosyalist liderler anısına dikilmiş bu gibi anıtlarla karşılaşmak hiç de şaşırtıcı sayılmıyor...
  
Ve tabii Hindistan dendiğinde akla gelen belki de ilk hayvan, yani ''fil''... Sokaklarda, köy evlerinde file rastlamak çok sıradan birşey. Sadece turistik gayelerle fil beslenmediğini, bu ülkede filin gündelik hayata yardımcı bir unsur olduğunu, bir başka deyişle Hindistan'ın yükünün büyük bir kısmını (hemen her anlamda) fillerin sırtladığını da belirtmek gerekiyor. Ama işin turistik kısmı da mevcut elbette, gündelik hayat içinde bu denli vazgeçilmez yeri olduğu için  işleme, desen, motif, resim, biblo, heykel, mask ve daha bin türlü turistik eşya üzerinde ''fil'' görmek durumundasınız. Hâttâ; bu sevimli ve iri hayvancağızın süslenmesinde kullanılan kimi geleneksel malzemeler de turistik amaçla pazarlanıyor, bizdeki develerin süslenmesinde kullanılan şeylere benzeyen bu yöresel malzemeler turistler tarafından rağbet görüyor. Yani sadece büyükten küçüğe sıralanan ve bizde de neredeyse her evde bulunan o filli cam biblolar değil, daha başka bir sürü ''filli zımbırtı'' da hediyelik olarak gayet makbûl. Tabii bu arada,  Hindu inancının köşe taşlarından meşhur fil başlı tanrı Ganesha'yı da atlamamak gerekiyor. (Hazır yeri gelmişken; Ankara'daki kıymetlilerimizden sevgili Cheetos ve Batos, ipek kumaş üzerine elle işlenip boyanmış Ganesha motifli tablonuz pek yakında size doğru yola çıkıyor, hediye paketinin tamamlanması için tek bir şey bekleniyor...)  Görülen o ki;  Hindistan fil üzerinden epey prim yapıyor. Bu süslü-püslü şey de bir ''fil alınlığı'', havaalanlarındaki hediyelik eşya mağazalarında bile satılıyormuş. Memleketindeki filine takmak üzere alan kaç turist vardır, orasını bilemeyiz ama orijinal bir dekor malzemesi olarak duvara falan asılabilir sanırım:)

Bir sonraki yazının ana malzemesi ''fil'' ve buradan yola çıkarak kimi hayvanat olacak efendim. Zira bizimkiler kaldıkları yerde sekiz yaşında genç bir fille karşılaştılar, ayaklarından zincirle bağlı durumdaki filcik biraz yürüyüp açılsın ve sahibi de üç-beş kuruş fazladan kazanarak onu daha iyi şartlarda beslesin diyerek fil üzerinde kısa bir tur da attılar. Ne ki; bu işin öyle ata-eşeğe binmek gibi kolay birşey olmadığı ancak filin sırtında anlaşıldığından epey zorlandıklarını da itiraf ettiler. İşte bu ''içinden fil geçen hikâye'' ve ilgili fotoğraflar bir sonraki yazıda yer alacak, bekleyiniz, görünüz:)

Ek ve de dip: Bildik ekonomik sistemlere bir alternatif olarak, meraklısı aha da burayı tıklasın, baksın, incelesin hele... Belki uyar, birilerinin işine yarar, değil mi ama? Ne deriz biz hep; ''ezberler bozulmak içindir''. Hadi bakalım :)

4 Ocak 2011 Salı

''Vardım Hint eline''-1...

Bizimkiler Hindistan seyahatlerinin ilk etabında, uluslararası misafir ağırlama sistemine kayıtlı, yani kendi evlerinde turist ağırlayan ve bu işten para kazanan bir ailenin evinde kaldılar. Evin dış görünüşü epey iddialı olsa da, içinin sade ama temiz ve yeterli olduğunu ifade ettiler. Evsahiplerinin Hristiyan olduğunu farkedince biraz şaşırmış olduklarını da belirttiler. Evde bir ibadet köşesi bulunuyor, ortadaki vefat etmiş büyük dedenin fotoğrafı...

Gülsün'ün içinde oturduğu ufacık, sevimli taşıt aracı bir ''tuk-tuk''. Bir tür motorsiklet-taksi de denebilir buna. Küçük olduğundan yoğun trafikte kullanışlı, üstelik çok da ucuz. Tuk-tuk gerektiğinde evsahibi bey Matthew (bu da tipik bir Hintli erkek adı değil tabii) tanıdığı bir şoföre telefon ederek aracı eve çağırıyormuş. Bu sebeple bizimkiler gidecekleri yerlere hep aynı şoför ve araçla gitmişler...

Bu da tuk-tuk içinden gözlenen tipik Hindistan kalabalığı... Bir zamanlar mahalle aralarında öte-beri satan motoguzziler vardı, hatırlayanlar çıkacaktır, işte bu tuk-tuk onun bir benzeri, Hindistan'da kent içi ulaşımın büyük kısmı tuk-tukla sağlanıyor. Ucuz olduğu için de turistler özellikle tercih ediyor...

Telefonla konuşan bey bizimkilerin kaldığı evin sahibi Matthew, gördüğünüz gibi merdiven basamaklarının üzerinde çıplak ayakla duruyor. Zira bu eve asla ayakkabı ile girilmiyormuş ve Hindistan'da görülmesi pek de kolay olmayan hijyen ve temizlik kuralları titizlikle uygulanıyormuş. Bizimkiler bu durumdan gayet hoşnut olmuşlar tabii, ayrıca evsahiplerinin konuklarına gereken her konuda içtenlikle yardımcı olmalarını da takdir etmişler. Hiç bilmediğiniz, tanımadığınız bir ülkeye gitmişseniz bu son derece önemli bir husustur, aksi halde hemen her ülkede ''avanak turist'' muamelesine maruz kalır, en basit ihtiyacınızda dahî kazıklanır, kolayca gidebileceğiniz mesafeler için fazla zaman+para kaybeder ve bunu çok sonradan farkedebilirsiniz. Oranın yerlisi olan birinin sizi yönlendirmesi, kimi konularda ikaz etmesi ve yardımcı olması iyidir...

Bizimkiler tam Noel'de orada olduklarından, Hristiyan geleneklerine göre yapılan kutlamalara da tanık olmuşlar. Noel gecesi ''Christmas pastası'' kesilmiş, cümbür-cemaat yenmiş. Maytaplar yakılmış, fişekler atılmış. Evin önünde de süslü-püslü bir Noel ağacı var gördüğünüz gibi. E bu da  inanç eksenli bir ezber bozma tabii, Hintli dediğin herkesin Hindu olması gerekmediği gibi, dileyen dilediği şekilde yaşar ve  ifade eder inancını, dinini... İnsan yeryüzünün her kısmında insan, teninin rengi, konuştuğu dil, üzerindeki kıyafet, geçmişinden bugününe taşıdığı gelenek-görenek ve elbette dinî inancı sınıflamaya gerekçe olmamalı. Zaten bu mesele halledilse, dünyamızın her köşesi ihtimâl güllük-gülistanlık olmalı. Ama?.. Neyse, şimdi konumuz bu değil. ''Vardım Hint eline'' dosyamızın ilk bölümünü böylece tamamlamış olalım. Sayfamıza biraz da ''Arkası Yarın'' tadı katalım, değil mi efendim? :)

Ek ve de dip: Eski ve ilk  blog sayfam ''Tırmık İzi'' artık yazıya kapatılmış olmasına rağmen, hâlâ çok sayıda kişi tarafından ziyaret edildiğini görüyorum. Blogdan seçilmiş yazılar bir kitap olarak yayınlandığından, Tırmık İzi'ndeki yazılarımın neredeyse tamamını arşive almış ve yayından kaldırmıştım. Ancak; bu ''bit pazarına nur yağdıran'' eskiye rağbet vaziyetini gözleyince, eski yazılarımı kısmen yeniden yayınlama kararı aldım. Çoğu yazımı bir devr-i daim sistemi içinde tekrar yayınlayacağım. Halen süren bu alâka için okurlara teşekkür eder, saygılardan bir buket sunarım:)

3 Ocak 2011 Pazartesi

Masala murku...





Bu başlık da neyin nesi değil mi? Yok yok, öyle özel, özlü bir söz falan değil bu, Hindistan'da hayli sevilerek tüketilen, baharatlı, lezzetli, çıtır bir atıştırmalığın adı sadece:) Bizim seyyahların çantasından çıktı, ben de ortak oldum, hafif acılı lezzeti yendikten bir müddet sonra damağa yayılan, hoş bir çerezdi, sevdim...

