31 Ocak 2013 Perşembe

Şifalar OLsun...


Kime sorsanız herkes hasta bu aralar, bağışıklık sistemlerinin genel olarak yerlerde süründüğünü söylemek mümkün! İnsandan insana bulaşan viral hastalıkların yanında, üşütme ve bağışıklık düşüklüğünden kaynaklanan keyifsizlik halleri, kuru öksürükler, burun ve geniz akıntıları, balgam çokluğu vaziyetleri yaygın. Haliyle millet ilaç kutularına saldırıyor hemen amaaaaa?.. Antibiyotik öyle hemen ve her durumda kullanılabilecek bir ilaç değildir bu bir, hastayım diye habire yuttuğunuz o vitaminler bağışıklık sisteminizi derhal hooop diye ayağa kaldırmaya yetmez bu iki, beslenme ve yaşam sisteminizi gözden geçirip bazı ekleme ve çıkarmalar yapmazsanız, geçici olarak düzelseniz bile tekrarı muhakkak gelecektir bu da üç...

Kış sebzelerini küllîyen öneriyorum, bilhassa balkabağı, ıspanak, kereviz, havuç, pancar ve siyah turbu. Bunlardan dilediğiniz kadar çeşitleme yapmanız mümkün. Ben havuç, pancar ve siyah turp salatasına bayılıyorum meselâ, bol limon ve az zeytinyağı eşliğinde çok lezzetli oluyor. Her gün ev yapımı bir çorba içmek de bana göre gereklidir, sadece tarhana-mercimek-şehriye çizgisinde takılıp kalmanıza lüzûm yok, hayâl gücünüzü işletin, elinizin altındaki sebzelere alıcı gözle bakın ve her gün farklı bir çorba ''yaratın'' kendiniz+sevdikleriniz için:) Meyve konusuna hiç girmiyorum zaten; ortalık portakal, elma, ayva, armut, kivi, muz, mandalina vs. kaynamakta. Benim formülüm iri bir kâse yoğurt içine doğranmış meyveler, ekşi olur diyenler biraz balla tadlandırabilir, sabah kahvaltısından başlayarak dilediğiniz her zaman kaşıklayabileceğiniz bir öğündür. Akşam yemeğinden sonra çiğ olarak meyve yemenizi önermem, meyveyi daha ziyade ara öğün olarak değerlendirmek gerekiyor... 

Fındık, ceviz ve kabak çekirdeği çereziniz olsun, bunlar tuzsuz, kabak çekirdeği haricinde de kavrulmamış yani çiğ olursa mükemmeldir. Arada kestane de atıştırılabilir tabii, gene de hepsini abartmamak lâzım. Mevsim kış diye karbonhidrata yüklenmeyin, habire hamur işi, makarna, ekmek vs. tıkıştırmayın midenize, aynı şey beyaz şeker için de geçerli. Pirincin de şeker kaynağı olduğunu aklınızda tutun, yemeklerin yanına beyaz pirinç pilavı yapmak yerine taze salatalar, sebzeli cacıklar vs. yapmayı deneyin. İllâ et yiyecek ve gerekli proteini hayvansal gıdadan alacaksanız tercihinizi balıktan yana kullanın. Reçel ya da çikolata-fındık kreması yerine doğal bal ve tahin-pekmez kullanın. Demlediğiniz çayın içine birkaç karanfil tanesi atmayı alışkanlık haline getirin, ben bunun yanında bir tane kabuk tarçın ve evvelden soyup yediğim portakallardan ayırdığım kabuklardan da ekliyorum, çok lezzetli bir kış çayı oluyor...   
 
Sigara içiyorsanız bırakmanın bir yolunu bulun, sigara içen birinin tam olarak ''sağlıklı'' olabilmesi hiçbir zaman mümkün değildir. Alkol eşittir yüksek oranda şeker, bunu unutmadan dozunda aldığınız alkol, bilhassa kırmızı şarap fazla zarar vermez ama muhakkak bol suyla dengeleyin. Alkolün her çeşidi hücrelerinizden su çeker, bu yüzden ne içerseniz için, abartmadan için. Benim mütemadiyen yapıp içtiğim bir içeceği de kısaca tarif edeyim, taze zencefil, limon suyu ve balla yapılıyor. Kök zencefili ufak ufak doğrayıp ayrı bir demlikte kaynatıyorum. Kokusu iyice çıkınca altını kapatıp soğumaya bırakıyorum. Bu arada üç-beş limonun suyunu sıkıp bir kavanoza koyuyorum, ağız tadıma göre bal ekleyerek uzun saplı tahta bir kaşıkla karıştırıyorum. Soğumuş olan zencefil suyunu bu karışıma ekliyorum, kapağını kapatıp çalkalayarak karıştırıyorum, gidip gelip içiyorum. Bu zencefilli-ballı limonatanın bekletilmemesi, taze olarak tüketilmesi gerekiyor, bilhassa Hindistan'da çok sevilerek içilen bir meşrubat denebilir, dünya genelindeyse grip ve soğuk algınlığının bir numaralı ilacı olarak biliniyor,  bakınız bir tarif de burada ...

Son olarak; dış varlığınız kadar içselliğinizi de önemseyin, pilates, yoga, yürüyüş vs. gibi egzersizlerin yanında nefes teknikleri, meditasyon, topraklanma ve gevşeme çalışmalarını da öğrenip uygulayın. Kendinizi sevin, takdir edin, değerli OLduğunuzu farkedin, her kim olursa olsun, etrafınızdakilerin özsaygınızı zedeleyecek tutumlar içinde olmalarına katiyen müsaade etmeyin, gerektiği yer ve durumda ''HAYIR!'' demeyi  artık kendinize öğretin. Bir de; ne yaparsanız yapın, tabiattan sakın kopmayın, uzaklaşmayın. Onu bütün parçalarıyla birlikte varlığınızın devamı olarak algılayın. Koruyun, kollayın, daima hürmetle ve şükranla selâmlayın. Cümleten şifalar OLsun efendim:)

26 Ocak 2013 Cumartesi

Dosta-düşmana selâm:)



İzleyebilenler sevmişti, izleyemeyip merak edenler de çoktu. Program kaydı elime geçer geçmez YouTube'a yükledim ki; isteyenler izlesin. İstemeyenin izlemesi gibi birşey de sözkonusu olamaz zaten, değil mi?:) Çok değerli arkadaşım Gürol Tonbul'a ve program ekibine yeniden teşekkür etmek isterim. Programda andığım dostlarıma ve düşmanlarıma da bakî selâm ederim:) İyi seyirler efendim...
(14 Ocak 2013 Pazartesi akşamı, Yeni Asır TV'de yayınlanan ''Güzel Sanat'' programı...) 

25 Ocak 2013 Cuma

Evrenin seyir defteri...

 
 

Değerli hocamız Sami Şarhon, bir seneden bu yana devam ettirdiği aylık periyodik İzmir çalışmalarını gerçekleştirmek üzere geldi. Akşam Alsancak Anahtar Akademi'de bir toplu çalışması vardı, beraber gittik. Bu çalışmada ''akaşik kayıtlar''a bir göz attık, ''evrenin hard disk''i veya ''seyir defteri'' diyerek basitçe özetleyebileceğimiz bu kayıtlar üzerinde nasıl çalışabileceğimizi, birikmiş ve bize engel olan karmaları nasıl çözümleyebileceğimizi öğrendik. Hocamız hemen her dersin sonunda olduğu gibi; bu derste de asıl meselenin ''an''da kalarak OLanı kabûllenmek, akışa direnç göstererek suyun tersi yönünde yüzmek değil, suyla beraber akmak olduğunu, ancak bunun hiç tepkisiz ve tamamen duyarsız bir teslimiyet haliyle de karıştırılmaması gerektiğini tekrarladı. Artık biliyorduk ki; bunlar arasındaki açık ara farkı algılamak zaten ''farkında OLmak''tı. Katılımcılar konu üzerindeki düşüncelerini, derin meditasyon sırasındaki deneyimlerini paylaştılar, kafalarını kurcalayan soruları sordular. Her zamanki gibi, varOLanlara yeni bilgiler ekleyen, ortak bilinç enerjisiyle daha da anlam kazanan faydalı bir çalışmaydı, değerli hocamıza ve tüm katılımcılara bir kez daha teşekkür... 
 