Olay yeri inceleme ekibimizden sevgili Gülsün ve Halûk; epey uzun bir seyahatten sonra nihayet evlerine döndüler. Çok uğraklı bu seyahatin etki alanından henüz çıkmamış olsalar da, en azından yorgunluk atıp kendilerine geldiler. Onlardan güzel Hint müzikleri eşliğinde fotoğraflı+videolu ve ''masala murku''lu bir brifing aldım. Beraberlerinde getirmiş oldukları muhteşem tütsülerin, özel çayların, aromatik yağların, ayurvedik sabunların ve el dokuması kumaşların kokusu da eklenince tablo tamamlandı, başım döndü, adetâ ben de oralara gidip dönmüş gibi oldum. 300 kareyi aşan seyahat fotoğrafları arasından şöyle bir seçim yaptım ve Hindistan dosyasını böylece başlattım efendim. Bu dosyada gittikleri bölgenin yemekleri, gelenekleri, gündelik hayattan yansımalar, kedili-köpekli-fareli ve bol filli hayvan görüntüleri, belki yoksul ama genellikle gülümseyen, kanâatkâr insan yüzleri, Varkala'da yaptırdıkları ayurveda masajının ayrıntıları ve daha pekçok şey yer alacak. Halûk filin üzerinde neler deneyimledi, çamaşırın, bulaşığın, hayvanların ve insanların içinde yıkandığı nehirlerin suyuyla aynı zamanda diş de fırçalanır mı, Mumbai sokaklarında kediler ve iri fareler nasıl birarada yaşıyor, Hindistan trafiğinde mütemadiyen korna çalmak neden önemli, ''tuk-tuk'' nedir, orada çocuklara verilecek en kıymetli ve sevindiren hediye ne?.. Bu ve benzeri soruların cevapları fotoğraflarıyla birlikte ''Uygunsuz Vaziyet''te olacak. Meraklılarına duyuralım. Yeni yılın ilk haftası hepimiz için güzel olsun diyelim ve konuya şimdilik bir virgül koyalım bakalım...

31 Aralık 2010 Cuma

Kartpostal...


2010 yılı içinde çok başarılı çalışmalara imza atan ve bu konulara en duyarsız görünen kişi+kurumlarda dahi ciddî farkındalıklar yaratmayı başaran HAYTAP'a bu güzelim yeni yıl kartpostalları için değil sadece, o kadar çok şey için teşekkür ediyorum ki, o kadar olur yani. Bravo arkadaşlar, emeklerinize sağlık, 2011'de çok daha büyük başarıları canlarımızla birlikte kutlamak dileğimle...

İyi?..

''İyi insan olacağınıza öyle bir yere götürün ki dünyayı, iyilik beklenmesin'' demiş Bertolt Brecht... Ve bu sözü başlık eden şiirinde Habib Bektaş da şöyle demiş:

sendeki bu uysallık
bu boyun eğiş
korkutuyor beni

sor kendine
''iyi''nin ölçüsü ne?
ve ne zaman süsleyecek
o çığlık dudaklarını
YETER BU İYİLİK...

Yeni yıldan fazla şey beklemek doğru mudur, bilemiyorum. İçip içip, her gece eve yalpalaya yalpalaya gelen, kapıdan girince ''durrr, durrr hele, valla  çok özledim, öpüjemmm...'' derken eşiğe yığılıp oracıkta sızan bir kocayı bekler gibi mi beklenir bu yeni yıl? Duruma ve eve geliş vaktine göre, kafasına indirmek üzere hazırlanan süpürge, oklava, tava ve son çare olarak yedekte tutulan tabanca onu adam etmeye yeter mi dersiniz? Yoksa ''alışmış kudurmuştan beter'' midir hakikaten? Herkesin bu kadar ''iyilik'' tasladığı bir dünyada bunca ''iyilik'' dileği neden o halde? Kim bu ''kötüler'' Allah aşkına, nerede saklanıyorlar, insanlar her yeni senenin başlangıcında hep aynı ''iyi'' dilekleri uçurduklarına göre sağa sola, kim yapıyor bu ''kötülük''leri dünyaya ve içindeki bütün varlıklara? Yoksa aslında çoktan tavsamış, haylidir tıkanmış ve yürümeyen ama bu hakikatin gönüllü olarak görmezden gelindiği berbat bir evliliğe mi benzemekte bu vaziyet? Öyleyse neden bu kadar şikayet?..

Dedim ya; kafam çok karışık bu konuda, bilemiyorum. Gene de bu kadar ''iyi'' dilek umarım ''iyi''ye işaret... Olsun mu? Olsun. Şu halde; eski yıla güle güle, yeni yıl kutlu ve de mutlu olsun...

28 Aralık 2010 Salı

Final...


Dile kolay; tam 32 yıl... TRT tarihinin en uzun süre devam etmiş, artık efsane olmuş programlarından biri olan ''Müzik Bahçesinden'' bu akşam son kez seslendi dinleyicisine. TRT'nin başarılı program yapımcılarından sevgili Tülay İlter Sunar'ın 32 yıl boyunca kesintisiz hazırladığı bu program, TRT İzmir Radyosu canlı yayın stüdyosunda bu akşam gerçekleştirilen bir canlı yayınla dinleyicisine veda etti. Yayın hayatı boyunca farklı zamanlarda ''Müzik Bahçesinden'' programına seslerini veren TRT'nin tecrübeli spikerleri bu veda yayını için biraraya geldi, aralarında artık emekli olmuş olanlar da vardı...

Bu programın benim için bambaşka bir anlamı daha vardı; TRT Radyo 3'te yayınlanan ''Müzik Bahçesinden'' programını ilkgençlik yıllarımda dinlemeye başlamış ve o zamanların pek çok genç insanı gibi müdavimi olmuştum. Aradan yıllar geçti, ben TRT spikerlik sınavlarına girip kazandım ve profesyonel meslek  hayatım başladı. Bir zamanlar hayranlıkla dinlediğim bu programı sunmak bana da nasip oldu. Bu çok özel ve güzel bir duyguydu:) Buradan hareketle; ''Müzik Bahçesinden''in final yayınına katılma çağrısı geldiğinde elbette biraz hüzünle ama öte yandan çok da sevinerek, hemen kabûl ettim. Yapımcısı, bir anlamda annesi olan sevgili Tülay İlter Sunar'ın da bizzat katıldığı bu son program hepimiz için unutulmaz nitelikteydi, çok hoş anılar paylaştık, eskilerden güzel müzikler çaldık, unutulmaz arşiv kayıtlarını yayınladık ve yıllarca bu programa emek vermiş kişiler olarak sevgiyle bitirdik ''Müzik Bahçesinden''i... Müteşekkirim, gönülden kutluyorum, henüz gencecik, çiçeği burnunda yayıncılarken başladığımız bu serüveni, orta yaşlarını geride bırakmış, artık hemen hepsi yakın gözlüğü kullanan, meslekî anlamda ''ustalık'' mertebesine erişmiş, yılları devirmiş yayıncılar olarak başarıyla tamamlamak öyle herkese nasip olmasa gerektir. Allah sağlık verdikçe daha nice programlara diyor, bu programda emeği olan bütün yayıncı arkadaşlarım kadar sadık dinleyicilerine de içtenlikle teşekkür ediyorum...

Vazgeçilmez...

Şartlar her ne olursa olsun vazgeçilmez şeyler vardır, olmalıdır da... Bana göre bunlardan biri ''kitap''tır, okuma eylemi şu ya da bu sebeplerle sekteye uğramamalıdır. Bu iş bir tür egzersiz gibidir, farklı bahanelere yaslanarak ertelenmemeli, bir temel yaşam pratiği olarak daima sürmelidir...

1990 senesinde yaşamının dünyevî boyutunu bırakmış olan huysuz Hintli fikir adamı Osho'nun Ganj Yayınevi tarafından yayınlanan bu ufak kitapları gayet başarılı, çantada, cepte taşınması kolay, baskısı, kapak tasarımı güzel, harf boyutları duruma göre yakın gözlüğü olmadan da okunmaya müsait, sevdim. İki-üç gündür bu kitapla dolaşıyorum, iki arada-bir derede çıkarıp okuyorum. ''Başkaldıran bir insan geçmiş tarafından koşullandırılmış bir robot gibi yaşamaz'' diyor Osho, ''din, toplum, kültür... düne ait olan hiçbirşey onun yaşam tarzına, onun yaşam biçimine herhangi bir şekilde karışmaz.'' Ve devam ediyor; ''bir çarkın dişlisi olarak değil, organik bir bütünlük olarak, bireysel bir biçimde yaşar. Yaşamı bir başkası tarafından değil, kendi aklı tarafından yönlendirilir. Yaşamın özündeki güzel koku, özgürlüğün kokusudur; sadece özgürlük içinde yaşamakla kalmaz, geri kalan herkesin de özgürlük içinde yaşamasına izin verir. Kimsenin onun hayatına karışmasına izin vermez; o da kimsenin hayatına karışmaz. Onun için özgürlük nihai değerdir ve yaşam o kadar kutsaldır ki onun için herşeyi, sorumluluğu, statüyü hâttâ yaşamın kendisini bile kurban edebilir. Başkaldıran insan tamamen kendi ışığına göre yaşayan ve özgürlüğe verdiği esas değer için gerideki herşeyi riske eden kişidir...''