Anahtar'a girdiğimizde farklı bir iklim vardı, çıktığımızdaysa tamamen farklı! Biz çalışmaya başlarken ortada yağmur falan yoktu, birkaç saat sonra çalışmayı tamamlayıp akademiden çıkarken ortalığı sular-seller götürüyordu! Neyse ki fazla zorlanmadık, olağandışı sayılmayacak bir trafikte hayırlısıyla Karşıyaka'ya vardık. Şiddetli yağış ben eve girerken devam ediyordu, dolayısıyla hane halkı kupkuruyken ben hayli ıslaktım! Kapıdaki ''olay yeri inceleme'' durumu yukarıda görüldüğü gibiydi, bu aşamayı da tamamlayıp giysileri değiştirdik, kurulandık, birazdan kahve haline gelecek suyu kaynatmak üzere düğmeye de bastık. E daha ne OLsun efendim, bin şükür halimize, ''evrenin seyir defteri''ni fazla ıslanmadan kurtardık:)

Belki de en çok...



orda yağmur sokağında
savrulmuş günlerin kaldı
bir şiire başlamanın
kederi ve yalnızlığı
ince bir su gibi aktı
orda yağmur sokağında


unutma bunu unutma
yıldızlara savrulsan da
hep kendi izini sürdün
kendini taktın yakana
arada bir düşürdüğün
unutma bunu unutma
orda yağmur sokağında
savrulmuş günlerin kaldı

........................................................
                                                               
(Ahmet Uysal/''Orda Yağmur Sokağında''/Acının Gümüşü-Bilgi Yayınları 1999) 
Ve yağmur yağmakta bu gece  Dinçer Sezgin Parkı'na,  belki en çok ölü bir şairin anısına...

21 Ocak 2013 Pazartesi

Kızıma not...

 
Ege; kızım, en az seni yaşadım ama en sıcak da seni sevdim. Abini ben büyütebildim ama hep uzak kaldım sana. Sebep o, bu, şu, farketmez. Senden iyi bir kadın olmanı istiyorum. İyi kadın erkeğini mutlu eder. Ama sadece dikkatli ol. Bir gün gelip de ''baba, hamileyim'' dersen, karşındakinden çok sana kızarım, dikkatli olmadın diye. Erkekler aptal çünkü. Kızım, senden de, abinden de bir beklentim yok. Bana yaşamlarınız için hiçbir teşekkür borçlu değilsiniz. Siz, ben istedim diye varsınız ve size yapılmış olan herşey gerekliydi. Analarınız, ''ben yemedim, içmedim, sizi büyüttüm'' diye duygu sömürüsü yaparlarsa aldırmayın. Yalan! Mecburlar zaten...

Seni seviyorum. Abin biraz deli, baban gibi. Ona sen sahip çık kızım. 
Her yerini bütün salak erkeklerden daha önce gören
Baban

(Entelektüel Yosmalık/Kaan Erkam-Sayfa 179)

Ki; ben kitabın burasında takılıp kaldım aslında, daha ileri gidemedim. Kitap ayracı bu sayfada kalmış öylece. Hem kendisiyle, hem hayatla çok sert yüzleşiyor Kaan Erkam, okuru da rahat ettirme gibi bir kaygısı hiç yok, habire tokatlar yermişcesine okuyorsunuz kitabı, yorulup ara veriyorsunuz hâttâ, birkaç gün sonra yeniden dönmek üzere...

Ben bu gece döndüm. Okumaya devam ediyorum. Ve herkese iyi haftalar dileklerimle...

18 Ocak 2013 Cuma

Entelektüel Yosmalık...


Bazen; 30 yıl öncenin dertsiz-tasasız günlerine buğulu bir camın ardından bakmak gibidir ''babaevi''nde olmak... Ki; aslında ''baba'' gideli çok zaman olmuştur da, ağız alışkanlığı öyledir işte, ne denir? İyidir iyidir, her hâlükârda iyidir...
 
Elimde Kaan Erkam'ın ''Entelektüel Yosmalık''  adlı kitabı var, ara kitap olarak okuyorum okumasına da, o yumuşak anlatımlı, lirik spiritüel eserlerden sonra dik ifadeleri, sansürsüz erkek jargonuyla biraz sert geldi galiba ruhuma, bilemiyorum. Lâkin; son derece hakiki ve gayet samimi olduğunu söyleyebilirim, hiç sahtekâr bir zarafet derdi yok, ne söyleyecekse çat çat, ortaya, saklanmadan, kaçmadan, kıvırmadan, hani derler ya: ''Adam gibi!..'' Aferin. Bunca kıvırtkanlık, kaypaklık arasında aslında iyi de gelmiyor değil insana. Ve arada durup nefesleniyorum, yağmur hâlâ kaydırak oynuyor camlarda...

14 Ocak 2013 Pazartesi

Her zamanki gibi:''HARİKA!..''

 
Başından sonuna ''Gürol Tonbul'' kalitesinin damga vurduğu bir programdı hakikaten, evvelinde de, sonrasında da hiç değişmeyen o titizlik, itina, incelik, yapılan işe hürmet ve elbette bütün bunların toplamından çıkan haklı başarı... Çok lezzet aldığım bir programdı, değerli arkadaşıma ve Yeni Asır TV canlı yayın ekibine gönülden teşekkür ederim. Program kaydı elime ulaştığında buradan da bilhassa yayınlamak istediğim bir sohbettir doğrusu, aferin bize:) Bazı konularda tevazu gerekmez, onun fazlası da maksadını aşar zaten, bilirsiniz ya... Kutluyorum benim kıymetli arkadaşım, sonuç her zamanki gibi: ''HARİKA!..'' :)



video
(''Güzel Sanat'' programının başından tadımlık bir bölümü kaydedip gönderen Adana-Ceyhan'dan değerli dostumuz Mustafa Ekiz'e şükranlar. Tamamı da pek yakında gene bu sinemada:)

13 Ocak 2013 Pazar

Bu defa...

 
Hep tersi olurdu aslında ama; bu defa ben sevgili arkadaşımın program konuğu olacağım, yarın soruları o soracak, ben cevaplayacağım:) Haydi bakalım...

10 Ocak 2013 Perşembe

Ölü bir kraliçe ve...


17 Kasım 1905'te, İsveç prensesi olarak dünyaya geldiğinde hayli şanslı bir başlangıca sahip görünen hayatının sadece 30 yıl sürebileceğinden elbette habersizdi. Asıl adı Astrid Sofia Lovisa Thyra Bernadotte'ydi. Stockholm'de başlayan bu prenses hikâyesi, bir kraliyet balosunda dans ettiği Belçika prensi Leopold'ün aşkıyla daha da ışıltı kazanacak ve farklı ülkelerin kraliyet ailelerine mensup bu iki soylu genç 1926 yılında evlenecekti. Aslında Lutheran olan prenses,  Prens Leopold'la evlendikten hemen sonra Katolik olmayı seçecek ve bunun için bir de tören düzenlenecekti...

Genç prensesin kader plânında ''kraliçelik'' de vardı, kayınpederi Kral Albert 17 Şubat 1934'te, bir kazada vefat edince eşi Belçika'nın yeni kralı, o da kraliçe ilân edildi. Bu süreç içinde çiftin üç çocukları dünyaya gelmişti. Ne ki; bu görkemli ve parlak mutluluk tablosu çok kısa sürecekti. Belçika kralı ve kraliçesi 1935 senesinin Ağustos ayında, henüz bir yaşında olan en küçük çocuklarını Brüksel'de bırakarak, diğer iki çocuklarıyla birlikte İsviçre'ye yaz tatiline gittiler. Genç kraliçe bu sırada dördüncü çocuğuna hamileydi. 28 Ağustos'ta iki çocuğu bakıcılarıyla beraber Brüksel'e geri gönderdiler. Ertesi gün, karı-koca başbaşa bir otomobil gezisi yapmaya karar verdiler. Direksiyonda özel şoförleri değil, bizzat Kral Leopold vardı. Kraliçe ise elindeki haritayla kocasına gidecekleri yolu tarif ediyordu. Ama ne yazık ki bu yolun Kraliçe Astrid için geri dönüşü olmayacaktı...
 