Kitabın kapak resminde, gri balık sürüsünün tersi yönde yüzen kırmızı balık işte bu sebepten şahsına özel bir saygıyı haketmektedir bana kalırsa, çünkü o hem kalabalıkların, hem de kendisinin ezberini bozabilecek kadar cesurdur. Ve bu çok değerli birşeydir, kimileri için tıpkı ''kitap'' gibi, ''okumak'' gibi vazgeçilmezdir. Cesaret başkaldırmayı değerli kılar, başkaldırmak ise Osho'nun dediği gibi ''yaşamsal bir nitelik''tir. ''Kendi olma'' yolunda sağlam bir adımdır, yakıştırana yakışır...

Ek ve de dip: Huysuz Hintli ve de epeydir ölü düşünür Osho'nun memleketindeki İzmir'li seyyahlar hallerinden memnun:) Yılın son günü yurtlarına dönecekler inşallah, dolayısı ile fotoğraflar ve izlenimler pek yakında bu sinemada. Hayırla, uğurla, bilgiyle, ışıkla...

23 Aralık 2010 Perşembe

Hint kumaşı...

Gerçi o eskidenmiş, artık ''bulunmaz Hint kumaşı''nı bırakın bir tarafa, Hint ellerinden herbirşey kolayca geliyor buralara. Kınası, dövmesi, tütsüsü, çayı, eteği, örtüsü, takısı, boncuğu, hâttâ çakma Gandhi'si de dahil, hemen hemen nesini ararsanız bulmanız mümkün... De; ana memleketin havası, suyu, insanı, kokusu elbette yerinde görülmeli, yemeği orijinalinden yenmeli, baharatları koklanmalı, gecesini görmeli, sabahına uyanmalı insan. O enerjiyi asıl çıkış noktasında, kaynağında tecrübe etmeli...

Bizim Hindistan yolcularını bugün İzmir'den uğurladık efendim, sevgili Gülsün ve Halûk şu anda havadalar ve menzile ulaşmalarına henüz epey zaman var. ''Ne istersin oralardan?'' sorusuna cevabım ''her zamanki gibi, yediğiniz-içtiğiniz sizin olsun, gördükleriniz ve fotoğraflar bana yeter, benlik birşeye rastlarsanız hani öyle yükte ve pahada hafif, zaten alıp getirirsiniz'' oldu. Evvelâ hayırlısı ile varsınlar, haberlerini alalım inşallah, gerisi nasılsa gelir diyorum ve canlarımın Hindistan/Kerala seyahatlerinin çok güzel geçmesini diliyorum...

20 Aralık 2010 Pazartesi

İki ters, bir düz...

Bizim Oralet oğlan bildik kedisel kalıpları sevmez pek, bebeliğinden beri aynıdır, biraz farklıdır. Saflık çerçevesi içine ustalıkla gizlediği bir espri anlayışı, kısa hayatının mühim bir bölümünü kapsayan böbrek rahatsızlığından kaynaklanan mağduriyetine eklediği kurnazlığı ve artık meşhur olmuş ''sarı inadı'' vardır. Evin ''altın çocuğu'' kendi harfleri ve deneyimleriyle ''kediliğin el kitabı''nı adetâ yeniden yazmıştır. Hastalığı yüzünden çektiği fiziksel acılara bakarsak; aslında çok da haklıdır...

Yeni ev, yeni yıl, yeni hayat falan; ama Oralet gene aynı, bütün bu yeniliklere ve hayata tersten bakmayı sürdürüyor. Objektife de tersten bakıyor ve üstelik bir de göz kırpıyor:) Bu sarı oğlan kurallarla, kalıplarla, sınırlarla daraltılmış herşey ve bütün ezbere alışkanlıklar üzerinde düşünmemizi sağlıyor. Kedi suretinde bir sihirbaz o, iki ters, bir düz, hoop, abrakadabra, nedir bu mânasız telaş kardeşim, alt tarafı bir yıl daha bitiyor! Zaten ''zaman'' dediğiniz o şey sizin kendi uydurmanız değil mi, nedir yani, ne oluyor? Sanki sonsuz evren sizin bu ''yeni yıl-meni yıl'' dalganızı çok da sallıyor! Peh!.. diyor bana kalırsa... Bilmem? Bana üzerinde biraz  düşünmek lâzım gibi geliyor...

16 Aralık 2010 Perşembe

Ahvâl ve şerait...


Elbette o kadar da kolay değil a canım; ciddî bir plânlama gerektiriyor bir kere, yani ilk iş niyetlenme, sonra istikameti tespit etme, ardından eşinme, ayıklanma, artık lüzûmsuz ne varsa salıp bırakma, böylece  temizlenme, hafifleme  ve valizlere, kutulara, kolilere doluşup gitme vaziyeti. Bu kısım aynen yukarıdaki gibi... Sonra tam bir kaos başlıyor; ayağınızda sağ cebindeki makastan kenarı delinmiş, sol cebindeki kalın uçlu kalemden siyaha boyanmış, toza-kire batmış bir jeanla yerden tavana kadar yükselen kolilerin ortasında bir müddet öylece durma hali yani! Bu vaziyetle yüzleşmeyi kısa tutup, bir an evvel işe koyulmakta fayda vardır, aksi takdirde aradığınız hiçbirşeyi bulamamak yüzünden çıldırabilir, kendinizi kolileri tekmelerken ya da elinizdeki makasla delip deşerken bulabilirsiniz!..


Taşınma sonrası uzunca bir müddet koli, koli bandı, hurç, ambalaj naylonu, kutu-mutu benzeri şeyleri görmek istemiyor insan! Çünkü herşey yerine yerleşinceye kadar bir müddet bunların arasında yaşamak mecburiyeti var, kendinizi koliye tıkılmış gibi  hissetmeniz ise evet, hiç de tuhaf sayılmaz ama bu his fazla kalmıyor, geçiyor. Açılıp yerleştirilen  her koliyle, her kutuyla yeni hayatınızın bir parçası daha tamamlanıyor...


İlkokul günlerimin sevimli kahramanı, kalem kutumun üzerindeki resminden sevgiyle hatırladığım Snoopy ile tekrar karşılaştım:) O da taşınma plânları içindeymiş meğer, nedense buna hiç şaşmadım...



Bu fotoğrafı ise çok severim; hedefin daima ''daha iyi'' ve ''daha ileri'' olması gerektiğini hatırlatır bana her bakışımda... Bu hedefe ulaşmak  için risk alabilen ve böylelikle kendine yeni bir hayat ''yapan''  bu cesur balıkçığın gayretini takdir ederim. O sebepten buraya alıp paylaşmak istedim. Hem; zaten ben bir Balık burcuyum, buradan hareketle içinde su ve balık olan hemen herşeyi severim efendim, bu ahvâl ve şerait içinde geri hareketine başlamış olan Merkür'e, pılısını-pırtısını toparlayıp gitmeye hazırlanan yorgun 2010 senesine, ona-buna-şuna ve blogumu okuyan herkese selâm ederim:) 

Ek ve de dip: Adamakıllı dergi Esquire'ın, Tuncel Kurtiz'in siyah-beyaz fotoğrafını kapak yapan Kasım 2010 sayısına bayıldım, yazı ve fotoğraflar harikaydı, emek verenleri gönülden tebrik ediyorum. Henüz okumadım ancak Javier Bardem'i kapak yapan Aralık sayısına daha fazla bayılmayı plânlıyorum, ilgililere duyururum:)

Ve dünya, ve herkes, ve herşey hızla değişirken güzel memleketimde de artık birşeylerin değişmekte olduğuna dair, kafî gelmese de yapılana karşı yürek soğutan bir haber, bunda gayreti olan herkese de içten teşekkürler. Umutla hapis kararının çıkmasını bekliyorum, o kedicik küçüktü ama Allah çok büyük, hadi bakalım...

9 Aralık 2010 Perşembe

Tebdil-i mekân...


Nereye gitsem yanımda götürüyorum çilelerimi

Valizimde taşıyorum keşkelerimi bilelerimi

Havalanmıyor, oyalanmıyor ruhum ne çare

Üstüne hasretle dolduruyorum filelerimi...



Neresinden başlasam, eskisi gibi kolay olmuyor

Kelimelere itimadım kalmadı işim çok zor

İri yarı, kötü kalpli, boyalı, geçgin kadınlar gibi

Dil, çöplerini naylon torbalarında saklıyor...



Tebdil-i mekanda ferahlık yokmuş aslında

Acının yüzölçümü yeryüzünden çokmuş aslında



Soranlara "eh işte idare ediyor" dersin

İyi niyetli değilseler üstü kapalı geçersin

Dilersen ara beni ya da yaz bana arada bir iki satır

Ya da yazma ne bileyim hani yani tutarsa tersin



Neresinden başlasam, eskisi gibi kolay olmuyor

Kelimelere itimadım kalmadı işim çok zor

İri yarı, kötü kalpli, boyalı, geçgin kadınlar gibi

Dil, çöplerini naylon torbalarında saklıyor



Tebdil-i mekanda ferahlık yokmuş aslında

Acının yüzölçümü yeryüzünden çokmuş aslında...


Bu şarkıyı Sezen Aksu yazmış, ''Bahane'' isimli albümünde de seslendirmiş. Fikirlerine ve yaşanmışlarına hürmetim var, evet ama ben ''tebdil-i mekân'' hususunda kendisi gibi düşünmüyorum. Zira ben bu ''tebdil-i mekân'' vaziyetini  seviyorum:) Zannederim bu da rahmetli babacığımdan bana geçmiş bir genetik kod, hani mümkün olsa eve dört tekerlek takıp sıkıldıkça oradan oraya götüreceğim. Ve benim bu ''tebdil-i mekân'' krizlerimi yönetme ustası olan iki kıymetlimin, İstanbul'dan sevgili ''gecea''nın ve Ankara'dan sevgili Baturhan Atabey'in kulakları çınlasın diyeceğim:)

Neyse efendim; kısa bir müddet ''kutu kutu pense'' oynamak, sonra ''yine, yeni, yeniden...'' diyerek ortaya çıkıvermektir niyetim.  2010'un son demleri bu gibi şeyler için zaman-ı müsaittir diye düşünüyorum, velhasıl yeni yılla birlikte pekçok şeyi yeniliyorum. Bu arada; yeni yıldan bir hafta evvel, ''olay yeri inceleme ekibi''mizden sevgili Gülsün&Halûk Demiralp ikilisi kişisel tarihlerindeki en enteresan seyahatlerden birini gerçekleştirmek üzere, bu defa Hindistan'ın güneyine, Kerala bölgesine gidiyorlar. Kendilerini orada da adım adım takip edip, fotoğraf ve izlenimlerini ''Uygunsuz Vaziyet''te yayınlamak üzere heyecanla bekliyor, şimdiden hayırlı yolculuklar diliyorum. En kısa zamanda yeniden buluşmak üzere, herkese namaste:)

6 Aralık 2010 Pazartesi

Kolonyamın şişesi, ciğerimin köşesi...

Şimdiki gibi çeşit çeşit, cicili-bicili yüzlerce marka parfümün ortalıkta olmadığı zamanlarda o vardı. Tarihi ikiyüz yıl kadar önceye gidiyor ''kolonya''nın, daha ziyade ferahlamak için kullanılan bir kozmetik malzemeymiş vaktiyle, bergamot, limon gibi hafif turuçgil kokularıyla başlayan bu hikâye giderek çeşitlenmiş, türlü çeşit koku denenmiş, bu denemelerin birkaç adım sonrası ise ''parfüm'' olmuş muhtemelen... Ama kolonya, sadece hoş kokmak gayesi ile kullanılan bir malzeme olmadığından halen evlerin tuvalet masalarında, banyolarda ve pekçok yerde bulunuyor. Geleneğin uzantısı olarak, bir ikram ve hediye malzemesi şeklinde de kullanılıyor. Artık ortalıkta envaî çeşidi dolaşsa da, bildiğimiz klasik ''limon kolonyası'' ötekiler arasından her halükârda sıyrılıyor, içi daralana, gönlü sıkılana, bunalana, yorulana, ayılana-bayılana, terleyene, ağlayana,  hastaya, sağlama, berber dükkânına, büroya, bayram-seyran ziyaretine, şehirlerarası otobüse, hususi arabaya, umumî helâya falan halen yetişiyor. Koklayan açılıyor, içi-dışı ferahlıyor, kısmen mikrop kırıp hijyen sağladığına da inanıldığından kolonya gündelik hayat içindeki yerini koruyor. Belki artık bildiğimiz cam şişesi içinde değil, hemen her cafede, restoranda, pastanede, hastanede elimize tutuşturulan ''kolonyalı mendil'' kılığında daha çok çıkıyor karşımıza ama, uyduruk-kıydırık olsa da özü gene ''kolonya''...

Hayatının mühim bir kısmını hastane odalarında geçiren bendeniz, bir zamanlar bilhassa ''limon kolonyası''na karşı mesafeli duruyordum. Ziyarete gelirken getirilen şişe şişe limon kolonyasını koyacak yer bulamıyorduk o aralar. Ama ''lâvanta kolonyası''nı her zaman sevmişimdir meselâ, rahmetli babacığım ''after shave''lerin memleketimizin sınırlarına girmemiş olduğu zamanlarda tıraş kolonyası olarak kullanırdı lâvanta kolonyasını, belki de ondandır. Rahmetli babaannemin evinden hatırladığım bir başka kolonya da ''Altındamla''dır, şişesi İzmir'in meşhur saat kulesi şeklindeydi,  rengi kadar kokusu da hayli koyuydu, tabiri caiz ise biraz ''ağır''dı yani, gelen hatırlı misafirlere ikram edilirdi. O şekilli şişeler şimdi antika muamelesi görüyormuş, kolonyanın da herhalde ''altın''ı gitmiş, geriye ''damla''sı falan kalmıştır, bilemiyorum...
  
Son zamanlarda tanışmaktan memnuniyet duyduğum bir kolonya var, geçenlerde Paşabahçe mağazasından alış-veriş yaparken rastladım. Farklı kokular arasından ruhuma ve burnuma  en müsait olanı seçtim, o da markanın ''Nişantaşı'' adıyla pazarladığı ''ıhlamur kolonyası''ydı. Ambalajı ve şişesi eski zaman kolonyalarına benzetilmiş, gayet sade, yalın, düz... ''Lokum'' firmasının Paşabahçe mağazaları için özel olarak ürettiği bu kolonyalar hoş olmuş doğrusu, bildik kolonya alışkanlıklarına farklı bir yorum da denebilir bu üretimler için, piyasadaki kolonya çeşitlerine oranla azıcık pahalı olsa da keyifli, zarif ve sade hediyelik arayanlara hitap edeceğini düşünüyorum. Değişikliği sevenler de sevecektir muhtemelen, ben ne vakit kullandıysam kokusuyla hemen dikkat çekti. İkram ettiğim kişiler hem ambalajını, hem de kokusunu hoş ve farklı buldu, ''nereden, kaça aldın?'' sorusu çok soruldu. Neticede kolonya olduğu için kokusu öyle fazla kalıcı değil ama sürüldüğünde tazelik, ferahlık hissini gayet başarılı yaşatıyor insana. ''Lokum''un sahibesi Zeynep Garan'ı bu ince fikrinden dolayı tebrik etmek lâzım, farklı zevkleri okşayacak farklı kokular tasarlanmış ve her birine çağrıştırdığı mekân isimleri verilmiş. Söylediğim gibi; ben ''ıhlamur'' kokulu ''Nişantaşı''nı seçtim ve doğrusu çok da sevdim...

Düşünüyorum da; kişisel tarihimizin ve geleneğimizin  bir parçası olan kolonyanın dev adımlarla büyüyen parfüm piyasasına karşı ayakta durabilmesi hoş birşey... Eskiden evlerde muhakkak bulunan kristal görünümlü kolonya şişeleri boşaldığında kolonya satan dükkânlara gidilir, bu güzel cam şişeler tekrar tekrar doldurulurdu. Şahsiyetsiz malzeme ''plastik'' daha sonra bu işin içine de burnunu soktu! Dolayısı ile o zarafet, o hoşluk nispeten kayboldu:( Bunu hatırlatan ve eski zaman kolonyalarına güzel bir gönderme olan ''Lokum'' kolonyalarını tavsiye ederim. Ben çantamda taşıyor ve önüme gelene ikram ediyorum. Sıkılıp bunaldığımda avucuma döküp kokusunu içime çekmeyi seviyorum, beni çocukluğumun o dertsiz-tasasız zamanlarına uçuruyor sanki, bu telaşlı karmaşa arasında, kısa da olsa bir müddet orada kalmak iyi geliyor. Babama gülümsüyorum, babaannemin elini öpüyorum, annem düşüp kanattığım dizlerime söylene söylene kolonya sürüyor falan, işte öyle... Hayatınızda her daim ferahlık olsun efendim, şimdi bana müsaade...

3 Aralık 2010 Cuma

Tiffany'de kahvaltı!..