Kralın kullandığı lüks otomobil bir armut ağacına çarptı ve Astrid'in İsveç prensesi olarak Stockholm'de başlayan hayatı, İsviçre'de güzel bir gölün kıyısında, henüz çiçeği burnunda bir kraliçeyken sona erdi. Öldüğünde 30 yaşındaydı. Kazaya sebep olan armut ağacı ve olay yeri seneler boyunca bir ziyaret alanı oldu, ağaç 1992 yılında çıkan bir fırtınada yıkıldı. Genç kraliçe ise hem halkın, hem de kraliyet tarihinin belleğinde artık hiç yaşlanmayacak, adına bastırılan hatıra pullarında olduğu gibi hep öyle gencecik haliyle hatırlanacaktı. Geride aşık olduğu eşinin matemini altı yıl boyunca tutan  hüzünlü bir kral, üç çocuk ve paramparça olmuş hayâller bırakan zarif kraliçe artık başka bir boyuttaydı...


Lâkin; ölümünden üç yıl sonra, İsviçre'de düzenlenen bir ruhsal celsede  materyalize olarak tekrar dünya boyutunu ziyaret edecek ve bu olay dünya spirütüalizm tarihinin unutulmazları arasına girecekti. İşin bu tarafını tartışmak bana düşmez, ben genç ve ölü kraliçenin medyum aracılığıyla şekillenen bedeninin fotoğrafını henüz çocukluk zamanlarımdan, evdeki spiritüel yayınların sayfalarından hatırlıyorum. ''Ektoplazma''nın ne olduğunu merak edenlerse pembeyle işaretli bölümü tıklayarak öğrenebilirler. Bu şekilde görünen sadece Kraliçe Astrid'in ruhsal varlığı değildir zaten, başka pek çok örneği ve çekilmiş fotoğraflar da vardır. İsteyen inanır, istemeyen inanmaz, orası beni hiç bağlamaz. Ben anlatır ve çekilirim efendim, zira 2011'in Şubat ayında yazdığım bu yazıda bilâhare bu konuyu anlatacağımı da belirtmiştim. Evet, biraz uzun bir ara olmuş ama neticede bütün bu hikâyeyi ben uydurmuş değilim ya, bundan sonrası için karar sizin:)

6 Ocak 2013 Pazar

Sizin egonuzun adı ne?..


Çok sevilen ve 2002 senesinin ''Man Brooker'' ödülüne lâyık görülmüş bir fantastik roman bu aslında, yazarı Yann Martel, 1963 doğumlu ve İspanyol asıllı bir Kanada'lı... Aynı isimle sinemaya uyarlanmış filmin yönetmeni ise Ang Lee, 2005 senesinde ''Brokeback Mountain'' filmiyle en iyi yönetmen dalında Oscar heykelciğini kucaklamış olan Tayvan'lı sinema insanı yani. Romanı okumadım ama filmi henüz seyrettim, bırakın sağda-solda söylenenleri, yazılanları, yorumları falan da, ilk fırsatta gidip görün derim, kaçırmayın...
 