Bu bir kısa roman adı aslında ama muhteşem Audrey Hepburn'ün başrolünü oynadığı filmi sanırım kitabın önüne geçmiştir. Başlığı kasten seçtim elbette, benim anlatacağım kahvaltı hikâyesi Tiffany'de falan değil, İzmir'in Karşıyaka'sında, ''Atakent Unlu Mamûller'' adında ortalama bir dükkânda geçiyor. Buradan telefonla eve simit, boyoz falan sipariş ederdik arada, yolumuz o tarafa düşerse ekmek, çörek,poğaça vs. aldığımız da olurdu. Burayla alâkalı yegâne sıkıntımız, ne vakit arasak telefonu açan ve alt tarafı iki simit, iki boyozdan oluşan siparişi alana kadar bize ecel terleri döktüren, sinirlerimizi hoplatan, tekrar tekrar söylemiş olmamıza rağmen siparişi gene ve her halükârda yanlış ya da eksik göndermeyi başarabilen o hanım görevliydi! Bu görevlinin yaptığı iş konusundaki ciddî özrü artık ve ne yazık ki tecrübe ile sabitti, buna rağmen dışarı çıkıp alma imkânımız olmadığı zamanlarda, her türlü iletişim kazası riskini göze alıp evvelâ telefonda bu kadınla cebelleşiyor, derdimizi anlatana kadar hayli emek sarfediyor ve neticede eksik-gedik de olsa siparişimize kavuşuyorduk. Veya onun uygun görüp gönderdikleri ile idare ediyorduk da denebilir, arkadaşın çok tuhaf, farklı bir algı mekanizması vardı ve karşı taraf ne söylerse söylesin, siparişin niteliği onun anlayabildiği ile sınırlıydı! Artık alışmıştık...


Geçtiğimiz Pazartesi'lerden birinde o taraflarda bir iş mevzubahis oldu, bankaya mı ne gitmem gerekiyordu, şimdi tam hatırlayamıyorum, geçerken burada oturup ufak çaplı bir kahvaltı edelim, oradan işe-güce yönelelim dediydik. Hava da günlük-güneşlikti o gün, hâttâ bu sebepten köpek kız Fadik de gelsin istedim, nitekim geldi, kahvaltı müddetince o da dükkânın önündeki bir ağacın gölgesinde oturup etrafı izledi falan... Ama şunu itiraf etmem lâzım; istikameti o tarafa doğru tayin ettiğimizde ''dur bakalım, o mâlûm şahıs bu defa nasıl salakça bir karmaşaya imza atacak acep?!!'' dediydim, böyle diyerek de o mâlûm şahsın kahvaltının sonunda, o güne dek becermiş olduklarını solda sıfır bırakarak yapacağı asıl zirveyi (!)  mıknatıs gibi  kendime doğru çekmiştim, kuantum yasası işte bu şekilde işliyordu, evren iyi ya da kötü, tüm beklentilerimizi karşılamak üzere hazırda bekliyordu, bunu nasıl da unutmuştum!..

Neyse işte, çay, peynir, zeytin ve simitten oluşan bu mütevazı kahvaltıya günlük gazeteler de eşlik etti, sonra ev için ekmek, radyo için kurabiye vs. gibi başka unlu mamûller de satın aldım, ödemeyi yapmak üzere kasadaki mâlûm şahsa kredi kartımı uzattım. Hepsi hepsi 11 lira tutmuştu zaten, şifremi tuşlamam için uzatılan pos cihazına daha iki hane kadar basmışken montumun cebindeki cep telefonumdan bir mesaj sinyali geldi, sonra bakarım diye aldırmadım, şifremin tamamını tuşladım  ve alışverişimin tamamlanmasını bekledim. Ve fakat; pos cihazı ve mâlûm şahıs arasında bir sorun var gibiydi, bir türlü olması gereken şey olamıyor, bende kalması gereken kredi kartı slibi, alışveriş fişim ve kredi kartım bana uzatılmıyor, pos cihazına öyle boş boş bakılıyordu. ''Hayrola'' dedim, ''bir sorun mu var?..'' Mâlûm şahıs ''ehem, öhöm, bi yanlışlık oldu galba, kem, küm...'' gibisinden saçmaladı ki; bana göre bunda şaşılacak bir taraf zaten yoktu! Dedim ya, arkadaşın bu konulardaki başarısı tescilliydi, böyle şeyleri baştan bekliyordum. Bu arada cep telefonuma az önce gelmiş olan mesajı okuyayım dedim, kredi kartımın bağlı bulunduğu bankanın güvenlik servisinden geliyordu ve bankam bana ''Değerli müşterimiz, ..... nolu kartınızla Atakent Unlu Mamûller firmasından şu şu saatte yapılan 11.007.93 liralık işlem bilginiz dahilinde değilse şu şu numarayı arayınız'' diyordu! İlk okuyuşta şaka gibi geldi, evet ama bu bir şaka değildi, işiyle alâkalı öteki özürlerinin yanına pos cihazı kullanma özrünü de ekleyen bu mâlûm şahıs 11 liralık tutarı (artık küsûratı nasıl becerdiyse, orası hiç bilinmiyor?!!) pos cihazına 11.007.93 lira olarak girmiş ve benden şifre tuşlamam talep edildiği halde bu korkunç alışveriş gene kendisi tarafından hususî bir beceri ile şifresiz olarak gerçekleştirilmişti!..

Neyse efendim, olan olmuştu artık, hem pos cihazına yanlış tutar girildiği başka dükkânlarda da vakî idi, derhal iptal ve düzeltme yolu nasılsa açıktı ve ben de hiç asabımı bozmadan, halen bu işlemin yapılmasını ve kartımın bana verilmesini, yani artık şu işin hayırlısı ile tamamlanmasını, işime-gücüme yönelmeyi safça bekliyordum! Ama olmadı, olamadı, beni ve bu hadiseye şahit olanları hayrete garkeden asıl şey de buydu ya, ne mâlûm şahıs, ne dükkândaki diğer çalışanlar, ne de firmanın sahibi pos cihazına yanlış girilen tutarın nasıl iptal edilip düzeltileceğini bilmiyordu!.. Ortalık bir anda karıştı, sağa-sola telefonlar ediliyor, bağırılıp çağırılıyor, başka herhangi bir işletmede olsa tek tuşla halledilebilecek bu mesele giderek berbat bir global  kriz tadı alıyordu! Tabii bu arada benim asabım da aynı çizgide kalmakta zorlanır olmuştu, artık sabrım taşmak üzereydi ama tuhaf bir şekilde, korkutucu bir sükûnet içinde, halen bu saçma komedyanın sona ermesini bekliyordum. Bu firmanın sahibi de dükkânında kullanılan pos cihazının güvenlik şifresini bilmiyordu, bankasından kendisine sorulan suallere cevap veremiyor, çözümü son derece basit olan birşeyi adamakıllı krize dönüştürüyor ve benim dehşet katsayımı giderek yükseltiyordu! Mâlûm şahıs ise gayet pişkin bir şekilde, pos cihazının tuşlarının takılı kalmış olduğu iddiasını tekrarlayıp duruyor, etraftaki diğer çalışma arkadaşlarını ukâlaca azarlıyor ve bu halleriyle adetâ  ''artık kolları sıva ve bana derhal giriş, dağıt ağzımı-burnumu, yol saçımı-başımı, valla buna gerçekten çok ihtiyacım var, lûtfen...'' mesajını bana doğru yönlendiriyordu!..

Bir saati aşan bekleyişim içinde bankamla bir görüşme yaptım, kart bilgilerimi incelediler, derhal iptal ve düzeltme yapılmadığından ne yazık ki kredi kartımdan 11 bin küsûr liranın çekilmiş olduğunu, sorunu hatayı yapmış olan karşı tarafın çözmesi gerektiğini ifade ettiler. Bunlar olurken, işletmenin sahibi de tıpkı çalışanı gibi giderek daha fazla saçmalıyor, meseleyi çözecek yerde daha da düğümlemeyi başarıyordu, demek bu burası için bir ''marka'' özelliğiydi! Beni bile şaşırtan bir sabır ve sükûnet içinde bütün bu olan-biteni izledikten sonra ''eee, yeter artık be!..'' diyerek  yumruğumu simit susamlarıyla dolu tezgâha indirdim ve...

Sonrası banka müfettişleri, güvenlik yetkilileri vb. kişilerle yapılan bir sürü telefon konuşması, adım adım takip edilen çok lüzûmsuz+can sıkıcı bir süreç ve bu hikâyenin anlatıldığı herkesin yaşadığı büyük şaşkınlıktı elbette. Sadece bir tuşa basılarak yapılabilecek bir iptal işleminin nasıl olup da becerilemediğine ne yetkililer, ne de hikâyeyi dinleyenler bir türlü akıl erdiremedi. Hele hele, işletmesine ait pos cihazının bırakın nasıl kullanılacağını falan, bankası tarafından verilen güvenlik şifresini dahî bilmeyen bir firma sahibinin varlığına çoğu kişi inanmadı. Atakent'de yapılan basit bir kahvaltı işte bu sebepten ''Tiffany'de Kahvaltı''ya dönüştü! Neredeyse iki senedir telefonla evden sipariş verdiğimiz Atakent Unlu Mamûller firmasına, tarihe geçen bu kahvaltıdan bir süre evvel ettiğimiz telefonda, her zamanki gibi  birkaç simit ve ekmek sipariş etmek istemiş, ancak telefonu açan gene aynı mâlûm şahsın (iki senedir sipariş getirildiği halde) ''bizim evin dağıtım bölgelerine girmediği ve siparişleri getiren çocuğun adresi bilmediği'' şeklindeki cevabıyla tatsız bir şakaya konu olduğumuzu düşünmüştük! Arkadaş meğer asıl büyük (!) şakayı sonraya saklarmış , telefondaki embesilliği buna zemin hazırlarmış, biz nereden bilelim? Yaşadık, gördük ve artık bırakın o dükkândan alışveriş yapmayı, bir daha önünden bile geçmemeye yemin ettik elbette...

On gün kadar süren işlemlerden sonra, az kalsın dünyanın en pahalı kahvaltılarından biri olarak kayıtlara geçecek olan bu saçma kahvaltının yanlış çekilen tutarı kredi kartıma iade edilebildi! Şimdi önüme gelen herkese bu trajikomik serüveni anlatıyor ve ikaz etmeyi görev biliyorum. Kredi kartı ile yaptığınız alışverişlerde lûtfen çok dikkatli olunuz, sliplerinizi ve orada yazılı tutarı alır-almaz derhal kontrol ediniz, alışveriş yaptığınız müessesedeki görevlilerin  zekâ seviyesi, pos cihazı kullanma becerisi, bilgisi ve işine gösterdiği itinayı muhakkak önemseyiniz. Embesilliğini defalarca tescillemiş elemanların halen, ısrarla çalıştırıldığı ve giderek daha büyük rezilliklere imza attığı/atacağı, karşılıklı mağduriyetlere sebep olduğu/olacağı firmalardan uzak durunuz, bu gibi durumları defalarca gözlemiş olmanıza rağmen, gene de  iyi niyetinizi muhafaza etmenin fayda yerine zarar getireceğini kabûl ediniz. İşini severek, hürmet ederek, itina ile yapan, becerileri arasında muhakkak eksiğini-yanlışını kabûl ederek müşterisinden özür dileyebilmek varolan, kim olduğunun, nerede bulunduğunun ve ne yaptığının FARKINDA OLAN elemanlarla çalışan firmaları tercih ediniz...

 Haa, konu ile alâkası yok belki ama, bir de şuraya bakınız istersiniz, memlekette ''doğru'', ''iyi'', ''güzel'', ''faydalı'' şeyler de olduğuna dair ışıktır en azından, umuttur, Kazdağları'ndan esen temiz bir nefestir hiç olmazsa, değil mi ya? Sevgi ve selâmlarla...

27 Kasım 2010 Cumartesi

New York dolaylarından derlenmiş bir türkü...


Üzerinde çok tartışıldığını ve daha da epey tartışılacağını biliyorum. Yani; deyim yerinde ise ''bu pilav daha çok su kaldırır'', bunun farkındayım. Birşeye ''iyi'', ''kötü'' ya da ''vasat'' falan diyebilmek için evvelâ onu deneyimlemek gerekir, peşin hükümle hareket etmeyi sevmem. Bu sebepten kalkıp filme gittim, klasik sublaj saçmalıklarına artık hiç tahammülüm olmadığındandır ki ''orijinal'' versiyonun gösterildiği bir seansı seçtim...

Amerikan tarzı aksiyonun filmin başından ortaya çıkacağını ben de tahmin etmiyordum ama öyle oldu. Mustafa Sandal biraderimiz işin başından sonuna kadar beni epey şaşırttı doğrusu, dersine iyi çalışmış demek yerinde olur, tebrikler. Eski arkadaş Hüseyin Avni Danyal'ın oyununda şaşacak bir taraf yok, adam zaten bu işin eğitimini almış, okulunda okumuş, kendine bir rol kalıbı seçmiş, oynuyor. Hüseyin Avni bu tarz rollerin içini dolduruyor, ayağına cuk oturan bir ayakkabı gibi, hakkını veriyor. Halûk Bilginer'in bazen beni rahatsız edebilen abartılı oyunculuğu bu filmde pek öne çıkmamış, filmin omurgasını iyi taşıyor, fazlaca eğip bükmüyor. Amerikalıları ve Mahsun kardeşimizi bir tarafa ayırırsanız, öteki rolleri üstlenen oyuncularda kayda değer birşey yok, düzgün oynamışlar, işlerini yapmışlar işte...


Baştan belirteyim; ben bu genç adama saygı duyuyorum. Bu sinema adına yaptığı herşeye koşulsuz şapka çıkartmayı gerektirmiyor kuşkusuz, daha ziyade emeğine, ilerleme cesaretine ve kendini aşma gayretine duyulan bir saygı bu... Nitekim; bence gene kendini oynuyor Mahsun, konuşmasındaki dialektten tutun da, hep kullandığı beden diline kadar bu böyle. ''Hoop, n'oluyoruz lan, bu da nesi?'' dedirtmiyor adama yani. Bu filmde haylice şiddet içeren sahnelerin burun-çene vs. dağıtıcısı olarak gördüğümüz genç polis rolünde de tuhaf kaçmıyor dolayısı ile, belirlediği hedef uğruna ''eğer omlet yapacaksan elbette birkaç yumurta kıracaksın kardeşim!'' mantığı içinde hareket eden Fırat karakterinde izleyiciyi irkiltmiyor, uymuş, olmuş, aferin, daha ne?..

Bu senaryo içindeki rolünü gayet dengeli bir üslûpla giyinip, haliyle parmağının ucu ile oynarcasına kotarmış olan kişi Danny Glover. Sonradan imana gelmiş, hidayete ermiş müslüman zenci ve vefalı arkadaş kimliğinden çok daha müşkül rollerde izledik evvelce kendisini, mâlûm... Adamın zaten bir kişiliği, üzerine oturmuş bir karakteri ve tarzı var, New York'ta, topluca kılınan namaz sahnesinde belindeki rahatsızlıktan ötürü sandalyede oturarak namaz kılması falan, hiç batmıyor, yapıştırma durmuyor. Diğer Amerikalı oyuncular için fazla birşey söylemek bence gereksizdir, taş atıp kollarını fazlaca yormadan, öyle çok da derinlik derdine falan düşmeden işlerini yapmışlar işte. İyidir, kâfîdir...

Filmin akışında ciddî mantık hataları yok mudur, elbette vardır. Ancak bu hatalar ve bazı Amerikanvarî görsel  ıkınmalar, kocaman iddialarla ortaya çıkarılan ve kurgusundaki donukluklar yüzünden izleyene hafakanlar bastıran, sonunda da  ''bu muymuş ulen?!!'' dedirten çoğu yerli yapımdan fazla değildir ki, bunu hiç olmazsa sonuna kadar izleyebiliyorsunuz, ne olmuş yani? Bu arada; kimi kareleri çok da sevdim, kamera hareketlerini, oyuncunun durduğu yeri, arkasındaki-önündeki fonu beğendim. Kareyi kuran şahıs Mahsun ya da bir başkası olabilir, bundan bana ne? ''En bi yönetmen benim, ben neylersem güzel ve özel eylerim!..'' iddiasındaki birçok Türk sinemacının böyük böyük şişinmelerine (!) rağmen, sanata ve emeğe duymam gerektiğine inandığım saygıdan yola çıkarak bütünüyle ''tın tın'' bulduğum halde sonuna kadar, sabırla ve ne yazık ki zorla  izlediğim, finalinde de baba bir hayâl kırıklığı ile koltuktan kalktığım çok film oldu. O sebepten; sırf bu filmi Mahsun Kırmızıgül ortaya çıkardı diye kıyasıya eleştirmeyi tuhaf bulmaktayım, kimse kusura bakmasın...

Mahsun bu memleketin kimi hakikatlerini bir derleme şeklinde sunmayı, böylece altını çizmeyi faydalı görüyor anladığım ve izlediğim kadarı ile, hani bir taşla birden fazla kuş vurma vaziyeti yani, olabilir, sakıncası yok bence. Neticede salt inancına dayandırarak can yakmak da, kan davası da, şu veya bu gerekçe ile körükörüne adam suçlamak da  bütünüyle saçmalık, bunların vurgulanmasında bir tuhaflık olmasa gerek diye düşünüyorum...