 
Yeni vizyona giren bir film olduğundan hikâyeyi burada anlatmayı seçmem, sadece içinden Hindistan, her türlü hayvan, okyanus ve zorlu bir hayatta kalma mücadelesi geçen, öte yandan muazzam spiritüel mesajlar da içeren bir film olduğunu söyleyebilirim. Üç boyutlu izledim ve öyle izlenmesini de tavsiye ederim. Bu filmde başrolde olan iki kişi var; biri genç Hintli oyuncu Suraj Sharma, henüz 3.filmi olan ''Life of Pi''de performansıyla göz kamaştırıyor doğrusu ve diğeri de Richard Parker adında, 300 kilo ağırlığında muhteşem bir Bengal kaplanı... Hikâye bu iki varlık üzerinde dönüyor zaten, büyüleyici olduğu kadar seyirciyi konunun içine tamamen sokup daraltan, geren, zorlayan bir film olduğunu da baştan belirteyim ki; öyle çoluk-çocuk filmi tadında, o kıvamda birşey beklemeyesiniz. İnsan ''ego''suyla bir arada yaşamak zorunda olan bir varlık, o ego ölürse insanın kimliği de ölüp gider, bu nedenle asıl gaye egoyu öldürüp yok etmek değil, onu adam ederek, eğiterek onunla birlikte yaşamayı becerebilmektir. Bütün spiritüel öğretilerin özündeki çekirdek aslında budur, ego bizim düşmanımız değildir, tabii biz ona o kimliği vermediğimiz, ipleri tümden onun eline bırakmadığımız müddetçe... Bu hikâyede kahramanımız Pi'nin egosunun adı, diğer kahramanımız olan Richard Parker diyeyim ve artık daha fazla ipucu vermeyerek gerisini sizin algınıza ve sinema keyfinize bırakayım en iyisi. Hindistan seyahati yaklaşırken biz Hindistan yolcularına gayet iyi geldi, zamanlaması çok isabetliydi tabii ama, bu filmi izlemek için çok daha önemli ve öncelikli gerekçeler vardır, olmalıdır diyorum. Muhakkak sinemada olmak kaydıyla izleyiniz, izlettiriniz, izlemekle kalmayıp üzerinde düşününüz, kimbilir, belki içinizdeki soruların bazılarına cevap olacaktır, bunu bilhassa tavsiye ediyorum...
Herkese mutlu Pazarlar OLsun efendim:)

2 Ocak 2013 Çarşamba

Herkesinki kendine...

 
''Hindistan´a gidilir, ama Hindistan'ı bilmek bir yabancının haddini aşar; anlamak harcı değildir, gördüm diyebilmekse cesaret ister. Yine de Hindistan´a gidilir. Ben de gittim. Defalarca... ´Bilmeden, anlamadan, ne halt etmeye kitap yazdın da ortaya koydun´ diyecek olursanız, şunu söylerim ki ben birazcık gördüm, az bir şey yaşadım, bir miktar da hissettim bu âlemi. Gördüklerimle yaşadıklarımı anlatıyorum. Hissettiklerime gelince, o da okurun bu kitaptaki yolculuğu olsun. Ama daha iyisi, siz hiç okumayın bu kitabı, alıp başınızı gidin. Mümkünse erken bir sabah vakti, kapıdan çıkar çıkmaz, her zamanki yolunuzun tersine yönelin. Aklınızı bırakın bir tarafa, ayaklarınız nereye gideceğini bilir. Belki bir akşamüstü Hindistan´da bulursunuz kendinizi. Bilen bilir, eğer Hindistan´a bir kez gitmişseniz, ama gerçekten gitmiş, orada bulunmuşsanız kanınıza girer, kendi dünyanıza döndükten sonra bile sizi çeker, bir daha mutlaka gidersiniz. Hiç direnmeyin...''

Kitabın arka kapak yazısı bu, yeni yılın ilk kitabı oldu benim için, yılbaşı gecesini sabaha bağladı hâttâ. Başka zaman olsa belki okumayı erteleyebilirdim ama; benim Hindistan'ımı keşfetmek üzere çıkacağım yolculuğa artık az bir zaman kala olmazdı doğrusu. ''Ruhumu evvelden hazır edeyim de ben, valizim en sona kalsın...'' diyerek daldım sayfaları arasına. Odada gündüzden yaktığım tütsünün halen dolaşan kokusu, kedilerin derin uykusu ve yeni yılın ilk gecesi şerefine yeni değiştirilmiş çarşafların taze serinliği arasında, bedenim yatakta, ruhum taaa oralarda...yken; bir de baktım sabahın ilk kuşları ötmeye başlamış bile:) Yola çıkmaya az zaman kala, artık hepimiz hazırlanıyoruz kendimizce, kendi Hindistan'ımızı bulmak, keşfetmek ve yaşamak üzere. Teşekkürler Özcan Yurdalan ve evet; ''namaste''...