Ezcümle; bu film New York dolaylarından derlenmiş bir türküdür belki de, türküler şimdinin uyduruk pop şarkıları gibi sadece aşk ya da ayrılık acısı ezberinden beslenmez, yaşanmışlardan yola çıkar, çoğu zaman epey eski köklerden dallanıp budaklanır, hikâyelerinde eski acılar, hesaplaşmalar, yüzleşmeler falan vardır. Ve ''ben kimim ki lan Danny Glover'ı falan yöneteceğim, peh...'' kalıbı içine hapsolmayıp bunu da denemeyi göze alabilen birine bence hürmet etmek lâzımdır. Ayrıca; beğenmeyen dinlemesin efendim, silah zoru yok yani, bu kadardır...

Filmden bir diyalog: Dinibütün ve iyi insan Hacı rolündeki Halûk Bilginer irticaî teşkilât kurma ve yönetme iddiası ile enselenip Türkiye'ye getirildikten sonra çapraz sorguya alınır. Hep aynı şeyleri tekrar eden ve konuyla ilgisi olmadığını belirten Hacı'nın kayda değer hiçbirşey söylememesi üzerine tecrübeli amir rolündeki Salih Kalyon artık zıvanadan çıkar.

Hacı: Yemin ederim benim bu işlerle hiçbir ilgim yok, ben sadece Allah'a bağlıyım...

Emniyet amiri: Ulan sen sadece Allah'a bağlısın da biz Devlet Su İşleri'ne mi bağlıyız ha, konuş, anlat şerefsizzz?!!!!  

24 Kasım 2010 Çarşamba

Tencerede neler var?..

Efendiiiim; araya önce bayram, sonra bir hafta kadar süren soğuk algınlığı falan girdi, yazı bu ve buna benzer sebepler yüzünden habire ertelendi. Yazılma sırası bekleyen çok konu vardı, bu arada birikenler de benim tencereye eklendi. Dolmalık biber şeklindeki bu tencereyi Madrid-Pinto'da, bir sürü tuhaf ve ucuz zımbırtıyı bir arada satan bir Uzakdoğulunun dükkânında görmüş ve derhal sevmiştim. Zaten sadece bir adet kalmıştı, o da rafların birinde tozlanmış, birinin onu farketmesini bekliyordu. Satıcı fiyatını da bu yüzden hatırlayamadıydı, ''ver işte beş-altı, euro, al git bacım'' durumu yaşanmıştı, ben de alıp gelmiştim. Sevimli dış görünüşü haricinde bir halta yaramazmış meğer, içindeki kaplama hemen sıyrıldı, orası-burası paslandı falan ama bunlar benim tencereyi sevmeme manî değildi elbette, şekilde görüldüğü gibi halen birlikteyiz:)

Ben ona ''konu tenceresi'' diyorum ve aklıma gelenleri ufak kağıtlara not edip içine atıyorum. Olaylar, konular bir müddet birikiyor böyle, geceden suya konmuş kurufasulye gibi bekletiyorum onları. Sırası geleni tencereden çıkarıp değerlendirmeye alıyorum. Ancak bu defa tencere biraz fazla doldu, çeşitli sebeplerle bir miktar  ihmâl mevzubahis oldu. Sürü-sepet film izlendi meselâ, ''New York'ta Beş Minare'' bunlardan sadece biriydi, yazılacak. İzmir'de hayata geçmesi hayli yakın olan, muhteşem bir alternatif yaşam projesi var ''35.Sokak'' diye, beni öyle kuşatan, kucaklayan bir proje ki bu, o da yazılacak ve bana kalırsa ''35.Sokak'' seçilmiş ve tasarlanmış yaşam biçimine dair ne kadar ezber mevcutsa hepsini bozacak. Sonra fıkra gibi, şaka gibi, bütünüyle birebir yaşanmış bir kahvaltı hikâyesi var tenceremde, embesilliği telefonla sipariş alamamadan tescilli bir unlu mamûller dükkânı çalışanının hepi-topu 11 liralık kahvaltı bedelini kredi kartımdan 11.073.90 lira olarak, aslında varolmayan küsûratı ile beraber çekme başarısının bankaların güvenlik servislerini ayağa kaldırması ki, elbette ballandıra ballandıra, çeke uzata, keyifle anlatacağım! Kayıtlara geçmiş en pahalı simit-peynir-çay üçlemesinin hikâyesi eminim herkesi güldürecek ve en basit görünen işi bile adam gibi, dikkatle, saygıyla yapmanın önemi üzerine  düşündürecek:) Bir kolonya üzerine de yazacağım, ıhlamur kokan, bildik kolonya fikirlerini ustalıkla değiştiren bir kolonya üzerine...

Daha başka şeyler de var tabii, sırasını bekliyor hepsi. O sebepten; bir girizgâh olsun bu, toparlayayım, ayıklayayım, sıralayayım ve öyle oturup yazayım istiyorum. Velhasıl tenceremin kapağını açıp şöyle bir  içine baktım, şimdilik kaydı ile  tekrar kapatıyorum:)

18 Kasım 2010 Perşembe

Kurban edilenler...


Bunu daha önce yazmıştım, gene yazmakta sakınca görmüyorum. Şuraya bakarsanız detaylar hakkında daha fazla fikir sahibi olacak ve belki bu çalışmaya siz de katılacaksınız. Greenpeace'in gayet yerinde bir uyarısı ve doğru bir uygulamasıdır. Büyümesine fırsat tanımadığımız, bencilce ve hoyratça avladığımız  balıkçıklarla birlikte deniz rezervlerimizi ne uğruna kurban ettiğimizi düşünmek adına faydalıdır. Ve tabii ''acaba burada kurban edilenler yalnızca onlar mıdır?'' sualine de cevap aramaktır...
(Benimki kaç santim öğrendim: http://bit.ly/d8PtfD, seninki kaç santim?)


Bana tuhaf geliyor, üzgünüm. Başlangıç mantığı ve temel gaye olarak doğru ama şu an geldiği nokta bana göre çok trajik:( Çünkü tablo hiç değişmiyor, her sene artık lûtfen farklı olmasını diliyorum ama olmuyor. Düşünüyorum; Allah aşkı adına yapılan bir ibadet, Allah'ın aşkla yarattığı varlıklara bu kadar hürmetsiz, bu kadar acımasız, bu kadar insafsız davranmayı nasıl gerektirebilir ki? Yaradanına yaklaşmak için kurban edeceğin varlığa nasıl, hangi hakla, hangi üstünlük zannıyla bu kadar berbat ve saygısız davranabilirsin? ''Kurban'' adında bile tabii olarak bir kutsiyet ve kıymet yok mudur ki zaten? Ahvale bakılınca artık öyle olmadığı açıkça görülüyor! Üstelik bu vaziyet düzeleceğine yıldan yıla daha da beterleşiyor sanki! Hani ''ibadetimi yaparım ama bunun için bana emrolunan kaideleri nah takarım! Kafama göre keserim, biçerim, kan akıtırım, böylece günahlarımı kanla yıkar, Allah'a yaklaşırım, kimseye de lâf söyletmem çünkü bunun adı ibadet, mühim olan da bunu ne şekilde olursa olsun yapmak, işte o kadar!'' tavrı okunmakta sanki haberlerden, görüntülerden, ifadelerden... Burada da; ''zûlmederek,  dinî, sıhhî ve vicdanî kaideler umursanmadan gûya kurban edilen hayvanlar mı acaba sadece kurban edilen? Kim kimi kandırıyor yani şimdi?..'' suali dönüyor zihnimde. Bu yüzden sevmiyorum, içime kapanıyorum, susuyorum, ben bu bayramı hiç öyle  ''bayram'' gibi kutlayamıyorum. Birgün belki aslolan mânası yeniden farkedilir ve buna göre davranılır, bilemiyorum, bunu halen safça umut ediyorum. Ne diyeyim ki başka, inşallah diyorum...

13 Kasım 2010 Cumartesi

İstanbul'a bakıyorduk...

''İstanbul'a bakıyorduk denizden. Ölülerimizin yüzlerine bakıyorduk. Onların gözlerindeki kendi kederimize. Çaresizliğimize bakıyorduk, avuçlarımızda beliren zavallılığa, kanımızda filizlenen korkaklığa... Elimizden alınan hayata bakıyorduk. Güneşli günlerimize, umut dolu sabahlara, eğlenceli bahar akşamlarına... Sönen anılarımıza bakıyorduk, ölen hayallerimize, yıkılan düşlerimize... Sönen anılarımızı, ölen hayallerimizi, yıkılan düşlerimizi yüklenip yorgun bir şilep gibi bizden uzaklaşan şehrimize... Şehrimizle birlikte yitirdiğimiz kendimize bakıyorduk...''

Kitap arkası cümleleri bunlar. Hani kalın bir kitabı okumaya üşenen çakma entellerin göz atmayı seçtiği en kolay kaynaktır ya, kitap hakkında kâfî mâlûmata arka kapağı okumak sureti ile erişebileceğini zanneden çok insan vardır hâlâ... Bu kadarcık okuma zahmetine katlanmalarına dahî hürmet etmek icap eder belki de, onu da yapmayabilirlerdi zira:) Dan Brown'un ''Melekler ve Şeytanlar'' kitabı koltuğunda, Roma'yı karışlayanlara karşılık artık bizim de bir kitabımız var diyebiliriz ve bunun için kısmen sevinebiliriz. Zira; Ahmet Ümit'in ''İstanbul Hatırası'' hem polisiye, hem de tarihseverleri ortak çizgide buluşturabilecek bir eser olarak niteleniyor. Henüz yeni aldım, okumadım ama hakkında fikir sahibiyim, röportaj yaptım en azından... Elbette okuyacağım ve bende bıraktığı izleri paylaşacağım.

Kahve ve çikolata ise birbirine yakışır zannımca, iyi arkadaş sayabiliriz bu ikisini... Kahve bol köpüklü ve usûlüne uygun yapılmış tarafından, çikolata ise evde mevcut, hafiften bayatlamaya yüz tutmuş çikolataların benmari usûlü ile eritilip yeniden kalıba dökülmüş halidir. Şekil bozuklukları ve kısmî çatlaklar müessesemizin orijinal  ikramı olup, hesaba dahil değildir:) Bu üçleme ile çevreye vermemiz muhtemel zararlardan ötürü özür diler, gene kitaptan iki cümle ile yazımızı bitiririz efendim:

- İnsan ruhunun yarası dikiş tutmaz...
ve
- Handan'a yazdım o şiiri. Hayatımdaki tek kadına...

Geceniz kahve, çikolata ve İstanbul koksun dilerim. Şimdi;  ayaklarımın ucuna basarak, sessizce giderim... 

10 Kasım 2010 Çarşamba

Anî...

İçinden ''İstanbul'' geçen bir şarkı gibi, içinden ''İstanbul'' geçen bütün şarkılar gibi... Biraz hüzünlü, biraz sevinçli, hazırlıksız, çabucak, kısa ve anî...

İçinde ''İstanbul'' olan birçok cümle kurdum, nasıl uçtum, nasıl kondum, içinden nasıl bir nefes gibi geçip gittim, hatırlamıyorum... Özetle; ansızındı, karmaşıktı, başladığı gibi bitti sanki. Nasıl oldu bütün bunlar? Bilemiyorum, hiç bilemiyorum...

6 Kasım 2010 Cumartesi

Takdir...


Sevdiği kadının hayatına çok şey ekleyen, onu destekleyen, çoğaltan, büyüten, onunla birlikte büyüyen ve senelerdir cesaretle, istikrarla yanyana yürüyen bu adamı takdir ediyorum. Şu şekilde ifade ettiği hayat felsefesine ise şapka çıkartıyorum, altına denden koyuyorum, ayağa kalkıp öyle alkışlıyorum:

FARKLI OLMAYA CÜRET ET!


DAHA ÜSTÜN BİR HAYATI HEDEFLE!


SIRADAN OLMAK ÖLÜMDÜR!

Çoğunluğun kuralları yerine kendi prensiplerine öncelik ver. Seçimlerini kendi etik kurallarına, değerlerine ve prensiplerine göre yap ve sonuçlarından tamamen kendin sorumlu ol. Çoğunluğun dayattığı bir hayatı kabullenme. Topluluktan farklı olmaktan korkma ve farklı olduğun için kendini sev. Topluluk farklı olandan korktuğu için senin aynılaşman için elinden geleni yapacaktır, taviz verme. En küçük tavizin bütünlüğünü yitirmen demektir. Çoğulların takdirini ve onayını beklemek en büyük zayıflıktır. En değerli takdir özeleştiriden doğandır.


Sıradanlığı asla kabullenme. Sürekli daha yüksek seviyeli bir varoluş şekli ve üstün bir hayatı hedefle. Daha üstün bir hayat her zaman daha çok para, daha çok mal, mülk demek değildir. Daha üstün bir hayat mutlak özgürlüğe ulaşma çabasıdır. Bu da ancak kendi prensiplerin doğultusunda yaşamaktır. Bilimde ve sanatta devrimler yapanlar her zaman sıradışı insanlar olmuştur.


Bilinmeyenden korkmamak ve anlamaya çalışmak, iyi ve kötü, doğru ve yanlışı ayırt etmek bilgeliktir. Bilgelik hayattaki tek gerçek güçtür. Zihinsel ve duygusal gelişim için çalış. Duygu ve düşüncelerinin mutlak hakimi ol. Şiddet ve yıkımı reddet. Cehalet ve sorumsuzluk en büyük düşmanlardır. Bilim en değerli araçtır, kullan.


Hiçbirşeyi sorgulamadan ve kendi yargından geçirmeden kabul etme. Varoluşunun tek sorumlusu sensin. Kendini tanımladığın şekilde varolursun. Sana satılan tüm maskeleri reddet. Büyü. Kendi kendini yarat... diyen Demir Demirkan aynı zamanda bir vegan ve bu seçiminin gereklerine göre yaşıyor. Ezcümle; bu adamın duruşu, bakışı, üslûbu, tavrı vb. tarafımdan seviliyor.

                                    

Henüz erişkin boya gelmemiş, ufacık/yavrucuk balıkların avlanması suretiyle denizlerimizdeki balık rezervinin hızla ve korkutucu şekilde azalıyor olduğu yeni bir haber değil, Allah kahretsin, ne yazık ki değil! Ve bu vaziyet yıllardır kimsenin pek umurunda da değil/di, hep olduğu gibi yumurta kapıya dayanınca bazı acı hakikatler farkedildi. Greenpeace Akdeniz'in yukarıdaki çalışmasını da takdir ettim, aciliyeti olan bu konuya dikkat çekmenin pekçok farklı yolu olabilir tabii ama, bu memlekette kafalar daha ziyade apışaralarına odaklı olduğundan ''seninki kaç cm?'' diye kütedenek sorarsanız çok kişiyi irkiltmeyi, dürtüklemeyi  becerirsiniz. İyi akıl, ustaca bir yaklaşım, bu sualin cevabı mahiyetinde de ''boyut önemlidir!'' demiş ve konunun vehametini izah etmişler, bravo, çok tuttum, hakikaten tebrikler. Başka türlü kimse yavru balık, balık rezervleri, gidiyor/bitiyor, tükeniyor falan gibi lüzumsuz (!) şeylere kafa yormaz, ''ne diyo la bunlar?'' diye okuma zahmetine katlanmazdı. Netice olarak ne diyoruz; balık avı da katliama, soykırıma dönüşmesin, unutmayın efendim, bazı hallerde ''BOYUT ÖNEMLİDİR!..'' Hem de çok önemlidir, aman diyelim yani, ona göre...

3 Kasım 2010 Çarşamba

Kedili...


Kedi kadının yanındaydı
Kadın gecenin yanındaydı
Kedi gitti geceye değdi karardı
Döndü kadına değdi
Bir kadın portresi belirdi
Elinde siyah bir gül vardı
Kucağında kırmızı bir kedi...

Özdemir Asaf


Bugün kargo geldi, zarfın içinden oluklu mukavvadan sarı bir kutu, kutunun içinden de bu gerdanlık çıktı. Çift taraflı, eskitilmiş bir madalyon uzun, kahverengi bir zincirin ucuna yerleştirilmiş, madalyonun üzerinde beyaz dantelden bir fiyonk, altında ise iri bir inci tanesi... Madalyonun her iki yüzünde de kedi var, biri evcil, öteki vahşi. Zincirin klips kısmında ise küçük bir inci tanesinin altında sallanan güzelim bir yusufçuk. Çok sevindim, hemen boynuma taktım, bütün gün onunla dolaştım:) Kendimi o eski ve güzel zamanlara ait sandım. Dostlarım bu gibi ''kedili'' şeyleri çok sevdiğimi bilir, denk geleni alıp bana ulaştırırlar, sağolsunlar. Bu defa canım Cheetos, muhakkak sevgili Batos'un da bilgisi dahilindedir tabii:) Bu iki kıymetlim benim ruhuma dokunacak, içimi ısıtacak şeyleri iyi bilir, tam da böyle sevinmelere ihtiyacım olan zamana rastlatır ve öte yandan da içimi sızlatırlar. Birlikte olduğumuz zamanları ne kadar özlediğimi farkederim. Ama mesafelerin izafî olduğunu da bilirim elbette, yüreğimi böyle serinletirim. Daha ne diyeyim ki? Ankara'daki can parçalarıma çok teşekkür eder, daima hayatımda olmalarını dilerim...