1 Ocak 2013 Salı

Aynı yolun yolcuları...

 
 
 
 
Geçen sene olduğu gibi, 2013'te de yogaya devam elbette:) Yeni yılın ilk günü akşamı, Yoga Academy Karşıyaka'da, değerli hocamız Ülkü Başer'in yönetimindeki yoga çalışmasında biraraya geldik. Her yaştan yoga uygulayıcılarının katıldığı çok verimli bir çalışmaydı, 70 yaş üstü de, 15 yaş altı da vardı, herkes aynı birlik ve bütünlük duygusu içinde bedenini+zihnini çalıştırdı, gene hayli kalabalık bir grupla yoga yapmanın keyfini çıkardı. Aramızda farklı illerden gelen katılımcılar ve eğitmenler de vardı. Böylece 2013'ün ilk yoga çalışmasını her zaman olduğu gibi üzerimizdeki beyaz kıyafetlerle, hep birlikte gerçekleştirdik, hem aynı yolda yürüdüğümüz dostlarımızla kucaklaşarak yeni yılı kutladık, hem de bu taze başlangıcın bütünsel hayrına niyet ederek enerjilerimizi birleştirdik. Değerli hocamıza ve tüm katılımcılara gönülden teşekkürle, 2013 de bol yogalı, sağlıklı, ışıklı bir yıl OLsun dedik, öyle niyet ettik:) Ve öyledir... 

En iyisi...


''İşte yılbaşı soframız'' diyor sevgili Gulcy; ben de ekliyorum: ''E daha ne olsun ki?..'' :) ''Sebzelerin Krallığı'' sofrasının bereketi daim OLsun inşallah...

Çok başarılı ve çok meşgûl bir iş kadını, bir üst düzey yöneticidir aslında, ama bu kocasıyla beraber mutfağa girip harikalar yaratmasına asla engel teşkil etmemiştir şimdiye kadar. Hakikaten enfes ve çok da sağlıklı yemekler yapar. Ellerine sağlık Gulcy, herşey gene mükemmeldi:)

2012'yi 2013'e bağlayan geceye sevgili kardeşimin bizzat meşgûl olduğu şömine sıcak ve güzel alevleriyle eşlik etti. Televizyon kanallarında izlenecek pek bir şey olmadığından (bizim programın yayınlandığı kanal da Halûk'ların evdeki sistemde bulunmadığından), televizyon izlemek yerine  Halûk'un seçtiği müzikleri dinledik ve konser DVD'lerini izledik. Kardeşim çoğunlukla olduğu gibi gene caz ve Latin tınılarını tercih etti, seçip dinlettikleri çok güzeldi, müzik zevkine teşekkür etmeyi borç bilirim:)
 
Yılbaşı gecesi, eğer ben çalışmıyorsam ve kimse seyahatte değilse genellikle ev ortamında olmayı seven bir aileyiz. Bu defa ben yılbaşı için çalışmalarımı daha evvelden tamamlayıp bitirmiş olduğumdan annemle birlikte Gülsün ve Halûk'un evlerinde misafirdik. Onlar geçen yılbaşını çoook uzaklarda, Brezilya'da geçirmişlerdi, bu sene daha sakin bir kutlama için evlerinde olmayı tercih ettiler. Velhasıl; eskisini uğurladık gitti, yenisini buyur ettik, hoş geldi, sefa geldi:) Sakin, huzurlu, çılgın kalabalıktan uzak, keyifli ve güzel bir geceydi. Benim fikrimi sorarsanız; bizim televizyon programında canlandırdığımız gibi hakikaten yılbaşında evde olmak en iyisi... (Programı izleyenlerin beğeni ve tebrik mesajları için ayrıca teşekkür ederim, biz izleyemedik gerçi ama, gelen mesajlara bakılırsa sanırım bizim Yağmur oğlan şu anda bir nevî kediler aleminin Brad Pitt'i :)